Daha öncesini hesaba katmasak da 6. yüzyıldan bugüne dünyanın en görkemli, anıtsal mimarlık eserlerinden Ayasofya… Antik, Helenistik, hatta Arkaik çağların sütunlarına oturmuş bir mabet; İstanbul tarihinin bin yılını sahiplenen Bizans’ın anıtlaşmış arşivi… Yediden yetmişe herkesten saygı gördüğü ve kutsandığı dönem de Osmanlı asırları. Bu dünya harikasının bir kimliği ve bir adı var: Ayasofya, İlahi Hikmet. Önüne sonuna ne yazılırsa yazılsın, Ayasofya Ayasofya’dır; dünyada tektir.

7 tepeli şehrin birinci tepesinde Ayasofya yedi tepeli İstanbul’un Sarayburnu’ndan Sultanahmet Meydanı’na uzanan ilk tepesinden asırlardır kenti izliyor. Fossati kardeşlere ait gravür, 1852 yılından…

Dünyanın en eski ve büyük, en özgün, en sanatlı ve tekil mimarlık eseridir Ayasofya. İnsanlık tarihinin burada sakladığı arkaik atmosferi başka bir mekânda bulmak olası değil. Tarih, o kubbenin altında solunur. Belki bir imparatorun nefesi, bir kuytusuna sinmiştir. Ayasofya’da, bu mekanlar ötesi hacimde Roma, Bizans, Osmanlı imparatorluklarının anı-tarih hazineleri saklıdır.

İstanbul tarihinin en uzun devrini –bin yılını– sahiplenen Bizans’ın anıtlaşmış arşividir Ayasofya. Dünyanın en eski, en zengin mozaik, fresk, ikon müzesidir. Antik, Helenistik hatta belki Arkaik çağların kentlerinden toplanan granit sütunlarına oturmuş bir mabettir. Oradaki atmosfer bugün artık ne kilise ne cami, insanlık için ilahi bilgelik kubbesidir. Justinyen yaptırdı, Fatih camiye çevirdi, Atatürk müze olsun dedi! Vakfına uyalım, Diyanet’e verelim, halı serelim, imam atayalım, perdeyle karartalım tartışmalarının ortamı değildir. Ayasofya bunlara gülümsüyor.

Ayasofya konuşturulmalı. Tarihsel kimliğiyle insanlığın doyurucu, ortak bir öyküsü olmalı. Bilenler yazsınlar, anlatsınlar…

Ayasofya’nın oturduğu yer, İstanbul’un 1. tepesidir. Ezelden beri tapınak zemini olmalıydı herhalde. Ama daha “Kitaplı” –İbrahimî– dinlere kapı aralamadan, aynı yerde yükselen pagan tapınağının tarihini de mimarisini de bilmiyoruz. Acaba Göbeklitepe gibi miydi? Kim bilir kaç zaman, eski İstanbulluların yakarışlarını dinlemişti? Önce bunu öğrensek…

“Ayyaştı,” “Hamamda düştü öldü” diye hafife alınan padişah, şair, mütefekkir 2. Selim’i doğru öğrensek… Ayasofya’ya bakışını; neden kendi türbesini babası Süleyman’ın, annesi Hürrem’in türbelerine komşu yaptırmak varken, Ayasofya’nın yanında yatmayı seçtiğini… Türk camilerinin en şanlısını, yani okka gibi, biblo gibi olanını, Sinan’a neden harap Edirne’de yaptırmıştı? Aynı Sinan’dan niçin Ayasofya’ya da iki minare daha yapmasını istemişti? 2. Selim’in oğlu da torunu da kendileri ve aileleri için türbelerini bu babanın Ayasofya haziresindeki türbesinin yanına yaptırmışlar! Önce bu Ayasofya düşkünlüğünün sebebini öğrensek…

Bir kez de 1. Mahmut’ta ve Sultan Abdülmecit’te görülüyor Ayasofya tutkusu. Ama bu sonuncunun oğlu 2. Abdülhamit, 33 yıl süren saltanatında bir Cuma selamlığında da Ayasofya’ya gelmiş midir? Bir kaynakta okuyan varsa bize anlatsa…

Biz Türklerin Ayasofya inanışları, töreleri, törenleri, anlatıları, öyküleri başka başka görüntüler verir: Örneğin, “bitişik” denebilecek yakınlıktaki Saray-ı Hümayun’da toplanan Divan-ı Hümayun’un üyeleri: Veziri azam, kubbe vezirleri, şeyhülislam, kaptanpaşa, kazasker efendiler, divan günleri konaklarından erken çıkıp sabah namazını Ayasofya’da kılar; topluca sarayın Bâb-ı Hümayun denen tören kapısına yürürler; orada Başkapucubaşı ve Çavuşbaşı önlerine düşer, Kubbealtı’na giderlermiş. Demek ki bir dönem devletin en yetkin üst kurulu için buluşma noktası Ayasofya olmuş. Osmanlı asırlarında payitahtın ulu camisi, Cuma camisi olan Ayasofya’nın imamları, İstanbul cami imamlarının başı sayıldığı gibi, “Katar Şeyhi” denen Ayasofya vaizleri de ulema sınıfının son halkasını oluştururlarmış.

