Türkiye’de Antep çıbanı, yıl yarası, Halep çıbanı, şark çıbanı, yakarca, üvez, tatarcık ve güzellik yarası… Eski dünyada leishmania, şark yarası (Oriental sore), Eriha çıbanı (Jeriho boil), Bağdat çıbanı (Baghdad boil), Belh çıbanı (Balkh sore) ve Bouton D’Orient… Küreselleşme, iklim değişikliği ve artan insan hareketliliği nedeniyle son yıllarda artan vakalar, dikkat edilmezse yeni salgınlara dönüşebilir. 

Dünyada bilinen 20 farklı türe sahip leishmania parazitlerinin sebep olduğu hastalık, halk arasında genellikle “şark çıbanı” olarak geçen ve kalıcı izler bırakan bir hastalık. Bu parazitleri taşıyanlar ise “dişi kumsinekleri”. Bunlar enfekte insan ve hayvanları ısırarak aldıkları parazitleri, diğer insan ve hayvanları ısırarak bulaştırıyorlar. Hastalık, kutanöz (deriyi tutan), viseral (içorganları tutan), muko-kutanöz (deriyle birlikte ağız ve burun içini tutan) olmak üzere üç farklı şekilde tezahür ediyor. Şark çıbanı olarak bilinen tip, birkaç ay içinde iyileşmesine rağmen iz bırakırken, viseral tip eğer tedavi edilmezse ölümcül olabiliyor. 

Tarih öncesi zamanlardan kalan iki parazit fosilinden biri, 100 milyon yaşındaki cretaceous burmese kehribarının içindeki kumsineğinde bulunan leishmania paraziti. Kumsineği, bu paraziti ısırdığı bir omurgalıdan almış olmalı. Diğer leishmania fosili ise 20-30 milyon yaşında bir dominican kehribarının içindeki bir kumsineğinde bulunmuştu. MÖ 7. yüzyılda Asur Kralı Ashurbanipal’in kütüphanesindeki tabletlerde, şark çıbanı lezyonlarını hatırlatan tanımlamaların olduğu da biliniyor. Bu metinlerin kökeninin MÖ 1500-2500’e kadar uzanabileceği tahmin ediliyor.    

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 640px-JerichoButtons.jpg

1917’de bir hastanınyüzünde Eriha çıbanı diyeadlandırılan lezyonlar…

Batı Thebes’te (MÖ 2050-1650) bir orta krallık mezarında bulunan 42 Mısır mumyasının paleo-parazitolojik çalışmasında, bu mumyaların dördünde leishmania DNA’sı bulundu. Bu durum, şark çıbanının eski Mısır’da da insanlara bulaştığını gösteriyor. MÖ 1500’lerin tıbbi belgelerinden Eber papirüslerinde de bu hastalığa değiniliyor. İngilizce’de Nil çıbanı (Nile Pimple) olarak bilinen bir şark çıbanı formu da var. Peru’da bulunan ve MÖ 800’den kalan, 6 yaşında bir kız çocuğuna ait mumyada da bu hastalığın bulguları var.  

Eski Arap toplumları, şark çıbanından iyileşenlerin daha sonra enfeksiyondan korunduğunu biliyorlardı. Bu görüş, Ortadoğu ve Orta Asya toplumlarında şark çıbanına karşı yapılan aktif bağışıklamanın (aşı) temelini oluşturur. Taze çıbanı olanlardan alınan irinin küçük çocukların popolarına zerk edilmesi ya da kum sinekleri ısırsın diye bebeklerin popolarının açıkta bırakılması, daha sonra onları yüzlerinde ortaya çıkabilecek derin yaralardan koruyordu!  

Orta Çağ’da da şark çıbanının tanımı daha çok Müslüman coğrafyada yapıldı. 930 yılında Râzî / Rhazes (Abū Bakr Muhammad ibn Zakariyyā al-Rāzī / 854-935), Bağdat bölgesinde şark çıbanı görüldüğünü belirtmişti. 

