Milli Birlik Komitesi 27 Mayıs’ta yönetime el koyduğunda, yazarımız Ozan Sağdıç Ankara’ya yeni taşınmış genç bir gazeteciydi. Haberi duyar duymaz sokağa fırlayıp çektiği fotoğraflardan bazıları onun uluslararası çapta ün kazanmasını sağlayacaktı.

Türkiye’de siyasi tansi­yonun çok yüksek ol­duğu 1959 yılının son aylarında evlenmek üzerey­dim. Gelin adayı o yıl Ankara Konservatuvarı’ndan mezun olan bir viyola sanatçısıydı. Benim işim İstanbul’da oldu­ğu için İstanbul’a yerleşecek­tik. Müstakbel eşime İstanbul Şehir Orkestrası’nda iş bulur muyuz diye, orkestranın şefi Cemal Reşit Rey ve yardımcı­sı Demirhan Altuğ ile temas halindeydim.

Cemal Gürsel Anıtkabir’de 27 Mayıs’tan sonra darbenin lideri Cemal Gürsel, bu
sıfatıyla Anıtkabir’i ilk kez ziyaretinde Aslanlı Yol’da yürüyor.

Ama kısmetimiz başka türlüymüş. Çalıştığım Hayat dergisini çıkaranlar, Mende­res hükümetinin basın üzerine kurduğu amansız baskıyı yu­muşatmak üzere Ankara’da bir haber alma ve irtibat bürosu kurmayı düşünmüşler. Anka­ra bağlantımı bildikleri için fo­to muhabiri olarak oraya gidip gitmeyeceğimi bana sordular. Bu arada beklenmedik bir ge­lişme olmuş, nişanlım Olcay, CSO tarihinde ilk kez olarak, üç arkadaşıyla birlikte Bakan­lık tarafından doğrudan orkestraya atanmıştı. Durum böyle olunca Ankara’ya yerleşmeye karar verdik. Gideceğimiz gü­nü beklerken görev de devam ediyor. Oraya buraya koşturup dergi için fotoğraflar çekiyo­ruz. İstanbul’un havasında tu­haf bir ağırlık var. Pahalılık, yokluk, huzursuzluk, üniver­site gençliğinde kıpırdanma­lar… Bu arada Başbakan Men­deres sık sık İstanbul’da. Yeni yollar açmanın, istimlâklerin, yıkımların şantiye şefi gibi biz­zat takipçisi. Radyoda iktidarın kurduğu Vatan Cephesi’ne kay­dolanların listesi okunup duru­yor. Çevremdeki insanlarda bir mutsuzluk ve umutsuzluk var. Bende de moral pek iyi değil.

Dergimizin başındaki Şev­ket Rado beni dört ay beklet­tikten sonra nihayet Ankara’ya gitme iznim çıktı. Tarih 28 Ni­san 1960. Ankara’ya taşınma heyecanına o kadar kendimi kaptırmışım ki, iki adım ötede Beyazıt’ta kan gövdeyi götü­rüyormuş, farkına varmadım. Akşamüstü yola çıktık, Eski Ankara yolundan on saatlik bir yolculukla Ankara’ya ulaş­tık. Gelir gelmez, eşyanın der­gi bürosuna çıkarılmasına ne­zaret etmek gerekti. Hamallar tutuldu. Eşyayı beş kat yukarı taşımak kolay olmadı. Dikime­vi semtinde tuttuğumuz evime bile geç saatlerde kavuşabil­dim. O gün de bizim mahalle­mizde, Siyasal Bilgiler ve Hu­kuk Fakültelerinde yine büyük olaylar olmuş.

Cop maketiyle protesto 27 Mayıs öncesi pek çok kez polis copunun darbesine maruz kalmış üniversite öğrencilerinin tepkisi eski Meclis binasının önünden dev bir cop maketiyle geçmek olmuştu (üstte). 27 Mayıs öncesi iptal edilen 19 Mayıs Ulusal Bayramı gecikmiş olarak daha büyük bir coşku ve katılımla kutlanmıştı.

