‘Işıklar içinde uyuyanlar…’

Curie çiftinin radyum elementini keşfi, 1910’larda “global” bir çılgınlık yaratmıştı. Yaşlanmayı önlemekten kanseri iyileştirmeye kadar her derde deva olduğuna inanılan yeni mucize(!) element, kremlerden diş macunlarına, gıda maddelerinden saatlere hemen her şeyin içine sızdı. Radyoaktivitenin ölümcül etkisinin tanınmadığı dönemde fabrikalardaki kadın işçiler acılı şekilde can verecek, açılan davalara rağmen tazminatların ödenmesi yıllarca sürecek, bu arada fabrikalar çalışmaya devam edecekti. 

Her şeyi başlatan kadın Radyoaktivitenin kaşifi Marie Curie önce polonyumu buldu, ardından radyumu ayrıştırdı. 1903’te fizik, 1911 de kimya alanında Nobel ödülü kazanarak, tarihte Nobel alan ilk kadın, iki farklı dalda Nobel’e layık görülen ilk bilim insanı oldu. Marie ve Pierre Curie çifti laboratuvarlarında, 1905. 

Marie ve Pierre Curie 1898 yılında uranyum üzerinde çalışırlarken yeni bir radyoaktif element keşfettiler; karanlıkta yumuşak tonda bir yeşil renkle parıldayan bu yeni element tek kelimeyle büyüleyiciydi ve Latince ışın anlamına gelen “radius” kelimesinden ilham alarak ona radyum adını verdiler. “Benim güzel radyumum!” Madam Curie keşfettiği elemente karşı hissiyatını işte böyle ifade ediyordu… 

Kısa bir zaman zarfında bu keşif Avrupa’dan Amerika’ya sıçrayan bir radyum çılgınlığına sebep olacaktı. Elementin yaşlanmayı önlediği; gut hastalığına, hipertansiyona hatta konstipasyona (kabızlığa) iyi geldiği iddia ediliyordu. Radyumlu diş macunları, kozmetik malzemeleri, radyumlu sular çıkmıştı piyasaya. Radyum klinikleri ve kaplıcaları bile açılmıştı. Radyumun canlı dokulara zarar verebilme potansiyeli de anlaşılmıştı ve bu sebeple kanseri iyileştirebileceği düşünülüyordu. Bu popülerliğin doğal sonucu olarak radyum dünyadaki en pahalı şey oluverdi; mucize (!) element gram gram satılıyordu ve bu tedaviler tabii ki zenginlere hitap ediyordu. 

Umut vadeden eden bir endüstri 

Amerikalı girişimci William J. Hammer 1902 yılında Paris’e gittiğinde, Curie’lerden bir miktar radyum kristali aldı. Ülkesine döndüğünde, bu mucize elementi kullanabilmenin yollarını ararken, radyumu çinko sülfat ve zamkla karıştırdığında karanlıkta daha iyi parlayan bir boya elde etti. Çok geçmeden bu ürün Amerika Radyum Şirketi (USRC-United State Radium Corporation) tarafından kol saatlerinin rakamlarının, akrep ve yelkovanlarının boyanmasında kullanılmaya başlandı; böylece karanlıkta da görülebilmeleri mümkündü. “Undark” markasıyla büyük bir reklam kampanyası başladı; radyum mucizesiyle artık herşey mümkündü. 

1917 baharında ABD 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde USRC, Amerikan askerleri için saatler ve havacılık gereçleri imal etmek üzere hükümetle bir anlaşma yaptı. Şirket New Jersey’de bir fabrika kurarak düzinelerce genç kadını işe aldı; özel bir yetenek gerektirmeyen ve oldukça konforlu görünen bu işin kazancı da iyiydi. Radyum yakın zamanda keşfedilmiş harika bir elementti ve yepyeni bir iş kolu olan radyum boyama, özellikle genç kadın çalışanlar için epey havalı bir işti. Ayrıca savaştaki ülkelerine katkıları da oluyordu. Askerler için kol saatleri ve havacılık teçhizatları dışında siviller için de kol, masa ve duvar saatlerine radyum boyama yapıyorlardı. İşçi kızlar boyanın dağılmaması için fırçalarını dudaklarında ıslatıp ucunu sivriltiyorlardı. “Bunun bir zararı olur mu?” diye sorduklarında hep “hayır” cevabı aldılar. Oysa bu doğru değildi; radyumun zararlı olduğu keşfedildiğinden beri biliniyordu. Küçük miktarların sağlığa yararlı olduğu konusunda ısrarcı olan USRC radyum endüstrisini bu iddia etrafında inşa ediyordu. 