İnançlar açısından bakılınca İstanbul’da farklı gelişen İslam kültüründe, başta loş-dingin atmosferli, betimli, imgeli Ayasofya olmak üzere kiliseler ve ayazmaların etkileri yadsınamaz. Dinler tarihi açısından bakıldığında ise Ayasofya bizi Hz. Muhammed’in vefatından ve İslamiyet’in doğuşundan yaklaşık yüz yıl öncesine götürür. Kur’an’ın Hac Suresi’nin 40. âyetinde: “…İçlerinde Allah’ın adı bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler” denilerek İslam’dan önceki mabetler mescit sayılmış. Ayasofya tam da bunlardandır. Yani zaten mescittir. Camiye çevrildi ne demek?

Mozaiklere ne olacak? Ayasofya’nın cami olmasının ardından apsisteki Hz. Meryem ve çocuk İsa ile başmelek tasvirlerine ne olacağı gündeme geldi. İkonalar Sultan 1. Mahmut dönemine kadar kapatılmamıştı.

Ayasofya’nın, yediden yetmişe herkesten saygı gördüğü ve kutsandığı zaman, Osmanlı asırlarıdır. Bunu camiye çevrilmesine bağlayarak açıklamak haksızlıktır. Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi vardır. Ayasofya’nın duvarlarında da daha Kur’an vahy olmadan önce yapılmış Meryem ve oğlu İsa Aleyhisselam size bakar! Peygamberlere ve Hz. Muhammed’e “vahy” getiren Cebrail (Kapriel), Ayasofya’da semavata (uzay) ağarken resmedilmiş! “Kanatları nasıldı?” diye merak eden gözlerini kubbeye çevirsin: Haber meleği, Ayasofya’nın baş döndüren kubbesinde havalanmıştır.

Din konularını çağdaşı din adamlarıyla tartışacak düzeyde bilen Fatih’in, bu Ayasofya tasvirlerini yok etmek şöyle dursun korumaya alması ne kadar anlamlıdır. Oysa öğreniyoruz ki 21. yüzyılda, burada namaz kılacakların namazları bozulmasın diye apsis/mihrap nişindeki Hz. Meryem, Cebrail tasvirleri karartılacak veya perdelenecekmiş. İyi de Kur’an-ı Kerim’in uzun surelerinden birinin başlığı Meryem’dir. O surede Hz. Meryem’in anıldığı ayetlerden Ayasofya’nın duvarında yazı kuşağı var. Perdeleme “yazılı Meryem’i” de mi kapatacak? Süleyman Çelebi’nin Hz. Muhammed’in doğumundaki mucizeleri anlatan Mevlid-i Şerif’inde, Peygamber’in annesi Âmine Hatun’u muştulamak için cennetten yanına gelenler de anılmış: Biri melek Sündüs, biri huri, biri Hz. Musa’yı Firavun’dan kurtaran Âsiye Hatun, “Biri Meryem Hatun idi âşikâr”imiş. Ayasofya’da Mevlid-i Şerif okunurken de Meryem’in resmini kapatmak iktiza edecek mi? Çünkü cemaat o yöne dönük oturacak. Mevlidhan: “Biri Meryem Hatun idi âşikâr” deyince gözler ister istemez nişteki freske bakmaz mı?

Abdestinden, namazından şüphe duyacaklar, kilise olarak yapılmış bir mabette karatma istemek yerine ve enerji israfına neden olmamak için –namaz sırasında teknik bir arıza yüzünden karartmanın söneceğini de düşünerek– temelden camilere gitmeliler.

Asırlar boyu İstanbul’da bunu kavrayanlar erkeklerden çok kadınlar oldu. Onlar bütün mabetleri kutsadılar, her biri için inançlar âdetler edinerek yöneldiler. Kutsama, dua, dilek, adak, ziyaret geleneklerini paylaştılar. Bugün de böyledir. Ayasofya’daki bütün suretler,  resimler kutsal sayılır. Kimilerine tılsım da yakıştırılmıştır. İstanbullular, bugün de inanç takviminin belli günlerinde Ayasofya’da, Küçük Ayasofya’da başka kiliselerde mum yakar, dua eder, dilekte bulunurlar. Bu inanç ortaklığında ayazmalara gidişler de devam ediyor. İnananlar için kilise kalmanın, camiye çevrilmenin, müze olmanın bir anlamı yoktur.

Müze mi mabet mi? Ayasofya’daki yazı kuşağında Kur’an-ı Kerim’deki Meryem suresinden ayetler var.