Başkente geldiğim gün, der­gimizin yazarlarından Orhan Tahsin de trenle Ankara’ya gelmişti. İstanbul’da başlattı­ğı sanatçı röportajlarını burada sürdürecekti. Radyo şarkıcıları yanında, opera-tiyatro dünya­sındaki evli çiftler ilk hede­fimizdi. Hemen kolları sıva­dık, ev ev dolaşıyoruz. Orhan Tahsin’in magazin röportajla­rı yüzünden de o ilk günlerde Ankara’da olup biten siyasal ve toplumsal olaylara Fransız kaldım. Meşhur 555 K günü biz Ayhan Alnar’ın evinde operacı röportajı yapıyorduk. Menderes’in tartaklandığı ve Harbiye’nin tavır koyduğu gün ise Ferhan Onat – Doğan Onat çiftinin evindeydik.

Bunlarla uğraşırken Anka­ra’ya geleli bir ay olmuştu. Se­ri röportajlar sayesinde bütün opera ve tiyatro camiasıyla ta­nışıvermiştim. Ama bir yan­da da tatsız haberler birbirini kovalıyordu. Sözümona balayı aylarıydı ama evde de hiç ağ­zımızın tadı yoktu. O günler­de bizimle birlikte olan annem bizden daha kaygılıydı. Sadece bizim evde değil bütün ülkede hava kurşun gibi ağırdı. Tedir­ginlikten 19 Mayıs törenleri bi­le yapılamamıştı.

27 Mayıs İhtilali adeta ken­dini göstere göstere geldi. İkti­dardaki Demokrat Parti yöneti­cileri partizanlığı son sınırına kadar vardırmıştı. Yandaşları­nı koruyor, muhaliflere ise ne­redeyse yaşam hakkı tanımaz görünüyorlardı. Bu ayrımcılık ülkede huzursuzluğu arttırdık­ça arttırmıştı. Yargıç teminatı, basın özgürlüğü, Vatan Cephe­si, tahkikat önergesi, öğrenci hareketleri, sıkıyönetim filân derken ülkenin üzerine tam bir karabasan çökmüştü. Artık herkes bir şeyler bekliyordu.

Sonunda beklenen oldu. Bir sabah çok erken saatler­de Yenişehir taraflarından ge­len patlama sesleriyle uyan­dık. Annem “Çocuklar, silah sesi bunlar” deyince, daha faz­la kaygılanmasın diye “Sokağa çıkma yasağı saat beşte bitiyor, şoförler kasten protesto amaçlı egzoz patlatıyorlar” demiştim. Sanki keyfî egzoz patlatmak kolay bir şeymiş gibi…

Ama az sonra komşumuz sayılan askerlik şubesinin ar­kasındaki Dikimevi’nden dona­nımlı askerlerin dikenli telleri, çitleri atlayarak caddeye inme­leri her şeyi açıklıyordu. Zaten radyolarda da, tok bir asker se­siyle “Nato’ya, Cento’ya bağlı­yız” mesajları yayılmaya başla­mıştı bile.

Balkonlarda meraklı, endi­şeli ama çoğu sevinçli insanlar birikmeye başlamıştı. Sokağa çıkma yasağı sık sık radyodan duyurulsa da, ufaktan ufağa ihlâl edilir olmuştu. Artık dur­mak olmazdı. Fotoğraf maki­nemi alıp günün fotoğraflarını çekmek üzere sokağa fırladım. Elimde Amerikalı bir gazeteci Peter Trockmorton’un gide­rayak bana sattığı, kelepir bir fiyata satın aldığım kıymetli Leica’m. Yollar asker kaynıyor. Ben ana caddeden Kızılay yö­nüne doğru ilerliyorum.