Hâlâ ışık saçıyor Kadranı radyumlu karışımla boyanan 1930’larda üretilen kol saati günümüzde de parlamaya devam ediyor. Hava karardıktan sonra güçlü bir ışık yayan “radyumlu saatler” reklam şirketleri tarafında “karanlığı bitirir” sloganıyla pazarlanıyordu. 

İngiltere ve Amerika’da tereyağı, süt ve çikolata gibi ürünlere radyum eklenmişti tüketicinin iyiliği için. Yine İngiltere’de yüz kremlerine, sabunlara ve rujlara eklenen bir miktar radyum ışıltılı bir güzellik vaat ediyordu. Radyum enerji tabletlerinden radyumlu iç çamaşırlarına kadar çeşitli ürünler piyasada yerini alıyordu. Üreticiler iddialarını destekleyen araştırmalara fon sağladıkları gibi radyumun zararlarını gösteren bağımsız çalışmaları ne yazık ki görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. İşçiler “zararı olur mu?” diye sorunca daima “hayır” dediler ve kullanmaya devam ettiler. 

Radyasyona karşı hiçbir güvenlik önlemi almadıkları gibi hiçbir zararının olmayacağına dair son derece ikna edici açıklamalar yapmayı sürdürdüler. Diğer yandan fabrika yöneticileri ve kimyagerler kullandıkları materyalin uranyumdan bir milyon kere daha aktif olduğunu biliyorlardı ve potansiyel tehlikelerin farkındaydılar. Bu yüzden kendilerini maskeler ve panellerle koruyorlardı… 

Yeni elementin ölümcül yüzü 

Radyum boyama işinde çalışan kadın işçilerden Mollie Maggia 1922 yılı başında işi bırakmak zorunda kaldı, çünkü hastaydı. Her şey bir diş ağrısı ile başlamıştı. Ağrıyan diş çekildikten sonra başka bir dişi daha ağrımaya başlamış, o da çekilmişti. Ama dayanılmaz ağrılar nedeniyle birbiri ardına çekilen dişlerin yeri iyileşmiyor, hatta yara derinleşip ülserleşiyordu. Sonra Mollie’nin kolları-bacakları feci şekilde ağrımaya başladı ve yürüyemez hale geldi. Doktor bunun romatizma olduğunu düşünmüş ve aspirin verip istirahat önermişti. Genç kız çaresizdi; aynı yılın Mayıs ayında dişlerinin çoğunu kaybetmiş; bütün ağız boşluğu kapanmayan yaralar, enfeksiyon ve apselerle dolmuştu; kötü bir koku yayılıyordu etrafa. Çene kemiği büyük ölçüde erimiş ve kendiliğinden kırıklar olmuştu. Mollie ölüme doğru hızla sürüklenirken yalnız değildi; aynı yerde çalışan Grace Fryer da ağız boşluğunu ve çene kemiklerini tutan aynı hastalıkla mücadele ediyordu. Radyum işinde çalışan diğer kızlar da benzer durumdaydılar. 

Fırçanın ucundaki ölüm Saat fabrikasında çalışan işçi kızlar kullandıkları fırçaların ucunu sivriltmek için onları ağızlarına soktuklarından, farkında olmadan yavaş yavaş zehirleniyordu. 

1. Dünya Savaşı’nın üzerinden 4 yıl geçmişti; 1922 yılının 12 Eylül günü Mollie Maggia öldüğünde henüz 24 yaşındaydı. Fabrika çalışanlarından ilk ölen oydu ve kız kardeşi çok ağrılı ve korkunç bir şekilde öldüğünü söylüyordu. Ölüm raporuna muhtemel sebep olarak frengi yazılmıştı ve bu kayıt, çalıştığı şirket tarafından daha sonra onu karalamak amacıyla kullanılacaktı. Mollie hayata veda ederken çalışma arkadaşları da birer birer onu takip edeceklerdi. Radyum işine 15 yaşında giren Katherine Schaube’un da dişleri dökülüyordu; gittiği diş hekimi dişlerinin sanki güve yeniği gibi olduğunu söylemişti. Diğer kızlarda spontan kemik kırıkları başlamıştı. Bu genç kadınların başvurduğu doktorlar hastalıkların radyumdan kaynaklanabileceğini hiç düşünmemişlerdi; radyum harika bir ilaç olarak biliniyordu ne de olsa… 