Şark çıbanının tam olarak doğru bir tanımlaması ise ilk olarak büyük bilgin İbn-i Sina / Avicenna (Abū ʿAlī al-Ḥusayn ibn ʿAbd Allāh ibn Al-Hasan ibn Ali ibn Sīnā / 980-1037) tarafından yapıldı. İbn-i Sina, Kuzey Afganistan’dan “Belh yarası” olarak bilinen bir deri çıbanını tanımlıyordu; bu tanım bugün bilinen leishmania tropica lezyonuna yani şark çıbanına tam olarak uyuyordu. 

Yeni Dünya’da yüzün görünüşünü bozan şark çıbanını anımsatan lezyonlar, Kolombus öncesinde, 5. yüzyıldan beri biliniyordu. Kuzey Şili’de, Atacama çölündeki bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan 11. yüzyıla ait dört kadın kafatasında leishmania’ya ait moleküler bulgular ortaya konmuştu; deniz seviyesinden 2.400 metre yüksekte bu bulgular son derecede şaşırtıcıydı; belki de vadiden buraya göç eden insanlar tarafından taşınmışlardı.  

Modern zamanlarda ise, 16. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da farklı yerlerden toplanan ve şark çıbanını akla getiren bir deri enfeksiyonuna dair çeşitli kayıtlar var. Bu kayıtlardan çoğunda tanımlanan durum, yerin adına göre isimlendirilmiş. Bugün de kullanılan bu isimlerden bazıları, Aleppo boil-Halep çıbanı ve Baghdad boil-Bağdat çıbanı. 

16. yüzyılın başında Amerika’da İspanyol kolonizasyonuyla, misyonerler de yüzde yara izi bırakan bu hastalığı kayıt altına almaya başladı. Bu kayıtlardan ilki, 1571’de İspanyol tarihçi Pedro Pizarro (1515-1602) tarafından tutulmuştu. Peru’da, And Dağları’nın doğu yamaçlarında koka yetiştiren köylülerin burun ve dudaklarında derin izler bırakan bir hastalıktan bahsetmişti. 1756’da ise o sıralarda Halep’te çalışan İskoçyalı hekim Alexander Russell (1715-1768), şark çıbanının bulgu ve belirtilerini ayrıntılarıyla yayımladı. Şark çıbanı yöre halkı tarafından erkek ve dişi olarak tasnif ediliyordu. Bu muhtemelen hayvanlardan geçen (zoonotik) ile sineklerden geçen hastalığın ayrımını oluşturuyordu. Cilt lezyonlarının gelişiminin ayrıntılı tanımını da yapmıştı ve hastalığın 8 ay ila 1 yıl içinde iyileştiğini, tedavi için üzerine sürülecek herhangi bir şeyin de işe yaramadığını belirtmişti. 

19. yüzyıldan önce hastalığın içorganları tutan şekline dair bir bilgi yok. En erken kayıt, ordu cerrahı William Twining’in 1827’de yazdığı, Hindistan Bengal’de bir hastada gördüğü yüksek ateş, anemi, deride pullanma ve dalak büyümesi ile seyreden bir hastalığa dair makale. 1832’de yazdığı kitabında da bu hastalığı detaylarıyla anlatmış. İlk salgın, 1824-25’de Bengal’in 50 kilometre doğusunda bir köyde yaşanmış. Hastalık buradan 1860’ta Batı Bengal’e ulaşmış; ertesi yıl da Bengal’in kuzeyine ulaşarak salgına dönüşmüş. Kala-azar hastalarının ölüm oranı yüzde 30’du. Sonraki 10 yıl boyunca hastalık çoğu bölgede endemik olarak kaldı. Hindi/Urdu dilindeki “kara” kelimesi (kala) ve Farsça ateş anlamına gelen “azar” kelimesinden türetilen kala-azar adı, 19. yüzyılın sonunda kullanılmaya başlandı.

Leishmaniasis’in farklı formlarına sebep olan neydi? Bununla ilgili araştırmalara yine 19. yüzyılın sonlarında başlandı ama parazitin bulunduğu 20. yüzyıldan önce bu soruya cevap bulunamadı. 1885’te İskoç hekim David Douglas Cunningham (1843-1914) bir Delhi çıbanında parazitleri görmüştü ama bunların ne olduğunu anlamamıştı. Daha sonra, Rus ordu hekimi Piotr Fokich Borovski (1863-1932), şark çıbanı içinde gördüğü şeylerin parazit olduğunu anladı ve 1898’de bulgularını yayımladı; ama makale Rusçaydı; bu keşfinden pek kimsenin haberi olmadı. 