Başbakanlık binasında Cemal Gürsel’in ilk yakından fotoğrafını 28 Mayıs’ta bir öğretmen heyetini kabulünde çekmiştim. Aynı gün Başbakanlık’ta fotoğrafını çektiğim iki subayın MBK üyeleri Muzaffer Karan ve Alparslan Türkeş olduğunu daha sonra öğrendim.

İçcebeci’deki durak önün­de simsiyah bir makam araba­sı yaylanarak fren yaptı. 0021 plâkası, bunun Basın Yayın ve Enformasyon bakanına ait ol­duğunun işaretiydi. Ancak di­reksiyonda bir binbaşı bulu­nuyordu. Eliyle sanki birile­rine “gelin” der gibi bir işaret veriyordu. Durakta yanımda duran bir binbaşı işareti gö­rünce arka koltuğa, bir yüzbaşı da ön koltuğa yerleşti. İçimden bir şeytan dürttü. Ordu-millet elele değil miydik bu kutlana­sı günde? Ben de kendimi arka koltuğa kaydırıverdim. Anın­da yanıma bir havacı başçavuş bindi. Binbaşıyla ikisi arasında kalmıştım. Neşeli bir biçimde yol alıyorduk. Askerler birbir­lerine nerelerde neler olmuş, kimler nasıl derdest edilmiş, bilgi iletiyorlardı. Uzunca bir süre bana “Arkadaş sen kim­sin, nesin, necisin” diyen ol­madı. Eskiden Kurtuluş’tan Sıhhiye’ye kesintisiz uzanan bir yol vardı. O yoldan ilerleyip Sıhhiye’ye kadar geldik. Kızı­lay’a doğru yöneldik. Ordue­vinin oralardayız. Yollarda bol asker var. Pek sivile rastlanmı­yor. Sanki dolmuşa binmişim gibi, niyetim Kızılay’da inip günün anlam ve önemine uy­gun fotoğraflar çekmekti.

Salkım saçak tanklara tırmanan halk sevinç içinde bayram yapıyor, yakaladıkları her askeri
omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bütün bu olan bitenlerin fotoğrafını çekip duruyordum.

İneceğim yere yaklaşmış­ken direksiyondaki binbaşı elimdeki fotoğraf makinesini fark etti. “Kardeşim sizin eli­nizde makine var” dedi. “Evet var” dedim. “Ne yapıyorsunuz onunla” diye sordu. “Fotoğraf çekiyorum” diye yanıtladım. Tabii gazeteci olduğumu söy­ledim hemen. Bunun üzerine birden ciddileşti ve “O maki­neyi almak zorundayım” dedi. Ben “Veremem, o çok kıymet­li bir makine” karşılığı verince “Öyleyse Harbiye’ye gidece­ğiz” dedi. İşin kötü yanı, ben o tarihte koşulları yerine ge­tiremediğim için henüz basın kartı alamamıştım. Üzerimde sadece derginin verdiği mu­habir kartı vardı. Bir aksilikle karşılaşabilirdim ama hiç mo­ralimi bozmuyor, burnumdan kıl aldırmıyorum.

Ne var ki, Harbiye’nin niza­miyesinden içeri girer girmez, işler başka bir renk aldı. Bura­da tam bir ihtilal havası ege­mendi. Çoğu genç, birçok su­bay bir arı kovanı uğultusu ile yer yer kümeleşip ayrılıyorlar­dı. Mevsimi geçmiş olmasına karşın, içlerinde seferi kıyafet­te olanlar, hatta kaput giymiş olanlara da rastlanıyordu.