Acı gerçekler, kara propagandalar 

Mağdurelerin işvereni Radyum Dial Company (Radyum Kadran Şirketi) –ki URSC’nin bir yan kuruluşuydu- ölümlerdeki mesuliyetini iki yıl boyunca mütemadiyen inkar etti. Sonunda işler bozulmaya başladığında, 1924 yılında radyum boyama işiyle ölümler arasındaki ilişkinin incelenmesine göz yummak zorunda kaldı.. Harvard’dan Cecil Drinker’ın yaptığı araştırmada çalışanların saçlarında, ellerinde, yüzlerinde, oturdukları sandalyelerde, hemen her yerde radyoaktivite bulundu. Şirketin kendi yararına yaptırdığı araştırmalardan farklı olarak, bu çalışma bağımsızdı ve genç kadınların hastalığı ile radyum arasındaki bağı teyit ediyordu. Şirketin başkanı bunu şiddetle reddetti ve derhal kendisini destekler mahiyetteki çalışmalar için finansman sağladı. Çalışma Bakanlığına araştırma raporunun sonuçları hakkında yalan söyledi. Kamuoyuna karşı bu kadınların hastalıklarını şirkete yutturmak istedikleri ve asıl amaçlarının şirketten para koparmak olduğuna dair ısrarlı bir kara propoganda yapıyorlardı. 

Resmî araştırma raporu örtbas edilince, radyum boyama işinin çalışanları hergün yüzlerce kez dudaklarında ıslattıkları radyumun hastalıklarıyla olan bağlantısını kanıtlamak zorunda kaldılar. Radyumun güvenli olduğuna dair çok yaygın ve yerleşmiş bir kanıya karşı mücadele etmek zorundaydılar. 

Nihayet 1925 yılında, Harrison Martland adında bir hekim bu kadınların yaptıkları iş ile yakalandıkları hastalıklar arasındaki bağlantıyı keşfetti: Radyum bu kadınların kemiklerinde birikmişti! Radyumun bedenin dışında zarar verici olduğu aslında 1901 yılında Pierre Curie dikkat çektiğinden beri biliniyordu. Dr. Martland ise radyumun bedenin içine girmesi durumunda çok daha fazla hasar verici olduğunu keşfetti. Boyama fırçalarını dudaklarında ıslatan radyum kızları 

fırçadaki radyumun bir kısmını ister istemez yutuyorlardı. Sindirim sisteminden kan dolaşımına geçen radyum tüm vücuda dağılıyor, özellikle kemiklerde birikiyordu. İşte bu hasarlı kemiklerin içinde yerleşmiş radyum, gerçeği tüm çıplaklığıyla gösteriyordu. Bu zehirlenme ölümcüldü; çünkü bedenin içinde kemiklerin derinliklerine yerleşmiş radyumu oradan çıkarmanın bir yolu yoktu. Bu teşhis aynı zamanda bir kanıttı, normalde radyum boyama işinin de sonu olmalıydı. Ama hiçbir sorumluluk kabul etmeyen Radium Dial Company son derece gaddardı, buna izin vermek niyetinde değildi. 

Aslında 1914 yılından beri radyumun kullanıcıların kemiklerinde depolandığı, ayrıca kanda da değişiklikler yaptığı biliniyordu ama bu bulgular iyiye yorumlanıyordu. Bu yorumlara göre radyum kemik iliğini stimüle ediyor ve kan yapımı artıyordu. Fakat, sözkonusu araştırmalar radyum şirketleri tarafından finanse ediliyordu, sonuçların onların arzu ve çıkarları doğrultusunda çıkması hiç de şaşırtıcı değildi. Radyum nadir bulunan ve gizemli bir elementti, belli şirketlerin tekelindeydi. Radyum tıbbından yararlanan firmalar pozitif literatürün primer üreticisi ve yayıncısıydı. 