Tarihöncesinden yüz yaraları Peru’nun tarihöncesi döneminden kalma bu heykellerin her birinin ağzında şark çıbanının emaresi izler görülüyor. Hastalığın çağlar boyunca açtığı yaraların belgelerinden…

İskoç patolog William Leishman (1865-1926), Kasım 1900’de Hindistan’da İngiliz ordusu için çalışırken, Kalküta yakınlarında bir şehir olan Dumdum’da görevli bir askerin yüksek ateş, kansızlık ve dalak büyümesi ile seyreden bir hastalıktan hayatını kaybettiğine tanık oldu. Otopsisinde dalaktan alınan parçanın mikroskobik incelemesinde oval biçimli parazitleri gördü. Daha sonra benzer parazitlere, suni yöntemle enfekte edilen beyaz sıçanlarda da rastladı. Bulgularını 1903’de yayımladı ve “Dumdum ateşi” olarak tanımladığı hastalığa “tripanozom” olduğunu düşündüğü bir parazitin yolaçtığını yazdı. 

Birkaç hafta sonra İrlandalı bir fizyoloji profesörü olan Dr. Charles Donovan (1863-1951), yüksek ateş ve dalak büyümesi sebebiyle kaybedilen Hindistan yerlilerinden alınan dalak örneklerindeki bulguları yayımladı. Donovan bu parazitlerin “triponozom” olduklarını sanmıyordu. Elindeki materyalin bir kısmını Paris’teki Fransız biyolog Félix Étienne Pierre Mesnil’e (1868-1938) gönderdi; o dönem parazitler konusunda uzman olan Charles Louis Alphonse Laveran’in (1845-1922) fikri soruldu. Laveran (1907’de Nobel Tıp Ödülü kazanacaktı) bunun yeni bir parazit olduğunu düşünüyordu. 

Kara ateşin resmi Hastalığın içorganları tutan ve tedavi edilmezse ölümcül olabilen kala-azar formuna ilişkin çizim, 1921’den kalma…

1898’de Hindistan hükümeti tarafından hastalığı araştırmak üzere görevlendirilen İngiliz hekim Ronald Ross (1857-1932), bulgularını 1903 Kasım ayında bir makalede yayımladı. Leishman ve Donovan tarafından keşfedilen parazitlerden bahsettikten sonra, hastalığın sorumlusunun yeni bir parazit olduğunu söyledi ve bu yeni parazite leishmania donovani ismini verdi.     

Cunningham ve Borovski, şark çıbanındaki leishmania parazitlerini ilk görenlerdi ama leishmania tropica’yı keşfeden ilk kişinin Amerikan patolog James Homer Wright (1869-1928) olduğu kabul edilir. 1903’de Ermeni bir kız çocuğunun yarasından aldığı irinde parazitleri görerek tanımlamış ve helcosoma tropicum olarak adlandırmıştı, 1906’da Alman hekim Max Lühe (1870-1916), bu ismi leishmania tropica olarak değiştirdi. 

Parazitlerin kumsineği ısırığından geçtiği nihayet 1941’de parazitolog Saul Adler (1895–1966) tarafından kanıtlandı. Laboratuvarında beş gönüllüye kumsineği ısırığı ile parazit bulaştırmak suretiyle bunu deneysel olarak ispatlamıştı. 

Endemik olduğu ülkelerde leishmania halen ciddi bir sağlık problemi olmayı sürdürüyor. Kaydadeğer sayıda viseral leishmania vakasının, yani kala-azar hastalığının olduğu Brezilya, Çin, Etiyopya, Gürcistan, Hindistan, Kenya, Nepal, Paraguay, Somali, Güney Sudan, İspanya, Sudan ve Uganda gibi ülkelerde 2006’da 60 bin olan yıllık ölüm sayısı 2014’te 30 bine inmişti. Diğer yandan aynı dönemde bildirilen yıllık şark çıbanı vakası, Afganistan, Cezayir, Brezilya, Kolombiya, İran, Fas, Pakistan, Peru, Suudi Arabistan, Suriye, Tunus ve Türkiye’de değişmedi; 150 binde kaldı. 