Harbiye’nin o yüksek ku­leli binasının önüne götürdü­ler beni. Kulenin soluna düşen boşlukta yine sol kanada açılan kapının önünde sivillerden bir kuyruk oluşturulmuştu. Bun­ların çoğu DP milletvekilleri ve ileri gelenleriyle yandaşları olmalıydı. Kapı ağzında duran ak saçlı bir subay (sonradan edindiğim izlenimlerle onun Fazıl Akkoyunlu olduğunu sa­nıyorum) sırası gelenler için “Bu kimmiş?” diye soruyordu. Birisi tekmil verircesine kim­liği hakkında bir açıklama yapıyordu. Sonra da ak saçlı al­bay “Atın içeri” diyordu. Adam­cağızı nerdeyse sille tokat o kapıdan içeri sürüklüyorlardı. Buraya birlikte geldiğimiz bin­başı, beni de bu sıraya soktu. Biraz yana çekildi, yan taraftan ne olacağını gözlüyor gibiydi.

Ün kazandıran fotoğraf 27 Mayıs’ta kaza denebilecek bazı olaylarda altı kişi ölmüş, “Hürriyet Şehidi” adı verilen bu insanlar için bir cenaze töreni düzenlenmişti. İç Cebeci Camii’ndeki namazın minareden çektiğim fotoğrafı bana dünya çapında bir ün kazandırmıştı.

Sıra bana gelmişti. O ana kadar karşısında yaşlı baş­lı adamlar görmüş olan albay benim gibi iyice genç birisini görünce “Bu da kim yahu” diye bağırdı. Heyecanımı yenmeye çalışarak ileriye atıldım. “Ben gazeteciyim. Resim çekebilir miyim” diyebildim. Albay be­ni o noktaya kadar o anların fotoğrafını çekmek üzere izin almaya gelmiş münasebetsiz bir gazeteci sandı. İhtilâl gü­nü, Harbiye’nin içinden fotoğ­raf çekmek! Normal zamanda bile anormal bir istekti bu. İyi­ce sunturlu bir küfür savurdu. “Biz nelerle uğraşıyoruz. Şim­di bunun sırası mı ulan” dedi ve yüksek sesle “Atın bunu” diye gürledi. Allahtan bu kez “içeri” değil de, “dışarı” diye tamamladı sözünü.

Beni buralara taşıyan bin­başıyı, bana karşı sanki uygun­suz bir muziplik yapmış gibi sırıtır buldum. “Hadi bakalım” dedim, “beni getirdiğiniz gibi götürün”. Binbaşı beni 0021 kırmızı plakalı makam araba­sıyla yeniden Kurtuluş’a, hatta evime kadar getirdi. Ama can durur mu, hemen yine yola fır­ladım. Bu kez yaya olarak Kı­zılay’ın yolunu tuttum. Çünkü bütün canlılık Atatürk Bulva­rı üzerindeydi. Caddeler daha bir kalabalıklaşmıştı. Kurtuluş Parkı ağaçlık değil, fidanlıktı o zamanlar. Ziya Gökalp cadde­si kısa bir süre önce kazılmış, seviye ayarlaması yapılmıştı. Oralardan yeni bir girişimde bulunarak bata çıka Kızılay’a ulaştım. Artık yollardan tank­lar geçiyordu. İnsanlar tehli­kesine aldırmadan salkım sa­çak tanklara tırmanmışlardı. Halk sevinç içinde bayram ya­pıyor, yakaladıkları her askeri omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bü­tün bu olan bitenlerin fotoğra­fını çekip duruyordum.

Ara Güler, benim Ankara’da çekip uçakla İstanbul’a yolladığım filmin bir bölümünden bazı fotoğraflar
basıp menajeriyle Paris Match’a yollamış. Derginin 27 Mayıs’ı dünyaya duyurduğu fotoğraflar benimdi ve sanırım 27 Mayıs’ı gayet güzel simgeliyordu.