Radyuma hücum! 20. yüzyılın özellikle ilk çeyreğinde bir ‘radyum çılgınlığı’ yaşanmış, bu ölümcül radyoaktif madde saatten traş bıçağına, kibritten sigaraya, yüz kreminden diş macununa, fitilden çukulataya hemen her şeyin üretiminde kullanılmıştı. 

Hukuk mücadelesi 

Dr. Martland’ın çalışması Dial Company’nin eski çalışanlarını yüreklendirmişti. Haksızlığa karşı sürdürdükleri mücadelenin diğer ucunda halen tüm ülkede aynı şartlarda çalışmakta olan kızlar vardı, onları da korumak istiyorlardı. New Jersey’de bu kadınların hastalığı radyum işinin popülaritesini azaltmış ve boyama işi sonunda bitmişti ama 800 mil uzakta Ottawa Illinois’de yeni bir işyeri henüz açılmıştı, çalışanlar tehlikeden habersizdiler. Birşeyler yapılmalıydı. Avukat bulmak için ilk harekete geçen Grace Fryer oldu. Genç kadın 1917’de, henüz18 yaşındayken radyum işinde çalışmaya başlamış, üç yıl sonra bir bankada daha iyi bir iş bulduğu için ayrılmıştı. Grace Fryer 1925 yılında avukat aramaya başladığında hiçbir avukat bu davayı almak istemedi. Kimi kızların hikayesine inanmıyor, kimi de güçlü şirketleri karşısına almak istemiyordu. Daha başka kısıtlayıcı durumlar da vardı: Radyum zehirlenmesi o zamana kadar henüz tanımlanmış bir hastalık değildi. Ayrıca herhangi bir meslek hastalığına maruz kalındığında durum iki yıl içinde bildirilmesi gerekiyordu. Aksi halde o zamanki mevzuata göre mağduriyet zaman aşımına uğruyordu. Oysa, son derece sinsi gelişen radyum zehirlenmesinin aşikar hale gelmesi beş yılı alıyordu. Fakat bunların hiç biri Grace Fryer’i vazgeçirmeye yetmedi. İki yıllık arayışın ardından 1927’de Raymond Berry adında yeni mezun bir avukat davayı kabul ederek Grace Fryer adına firmaya karşı dava açtı. Hemen akabinde şirketin dört eski çalışanı daha sürece katıldı: Katherine Schaub, Mollie’nin kardeşleri Quinta McDonald ile Albina Larice ve Edna Hussman. 

Devasa ve ölümcül tümörler Radyumlu boyanın yol açtığı çene sarkomundan muzdarip saat kadranı boyama işçisi bir kadın. Sayıları elliyi bulan ‘Radyum Kızları’ndan birçoğu kemiklerinde biriken radyum nedeniyle birkaç yıl içinde hayatlarını kaybedeceklerdi. 

Daha sonra medyada “Radyum Kızları” olarak anılacak bu genç kadınların dramı böylelikle mahkeme salonlarına taşınmış, mağdureler nihayet mahkemede şirketle hesaplaşma fırsatını yakalayabilmişlerdi. Ama hastalıkları hızla ilerliyordu ve ömürleri aylarla sınırlıydı. Bu da zamana karşı yarışmak anlamına geliyordu. Radyum şirketi ise yasal süreçleri olabildiğince yavaşlatmak niyetindeydi. Genç kadınlar davalarından vazgeçmeye zorlanıyordu. Bu defa mücadeleyi medyaya taşıyarak radyum zehirlenmesi olayının profilini yükseltmeyi denediler ve bunda başarılı oldular. New Jersey’li bu kadınların davası gazetelerin ilk sayfasına çıktığında artık tüm Amerika’ya seslerini duyurmuşlardı. Ve onlar artık “Radyum Kızları” olarak tanınıyorlardı. 

