Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını fark etseler bile düzeltemiyorlar.

Bir yerdeki âkil ola duçâr-ı hakaret
Erbâb-ı cehalet bulur envâ’-ı saade

(Bir yerde akıllılar hakarete uğruyorsa,
Orada bilgisizlikle geçinenler her mutluluğa ulaşır) – Anonim

Kişiyi doğru bildiği  ama yanlış kullandığı sözcüklerden vazgeçirtmek kolay değildir. Yine de bu dergide yapılan örneklemelerle belki  bir fayda sağlanabilir. Türkiye’de resmî dil, büyük çoğunluğun da anadili Türkçedir. Dünya dilleri arasında da Türkçe lehçelerle konuşan, yazan uluslar vardır. Türkçenin bütün lehçe ve ağızlarında ortak özelliklerden biri ve başlıcası fonetik imladır. Yani Türkçe “sesli” öğrenilir. Yazımda ise olabildiğince söylenişteki sesleri doğru seslendirmeye olanak sağlayacak harfler kullanılır. Bu da bir eğitim işidir ve evde aile bireylerinden ama asıl okulda öğretmenden fonetik eğitimiyle kazanılır. 

Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını farketseler bile düzeltemiyorlar. Onlara, “yakın bir okula gidip söyleyiş ve yazılış temrinleri katılın” demek de haddimiz değildir. Ancak bu zât-ı muhteremler, bu doğal hataları tekrarlarken ana dillerinin Türkçe olduğunu da vurgulamış olmaktalar. Zira anadil Türkçede ses uyumları vardır. Komşu dillerden alınmış sözcüklerin bu kurala uymayanları, müzik dersindeki solfej çalışması gibi bir eğitimi gerektirir. Ancak bu yöntemle çocuk kız arkadaşı Nigâr’a Nigar, önündeki kâğıda kağıt, Kâzım’a Kazım demekten kurtulur. Bu yanlışa, 1941 basımı imlâ kılavuzunun yerini alan 1965 Yeni İmlâ Kılavuzu’nda, (^) işaretine gerektiren sözcüklerde yer verilmemesinin neden olduğunu da hatırlatalım.   

Yanlış söylendikleri için göze değil kulağa batan yaygın galatlardan örnekler verelim:

. Beka kelimesinde (k) kalın okunur veya söylenir. Arapça “süregiden, devamlılık” demektir. Bekâ diye bir sözcük yoktur. Zorlanırsa “bâki” olur, ağlamak demektir.

. Muhatap,konuşulan, kendisine bir şey söylenen”dir. Muhattap diye Türkçeye yerleşmiş bir sözcük yoktur; “muhattat” vardır; çizgili, çizilmiş anlamındadır. 

. Asgari/askerî: Askerlikle ilgili; oysa “asgar” küçük, “asgarî” en küçük demektir. 

. Selahattin, Arapça iyilik, iyileşme, doğruluk, esenlik, barış anlamlarındaki salâh’tan “-ed-din” eki alarak “dinde barış gözeten” anlamında erkek adıdır. Oysa bu uydurma sözcük, “Sultan”ın çoğulu “selâtin” yerine kullanılan bir galattır. 

. Tarîkat, ilk hecesi “ta”nın kısa, 2. hecesi “rî” nin bir vuruş uzun okunması gereken bildiğimiz “yol” anlamındaki “tarik”den türetilmiş, bir şeyhin, mürşidin yolundan gitme, öğretilerine uyma demektir. Eğer ilk hecesi uzun yani “tâ” okunur ve söylenirse terketmek anlamına gelir. Tasavvufta yol anlamında tarîk de, bırakma anlamında târik de (örneğin “târik-i dünya”) yaşama isteklerinden uzaklaşıp Tanrı’ya yönelen kişi demektir.   

. Yaygın biçimde hatta mesleği hesap-kitap olanlar bile “sayı”, “para” ve “miktar” yerine “rakam/rakkam” demeye başladı ki yanlıştır. Rakamlar 0123456789’dan ibarettir. Bunlarla gösterilenlerse rakam değil sayıdır.  

Bu vesileyle Salih Saim Unar’ı (1950’de 85 yaşında imiş), bu eski kalem efendisini rahmetle analım. Yaşlılığında bile, kitaplarda, dergi ve gazete yazılarında gördüğü yanlışlıkları doğrularını da yazarak düzeltirmiş. 85. yaş jübilesi için dostlarının 1954’te bastırdığı“Salih Saim”in Yazı Hatıraları ve Hayatı” broşüründeki düzeltmelerinden iki örnek verelim: 

“17 gemileri iki gemimizden kaçıyordu”: “17 gemi iki gemimizden kaçıyordu” olacak. Çünkü Türkçede asli sayı sıfatlarından sonra gelen kelimeler cem (çoğul) edilmez.  “Felâkât-i millîye”: Felâket Arapça değildir. Arapça çoğul eki “-ât” almaz!