Sonra bir de Radyoevi’ne doğru yürüyeyim dedim. Ak­şamüstü olmuştu. Dil ve Ta­rih Coğrafya Fakültesi’nin önünde olağanüstü bir man­zara ile karşılaştım. İtfaiye erleri fakültenin cephesine devasa bir Atatürk resmi as­maya çalışıyorlardı. Bu, res­sam Cemil Karababa’nın belki de ilk resim büyütme dene­mesiydi. Herhalde, kutlana­mayan 19 Mayıs için yaptırıl­mış, ama kullanılamamıştı. Kısmet 27 Mayıs’a imiş! Üni­versite, resmi değerlendirme­nin zamanını iyi seçmişti.

Hava artık kararmak üze­reyken akşamın son güneşin­de bu faaliyetin de fotoğrafları­nı çektim. Ulus’taki büromuza koşup o gün çektiğim filmleri yıkadım. Havayolları’nın ter­minali özel bir gün olduğu için kargo zarfımı geç saat bile ol­sa almayı kabul etti. Filmleri ilk uçakla İstanbul’a yetiştir­miş oldum. Aynı gün Ara Gü­ler benim filmin bir bölümün­den bastığı fotoğrafları Paris Match‘a mesajeri ile uçurmuş. Paris-Match, 27 Mayıs habe­rini Atatürk’ün resminin asıl­masını safha safha yansıtan birbirini izleyen üç fotoğrafı iki sayfaya açarak verdi bütün dünyaya. Atatürk, Türkiye’nin yeniden yükselen değeri gibi yansıyordu Paris Match’ın say­falarında. O fotoğraflar benim­di ve sanırım 27 Mayıs’ı en gü­zel simgeleyen fotoğraflardı.

İhtilal oldu bitti. Ama bizim meslek faaliyeti yeni başlıyor­du. Şimdi en önemli iki işten birincisi, ihtilalin lideri olarak belirlenen Orgeneral Cemal Gürsel’in olabildiği kadar çok fotoğrafını çekebilmek, ikincisi de sayısı ve kimlerden meyda­na geldiği başlangıçta açıklan­mayan “Milli Birlik Komitesi” üyelerini yakalayıp fotoğrafla­mak. Eksiksiz olarak çekilebi­lirse bunları liste halinde der­gimizde yayımlayacaktık.

Cemal Gürsel’in Anıtkabir ziyaretinde, MBK’nın iki genç üyesi Muzaffer Özdağ ve Numan Esin ellerinde stenlerle koruma görevlisi gibiler.

Ankara’da yeni olduğum için henüz bir gazetecilik de­neyimim yok. Cemal Gürsel’in İzmir’den geleceği haberi var­dı ama gelince nerede çalış­maya başlayacağı belli değildi. Bunu öğrenmek için Başba­kanlık binasının önünde nöbet tutmaktan başka bir alternatif görünmüyordu. Oraya gittiğim­de, Ankaralı gazetecilerin en önemli istihbarat merkezinin Başbakanlık merdivenleri ol­duğunu fark ettim. Makam sa­hibi ya da yardımcılarından biri ayrılırken, ondan ayaküstü manşetlik bir haber alabilirdi­niz. Kimi kez ziyaretçiler, gelip gidenler de bir şeyler söylerdi (Bu durum 60’lı yıllar boyun­ca da devam etmiştir). Nitekim Cemal Gürsel oraya geldi. An­cak bizi içeri almadılar. Başba­kanlık binasının merdivenleri­nin hemen üzeri Bakanlar Ku­rulu toplantı salonudur. Gürsel, o salonun penceresinden görü­nüp milleti bir selamladı. Te­leobjektifi olan biri iyi fotoğraf çekebilirdi. Ancak o zaman fo­to muhabiri olan arkadaşların neredeyse hepsi sabit objek­tifli 6×6 refleks makinalardan kullanıyordu. Kimsenin doğru dürüst fotoğraf çekebildiğini sanmıyorum. Belki Ankara de­neyimli, buralarda pişmiş bazı foto muhabiri abiler bir durum yakalayıp fotoğraf çekmişler­dir. Onu da kesin bilemiyorum.