Geride bıraktığımız 25 yıl boyunca tüm dünyada leishmania vakalarının sayısında bir artış gözlendi. Hastalığın endemik olmayan bölgelere yayılmasında küreselleşme ve iklim değişikliği iki önemli faktördü. Mesela, turistik ya da iş amaçlı uluslararası seyahat edenlerde görülen vakalar, geçen yıllarda arttı. Ayrıca kan ürünlerinin uluslararası trafiği de, hastalığın endemik olduğu bölgelere hayatında hiç gitmemiş insanlarda bu enfeksiyonların görülmesine neden oldu (buradaki problem banka kanlarının anti-leishmania antikorları açısından taranmaması). Üzerine gelen küresel ısınma da, kumsineklerinin daha kuzey bölgelere göç etmesine neden oldu. Bütün bunlar hastalığın gelecekte endemik olmadığı bölgelerde de ciddi biçimde yayılabileceğini gösteriyor.   

Leishmania’nın ortaya çıkması ve yayılması için diğer risk faktörleri de savaş ve bölgesel karışıklıklar. Eski dünyanın şark çıbanı Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da her an bir salgına dönüşebilir. Bu salgın Suriye’deki içsavaşla tetiklenmiş durumda; yüzbinlerce sığınmacı mülteci kamplarında ya da çatışma bölgelerinde. İçsavaş başlamadan önce Suriye’de yıllık şark çıbanı vakası 23 bin civarındayken, içsavaşın ardından katlanarak 53 bine ulaştı. Benzer bir kriz Libya’nın doğusunda ve Yemen’de de yaşanabilir. Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Tunus’ta mülteciler leishmania salgınlarını tetikleyebilir. Yoksulluk da riski artırıyor; yetersiz beslenme kala-azar formunun ilerleme riskini artırıyor. 

Tarih boyunca şark çıbanının evrimi, insan aktivitesiyle bağlantılı. Hastalığın dünyaya yayılması göçlerle gerçekleşti. Ormanların tahrip edilmesi ve vahşi doğayla korunması gereken mesafenin ortadan kalkması, insanları sineklerle yakın temasa zorlayarak, aslında hayvanların paraziti olan başka leishmania türlerinin de insanlara ve evcil hayvanlara uyum sağlamasına neden olabilir. Bu farklı türler buradan insan yerleşimlerine taşınarak yeni salgınlara yolaçabilir.. 

1951-1952

Avrupa güzeli Günseli Başar’ın vakar ve zarafetle taşıdığı izi

Yanağında bir şark çıbanı izi var diye, kimileri Günseli Başar’a fazla şans tanımıyordu. Ancak o önce Türkiye Güzeli, sonra Avrupa Güzeli seçilecekti.

Günseli Başar (1932-2013), subay olan babasının görevi nedeniyle bulundukları Diyarbakır’da dünyaya gelmişti. Güzel Sanatlar Akademisi’nde moda okurken, hocalarının ısrarıyla o dönem Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenen güzellik yarışmasına katıldığında 19 yaşındaydı. 1951 kışında, Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılan yarışmada Türkiye Güzeli seçildi. 

Yarışmanın seçici kurul üyesi olan Cumhuriyet gazetesi yazarlarından İsmail Habip Sevük, öteki adayları birkaç yönden geride bırakan Günseli Başar’a oy vermesinin sebeplerini; yabancı dil bilmesi, rakiplerine göre bilgili görünmesi, Uludağ’a tırmanmak gibi sporculuk özelliklerinin bulunması, en önemlisi de “hanım ve olgun tavırlı” biri olmasıyla açıklamıştı. Bununla birlikte yarışmadan önce “yanağında bir şark çıbanı izi var” diye, kimileri Günseli Başar’a fazla şans tanımamışlardı. 

