Tarihten/geçmişten özenle seçtiğimiz, hatta bugünkü ihtiyaçlarımıza göre yeniden biçimleyip değiştirdiğimiz parçalarla hayata devam ediyoruz.

Tarihî şahsiyetleri işimize, ideolojimize geldiği gibi kullanmak hem dün hem de bugün en iyi yaptığımız işlerden biri olmuş. Bizde genellikle doğru düzgün bir işi olmayanlar veya iş yapmayanlar yani tembel olanlar, bu tarih konusuyla ilgilenir gibi yaparlar. Bugün Türkiye’de evde, sokakta, çarşıda, kahvede, TV’lerde ve internette geçen konuşmaların içinde tarih büyük bir yer tutar. Herkes duyduğu-bildiği, daha doğrusu bildiğini sandığı bir tarih hadisesini karşısındakine anlatır. Bu anlatımlar sırasında kendi dünya görüşü veya inancı veya tamamen “duygusal ($$$)” nedenlerle tarihi eğip büker; bugünkü haklılığına sözde bir altyapı oluşturur.

Dünyada bugün Türklerden başka, gündelik hayatında tarih üzerine bu kadar laf eden, bu kadar tarihe maruz kalan ve bu kadar tarihi önemser-miş gibi yapan bir millet yoktur. Tabii bunun nedeni, hepimizin bildiği ve yine hepimizin bilmezlendiği gibi, aslında tarih üzerine pek bir şey bilmediğimizdir. Zaten yaşadığımız yerler, memleketimizin dörtbir yanındaki görüntüler ve ortaya kon(amay)an eserler, bizim kendi coğrafyamızdaki tarihle bile herhangi bir irtibatımızın olmadığını gösterir. Tabii bu durum sadece bugünün değil, yüzyıllar boyunca devam edegelen bir hâlin meselesidir.

Peki neden ata binen Türk atasını tanımamıştır? Neden bu uzun yıllar boyunca Türk toplumu, tarihi, coğrafyası üzerine temel referans kitaplarını yabancılar yazmıştır? Neden Orhun Yazıtları’nı yabancılar bulup, okumuştur? Neden bu milletin-coğrafyanın evlatları hep bol bol konuşmuş; ama kendi tarihini yazmak, gelecek kuşaklara bırakmak, onu muhafaza etmek noktasında pek bir şey, hatta hiçbir şey yapmamıştır? Hatta bırakın muhafazayı, “muhafazakârız” diye diye neden ata mirasını çarçur etmiş, yiyip bitirmiş, kalanların da içine etmiştir, etmektedir?

Bu soruların cevaplarını tam olarak bilemiyoruz. Ancak bunlardan daha canalıcı soru şudur: Tüm bu tarihsizliğe, geleneksizliğe, bağlantısızlığa, lafazanlığa ve geçmişi imhaya varan yıkıcılığa rağmen Türk toplumu iyi-kötü nasıl ayakta kalabilmiş, varlığını sürdürebilmiştir? Her seferinde –aslında Türk kökenli bir kuş olduğu kesin gözüken– Anka’dan nasıl tekrar tekrar doğmuşuzdur?

Evet; her seferinde şimdiki zamanını sonsuz gibi yaşayabilme becerisi bahşedilen biz Türklerin bu özgüveni; büyük ihtimalle Sultan Süleyman döneminde, İstanbul’un fethinden 70 sene sonra tesis edilmiş ve 1. Dünya Savaşı’na kadar iyi-kötü devam etmiş. Sonrasında ise “artık o kadar da değil” diyerek fedakarlık literatürüne geçen yeni bir millet; Çanakkale ve Afyon Ovası’nda planlı ama pervasızca ileri atılan bir lidere kavuşmuş; Ata ve Türk buluşmuş.

Ne Dolar’ın ileriye doğru hareketiyle kötümser ne de Karadeniz’de bulunan doğalgaz rezerviyle iyimseriz. Salgın hastalık, pandemiye karşı “zihinsel bir bağışıklık” içinde, maskelere ihtiyaç duymadan, kimbilir nereye kadar gideriz. Yine de küllerimizi sağlam bir yerde saklayalım, oraya buraya saçmayalım.