Şimdi yürüme zamanı 27 Mayıs’tan hemen sonra bol bol yürüyüş yapılmaya başlanmıştı.Öğrenci toplulukları kendilerine müdahale edilmeden yürümenin keyfini çıkarıyordu.

İş ertesi güne kalmıştı. Ben aynı merdivenlerde yeniden nöbet tutmaya başladım. Saat­ler ilerledi. Merdivendeki mu­habir arkadaşlar iyice azaldı, belki de hiç kalmadı. O sırada Sayın Gürsel ilk kez bir heyeti kabul etmekteymiş. Bunlar da öğretmenlermiş. Ana kapıdan bir görevli “Fotoğraf çekmek isteyen varsa buyursun” dedi. Hemen içeri daldım. Birin­ci kata çıkan kavisli mermer merdivenleri ilk kez tırmanı­yordum. Makama alındık. Ordu içindeki lâkabının “Cemal Aga” olduğunu öğrendiğimiz Gürsel ayakta ve çok yakınımdaydı. Heyete hitaben milli eğitimin önemi ve öğretmenlerin değeri üzerine birkaç söz söylemişti. Heyet ayrılırken kendisinden makam masasında bir fotoğra­fını çekmek üzere izin istedim. O fotoğrafı da çektim. Oturdu­ğu koltuk üç gün öncesine ka­dar on yıldır o makamın sahibi Adnan Menderes’in koltuğuydu.

MBK üyelerinin yemin töreni sonrasında Çankaya Köşkü’nde düzenlenen resepsiyona bizim derginin patronu Şevket Rado da katılmıştı. Bazılarıyla tanıştığım, bazılarının fotoğrafını çektiğim askerler benimle samimi bir şekilde konuşuyordu. Bu durum, kiminle konuşsam “Beni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştiren ve normalde burnundan kıl aldırmayan patronun gözündeki kredimi arttırmıştı!

Odadan çıktığımda ortalık­ta yol gösterecek birileri yok­tu. Başbakanlık binasının içini de merak etmiştim. Makam odasının hemen yanındaki bir odanın kapısı açıktı. Başımı uzattığımda, orada iki subayı çelik dolapları ve dosya çekme­celerini karıştırırken gördüm. Bilmiyorum, özel kalem odası mıydı orası, yoksa başbakan­lık müsteşarına mı aitti. Milli Birlikçilerin de fotoğrafları ge­rekliydi ya, bu subaylar bura­larda olduklarına göre onlar­dan birileri olma olasılığı vardı. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. “Buyur çek” dediler. Güzelce de poz verdiler. Siz Milli Birlikçi misiniz, isimleri­nizi alabilir miyim dediğimde güldüler. “Ne yapacaksın kar­deşim, resmimizi çektin ya, is­me cisme gerek yok” diye kar­şılık verdiler bana. Sonradan komite üyeleri deşifre olunca gördüm ki o gün fotoğraflarını çektiğim kişiler Alpaslan Tür­keş ile Muzaffer Karan imiş.

Başbakanlık’ta, eski meclis binasında, bakanlıklarda nere­de bir subay görsem, belki ko­mite üyesidir diye fotoğrafları­nı çekiyorum. Bu arada alela­cele bir bakanlar kurulu listesi hazırlandı. Gürsel hükûmetin­de sadece Fahri Özdilek ve Sıt­kı Ulay askerdi; kabine genel­de sivil kişilerden kurulmuştu. Durum böyle olunca başımıza bir iş daha çıkmıştı, bakanların fotoğraflarını, mümkünse ma­kamlarında çekmek. Turizm ve Enformasyon Bakanlığı’na getirilen Zühtü Tarhan adında bir zat vardı. Niçin, hangi ne­denle seçildiğini bilmiyordu. Beni karşısına oturttu, kah­ve ısmarladı. “Benim şimdi ne yapmam gerek” diye bana so­ruyordu. Ben nereden bileyim? Ankara’nın acemisi bir gazete­ciyim. 12 Haziran’da MBK’nın çıkardığı 1 numaralı yasa ile MBK üyelerinin kimler olduğu açıklanmış oldu. O güne kadar bir çoğunun fotoğrafını çekip derlemiştim. Eski Meclis bi­nasında yapılan yemin töreni sırasında da eksikleri tamam­ladım. Hepsi, Hayat dergisinin orta sayfasında tek bir levha halinde yayınlandı. Ortaya kah­vehane duvarlarına asılacak bir levha daha çıkmıştı.