Aya Sofia (Hikmet-i İlâhî) mabet olarak yapılmış. Bu temel kutsallığı 1000 yıl sürmüş. İzleyen 483 yılında Türk imamların namaz kıldırdığı “câmi-i kebir” olagelmiş. Hatipleri, müezzinleri, ferraşlari, kandilcileri… Avluya nartekse dizilen âmâ, sakat, meczub-i ilahî sadaka-zekât bekleyenleri ile… Ayasofya’da geleneksel Kadir geceleri düzenlenirmiş. Komşu saraydaki padişah da o geceye gelirmiş. Gelmeyen de olmuştur elbette.

Hızır öyküleri, efsaneleri var Ayasofya’nın. Mimarların, uzmanların, restoratörlerin elleri ve gözleri Ayasofya üzerinde. Yazık ki onlardan Prof. Dr. Haluk Dursun’u, bir trafik kazasında kaybettik. Ayasofya’ya dair yazılan yerli-yabancı eserlerden bir kitaplık bile oluşturulabilir. Son 85 yılında da her gün dünyanın dört tarafından, “İstanbul, Ayasofya, Topkapı!” diye kopup gelen yüzbinler var. Bu gelenlerin ortak hissiyatı, kubbe başlarını döndürdüğünde “Ben neredeyim?” şaşkınlığıdır kuşkusuz.

Mustafa Kemal Atatürk, Ayasofya’nın çokkültürlü mirasını dünyayla paylaşmak için en iyi çözümün onu müze haline getirmek olduğunu düşünmüştü. 1935’te Ayasofya’da incelemeler yaparken.

Günlerce okuduklarımız, dinlediklerimiz Ayasofya’yı ne kadar tanıtıyor? Daha öncesini hesaba katmasak da 6. yüzyıldan bugüne dünyanın bu görkemli, anıtsal mimarlık eseri, bir kararla müze, bir kararla mabet yapılabiliyor. Halbuki ilk Universal ansiklopedimizi yazan Şemseddin Samî’ (ö.1904), Kamusü’l-âlâm’ında, bu mabet için kaleme aldığı (C. 1, s.507-508) 3 sütunluk maddeye “AYASOFYA/Sainte Sophie” başlığı koymuş. Kilise/cami dememiş. En çok 80-90 yıllık bir ömür beklentisiyle dünyaya tutunmak için ağzımızı burnumuzu maskelediğimiz 2020’de ise mazisi 15 asrı aşmış Ayasofya’ya kimlik tanımı yapılıyor. Ayasofya’nın dili olsa, tarihteki asıl kimliğiyle olanlara bakar, giriş duvarından sökülen ada, yerine konulacak yeni ada, asıl kimliğinin yok sayılmasına, koy-kaldır etiketlemesine güler de gülerdi.

Bugün verilecek karar da günü gelince başka bir kararla Ayasofya’nın kütüğüne tek bir cümlecikle yazılır. Ayasofya’nın 2070’deki kimliğini, işlevini bugünden kim görebilir? Unutmayalım, 1930’ların dünya koşullarında verilmesi gereken evrensel kararı Atatürk önermişti.

Fakiri-zengini, Müslümanı- Hıristiyanı… 1920’lere kadar Ayasofya’nın önünde sadaka bekleyen yoksullar ve evsizler eksik olmuyordu. Her dinden, her kültürden insan onun kapısında medet umuyordu.

Ayasofya efsanelerini yazanlara göre arada Hızır Aleyhisselam da uğrarmış buraya. Bir seferinde parmağını bir sütundaki deliğe sokup mabedin yönünü kıbleye çevirmiş. Bir başka sefer top kandilin altında namaz kılana dileğini yerine getireceği vaadinde bulunmuş. Bir daha uğrasa da nartekse kurulsuz, kararnamesiz, tartışmasız, perdesiz, karartmasız, tartışmasız bir Ayasofya tanımı yazsa!

Bu dünya harikasının bir kimliği ve bir adı var: Ayasofya, İlahi Hikmet. Önüne sonuna ne yazılırsa yazılsın, Ayasofya Ayasofya’dır; dünyada tektir.

Kâbe’deki Meryem

Hz. Muhammed ve Meryem Ana saygısı

630 yılında Mekke’nin Hz. Muhammed tarafından fethedilmesiyle Kabe, içindeki putlardan temizlendi. İslâm tarihçisi Ezraki’nin aktardığına göre, Hz. Muhammed, putlar dışarı çıkarıldıktan sonra girdiği Kabe’nin iç duvarlarında pek çok figür çizili olduğunu gördü. Önce ellerini bir resmin üstüne koydu ve zemzem suyuyla bez getirterek “Elimin altındaki hariç tüm resimleri silin” dedi. Rivayete göre Kabe’nin içinde Cahiliye devrinden kalıp da o gün silinmeyen tek resim, Hz. Muhammed’in üzerini kollarıyla örttüğü Hz. Meryem ve Çocuk İsa figürüydü.

Kaynak: G. R. D. King, “The Paintings of the Pre-Islamic Ka’ba”, Muqarnas, Sayı: 21, 2004