Güzellik yarası

Hal ve tavırlarıyla takdir toplayan Avrupa Güzeli Günseli Başar, rakipleri tarafından yüzündeki şark çıbanı iziyle vurulmak istenmiş, ama bu yarayı hayatı boyunca zarafetle taşımıştı

Avrupa güzelleriyle yarışmak üzere Napoli’ye uçan Başar, 20 Ağustos 1952’de Napoli’de düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etti ve birinci olarak Avrupa Güzeli seçildi. Henüz 19 yaşındaydı ve 19 yarışmacı arasında birinci olmuş, Avrupa’da güzellik unvanı kazanan ilk Türk olmuştu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Merkez Binası bahçesine yapılan ve 19 Mayıs 1955 tarihinde törenle açılan Atatürk ve Türk Gençliği Anıtı’ndaki kız heykelinin de modelliğini yapacaktı.

Yüzündeki şark çıbanı izini ise hayat boyu vakar ve zarafetle taşımıştı… 

DR. HULUSİ BEHÇET (1923)

Adeta bir kabahat işlemiş gibi

“… Bazıları dudakları civarında çenesinde veyahut ellerinde, beş paradan on kuruş hacmine kadar muhtelif eb’atta parlak düz bir sathın delik, deşik, girintili çıkıntılı izlerini taşırlar…”

Hulusi Behçet 1914-1943 arasında derideki leishmania hastalığı üzerinde çok çalışmış ve makaleler yazmıştı. Bu konuya ilgi duymasına, Trakya’da askerî hekim olarak çalıştığı 1916’da Edirne’ye gelen Halep fırkasında çok sayıda şark çıbanı vakasının bulunması yolaçmıştı. Şark çıbanı vakalarında hastalık ve parazit çalışmaları yaparken, yara kabuğunun kaldırılması esnasındaki “çivi arazı” olarak isimlendirdiği bulguyu tespit etmiş; tedavide de bir tür elektrokoterizasyon olan diyatermi uygulanmasını önermişti; bu uygulama Annales Dermatologie Paris’de (1923) çıkan “Le traitement des boutons d’Orient par Diathermie (Şark Çıbanlarının Diyatermi ile Tedavisi)” başlıklı yayınıyla uluslararası literatüre girmişti. Behçet hastalığı şöyle anlatıyordu:   

Literatüre geçti Hulusi Behçet’in şark çıbanı için önerdiği tedavi, uluslararası literatüre de geçmişti.

“Urfa, Ayintap gibi, memleketimizin Suriye hudutlarına yakın, cenup vilayetlerinde dolaşan bir insan, Diyarbekir, Kayseri, Talas gibi diğer bazı mıntakalarda oturan, yerleşen bir kısım hâlk, işbu mahallerde bulunduklarının nişanesini, yüzlerinde, kaşları kenarlarında, burunlarında, bazıları dudakları civarında çenesinde veyahut ellerinde, beş paradan on kuruş hacmine kadar muhtelif eb’atta parlak düz bir sathın delik, deşik, girintili çıkıntılı izlerini taşırlar. Bilen köylüler, şehirliler, gören, uğraşan şahıslar derhal anlarlar ve farkederler ki bu nişanlı fertler Halep çıbanı denilen yıllık afete uğramıştır ve takriben bir sene müddetçe, bidayette kabarıklığa, muahharen cerahatlı, kanlı akıntılara, kabuklara tahammül etmiştir.  

İşte Halep çıbanı namı verdiğimiz bu hastalık Türk Cumhuriyeti dahilinde daha birçok köy, kasabalarımızda beledi olarak bulunur ve birçok şikarını avlar ve aylarca, onları ezer ve üzer. Bir, bazen beş, on hatta bazen daha fazla adetlere malik insanlara (edebiyatı tıbbiyede 250’e kadar sayılmıştır) rast gelinir. Bunlar, hayatlarında adeta bir kabahat işlemiş gibi, şuralarında buralarında birtakım damgaları hamildirler. Çıbanın zuhur ettiği kıllı olan bölgelerde bir daha kıl çıkmaz. Bu zaman nişan daha bariz daha mümeyyiz bir vasıftadır. Bu parlak izler, satıhlar, onların hayatlarının sonlarına kadar devam eder. Bu maraza Halep çıbanı dendiği gibi, Bağdat, Nil, Salek, Yemen, Biskra ve yıl gibi isimleri de vardır”.