Radyo değil yemin fotoğrafı Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası sanatçılarının resepsiyondaki fotoğraf çektirme isteğini aktardığım Cemal Gürsel sanatçılarla poz vermişti. CHP lideri İnönü, 27 Mayıs sonrası basın toplantısında (üstte). Türkeş’in MBK Üyesi olarak yemin ettiği anın fotoğrafı, önündeki mikrofonlar nedeniyle bazen 27 Mayıs sabahı radyoda bildiri okurken çekilmiş sanılıyor.

Yemin törenine İstan­bul’dan da gazete patronları ile ünlü gazeteciler davet edilmiş­ti. Aynı günün akşamı Çanka­ya Köşkü’nde bir de resepsiyon verildi. Bizim patron Şevket Rado da yakın arkadaşı Doğan Nadi ile birlikte gelmişti. Milli Birlikçilerle birlikte yeni ba­kanlar da ilk kez görücüye çı­kıyorlardı. Askerlerin tüm ha­yatı birliklerinde, garnizonlar­da filan geçmişti. Basınla yakın teması olanları var mıydı bil­miyorum. 27 Mayıs tarihinden sonra ortalıkta en çok koşuştu­ranlardan biri bendim. Kimi­lerinin bire bir fotoğraflarını çekmiştim; en azından bir göz aşinalığı oluşmuştu. Onun için benimle çok samimi şekilde konuşuyorlardı. Bizim patron burnundan kıl aldırmaz, dışar­da mülâyim ama matbaanın içinde zalim bir tipti. Baktım, kimine konuşsam patron “Be­ni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştirip duruyor. O gün onun gözünde kredim öyle bir art­mıştı ki, demeyin gitsin.

Kiminin darbe, kiminin ih­tilâl, kiminin devrim, hatta ak devrim, kansız devrim olarak tanımladığı 27 Mayıs askeri yönetimi günlerine işte böyle “Bismillah” demiştik. 27 Mayıs sonraları eleştiril­se de zamanında çok alkışlan­mıştı. Kendi kararımı verirken tarafsız olmaya gayret gösteri­yorum. İhtilâlcilerin çoğunun samimi olduğunu düşünüyo­rum. Ama yeterince donanımlı değillerdi, deneyimleri eksik­ti. Bence 27 Mayıs’ın artısına kaydedilecek iki olgudan biri Kurucu Meclis adındaki mec­lisiyle erki sivillerle paylaşma gayreti, ikincisi de ortaya ola­ğanüstü demokrat ve özgür­lükçü 1961 Anayasası’nın çık­masıydı. Keşke kısa zamanda meydana çıkarılan bahanelere dayanarak Türkiye’ye bol geldi söylemiyle dejenere edilip ra­fa kaldırılmasaydı. Hiç affedil­meyecek yanı ise bir devrim mahkemesine yakışmayacak biçimde köpek davası, bebek davasıyla daha başlangıçta iflas eden Yassıada Mahkemesi idi. Menderes ve iki bakanının si­yaseten idamları hem etik hem de stratejik bakımdan hiç hoş olmamıştır. En önemlisi de, ta­rihimizde bir ilk olarak “Sıçan geçti yol oldu” kabilinden daha sonraki darbe ve darbe teşeb­büslerine misal olmasıydı.