Gülünç tazminatlar 

15 Ekim 1927 tarihinde mahkeme kararıyla New Jersey’de bir mezar açıldı: Beş yıl önce 24 yaşında ölen ve kayıtlara ölüm sebebi frengi olarak yazılan Mollie Maggia’nın tabutu açıldığında bedeni hâlâ parlıyordu… 

Radyum şirketinden tazminat almak için ilk teşebbüsler beyhudeydi; şirket devlete de iş yapıyordu ve kalabalık bir avukat grubu tarafından savunuluyordu. Ocak 1928’deki ilk duruşmada davacılardan ikisi yatalak vaziyetteydi. Hiç biri yemin etmek için elini kaldıracak takata sahip değildi. Her şeye rağmen “Radyum Kızları “hikayesi büyük bir sansasyon yaratmayı başardı. Dava ilerledikçe açmaza giren şirket erteleme istedi ve duruşmaları Eylül ayına erteletti. Köşe yazarı Walter Lippmann davanın ertelenmesini şiddetle eleştirdi, çünkü kadınlar ölüyordu. Bunun üzerine duruşma Haziran ayına çekildi. Fryer ve diğer dört kadının her biri için 250.000 dolar tazminat istenmesine karşın kişi başına için 10.000 dolar tazminat ile tedavi masraflarının ödenmesine ve yılda 600 dolar nafaka verilmesine hükmedildi. Birkaç yıl içinde radyum kızlarının hepsi öldü; Mollie gibi ağız içi ve çene kemiğinden kaynaklanan sorunlardan ölmeyenler de omurga ya da pelvis gibi bedenlerinin herhangi bir yerinde, kemiklerinde gelişen sarkom adı verilen son derece habis tümörlerden hayatlarını kaybettiler. O zamana kadar sayı elliyi geçmişti. 

New Jersey’deki meşhur radyum fabrikası bu alandaki yegane örnek değildi. 1920’lerde Amerika ve Kanada’da farklı tesislerde 4000 civarında radyum çalışanı olduğu tahmin ediliyor. Radyum kızlarının yaşadıkları trajedi iyonize radyasyonun tehlikesini bilim, tıp ve endüstriye öğretti. Radyum kızları davası işvereni çalışanlarının sağlığından sorumlu tutan ilk dava oldu; hayat kurtaran düzenlemelerin yolunu açtı ve en önemlisi, meslek sağlığı ve güvenliği uygulamasının başlamasına önayak oldu. 

Radyum kızları olayından büyük dersler alınmıştı: 2. Dünya Savaşı sırasında nükleer silah üretmek üzere ABD, Kanada ve İngiltere tarafından başlatılan ve ilk atom bombasının üretildiği Manhattan projesinde plütonyum üzerinde çalışanların iş güvenliği protokolleri bu tecrübelerin kılavuzluğunda hazırlandı. 1949’da çalışanlara meslek hastalıkları için tazminat hakkı tanıyan kanun ABD kongresinden geçti. Radyumlu saatler ise, gerekli güvenlik önlemleri alınarak 1968’e kadar üretilmeye devam etti. Ama yarı ömrü 1600 yıl olan radyum nedeniyle Mollie ve diğer kurbanların vücutlarından geriye kalanlar bugün bile mezarlarının karanlığında ışımaya devam ediyorlar. 

Radyum sanatta da ışıdı

Hazin hadisenin karşı konulmaz cazibesi

Radyum Kızları vakası; tıptan endüstriye, kadın hareketinden iş hukukuna birçok alanda iz bırakan bir kırılma noktasıydı. Çıkartılan dersler yeni düzenlemelere yol açarken, öykünün trajik ve dokunaklı doğası birçok sanat eserine ilham verdi. Radyum kurbanı talihsiz kadınların başlarına gelenler pekçok hikayeye (Letter to the Editor, James H. Street, 1937), şiire (The Innocence of Radium, Lavinia Greenlaw, 1994), romana (Radium Halos: A Novel A Novel About the Radium Dial Painters, Shelly Stout, 2009), belgesele (Radium City), animasyona (Glow, Jo Lawrence, 2007) esin kaynağı oldu. Başta Kurt Vonnegut (Hapishane Kuşu, 1979), çok sayıda tanınmış yazar eserlerinde dramatik hadiseye göndermelerde bulundu. Kate Moore tarafından kaleme alınan ve İngiltere’de 2016’da, ABD’de 2017’de yayımlanan Radium Girls isimli belgesel kitap ile 2018’de gösterime giren aynı isimli ödüllü filmi vakayı yeniden dünya gündemine taşıdı. Yönetmenliği Laçin Ceylan, dramaturgluğu Savaş Aykılıç tarafından üstlenilen Bir Peri Masalı/Radyum Kızları adlı oyun ise dünyada hazin öyküyü konu edinen tiyatro eseri örneklerinden biri olarak dikkati çekiyor ve halen İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor.