Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), Liège Üniversitesi’nin ev sahipliğinde toplandı. Konferansın temel meselelerinden biri de, günümüzde Batı’da da yaygınlaşan; dar görüşlü milliyetçiliklerden, aşırı dinci hareketlerden kaynaklanan ayrımcılıkların üstesinden bilim yoluyla nasıl gelinebileceğiydi.

Belçika’nın Liège şehri aslında kömür ve ma dencilik ile uğraşan işçi topluluklarının uzun yıllar birarada yaşadıkları bir kent. Hep kendi başına olmayı seçmiş bir yönetim sahibi olmuş, yüzyıllar boyunca piskoposlar tarafından yönetilmiş. Şehrin sakinlerini oluşturan maden işçileri çok farklı yerlerden gelmişler; şehirdeki bu beraber yaşama hali, dil, din, ırk ayırımlarının gelişmesine engel olmuş.

Böyle bir kompozisyona sahip olmak bugün Liège Ünivesitesinin evsahipliği yaptığı Dünya Beşeri Bilimler Konferansı’nın toplanmasına vesile oldu. Konferansı düzenleyenler kısaca CIPSH diye anılan ve UNESCO ile ilişkili uluslararası beşeri bilimler ve felsefe komisyonu. Uzun yıllardır bu komisyonun gündeminde olan böyle bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), aslında gene Liègeli bir maden işçisinin oğlu olan bir akademisyenin (R. Halleux) bu komisyonun üyesi olması ile bağlantılı.

Günümüzde 14 ayrı federasyona şemsiye görevi gören CIPSH, içinde dil, edebiyat, tarih, din çalışmaları alanlarında sivrilmiş kurumların birleşmesi ile 1949’da UNESCO tarafından bir araya getirilmiştir. Aslında bizim üniversitelerimizde daha çok Edebiyat Fakültelerinde toplanan alanlar bu komisyonda temsil edilmektedir. Konferansın ana temasını özellikle batıda gittikçe zayıflayan beşeri bilimlerin kalkındırılması oluşturuyordu. İşin ilginç yanı beşeri bilimler Avrupa’da ve Amerika’da teknoloji karşısında büyük bir darbe yemiş iken, yani bu alanlara mali destek sağlanamazken, Asya ülkelerinde özellikle Uzak Doğuda “kültürlü ve insancıl mühendis” yetiştirme gayreti ile oldukça geniş bütçeler ayrılmaktadır.

Öte yandan günümüzde Batıda görülen toplumu bölen ayırımlar karşısında gerçekten beşeri bilimlere büyük bir rol düşmektedir. Ancak gördüğümüz tepkisel davranışlar, ırkçılık, dar görüşlü milliyetçilikler, aşırı dinci hareketlere bilim yoluyla nasıl seslenilebilir? Konferansa katılan Senegalli felsefe bilimcisi Bachir (yani Beşir) Diagne bunun çok canlı bir örneğini vermiş oldu. “Kabilecilik karşısında felsefe” adını taşıyan konuşması ayakta alkışlandı. Konuşmayı dinlemeye gelenler salt bilim insanları değildi, Liège halkı ve Liège kuruluşlarının temsilcileri de vardı.

Kısacası bilim insanları ile halkın aynı sorular etrafında kaynaşmasının sağlandığını gördüğümüz bir konuşmacı-dinleyici diyaloğu oldu. Peki Bachir bu kadar farklı kişileri nasıl bir arada tutabildi ve söylemek istediklerini onlara nasıl aktarabildi? Bunu dinleyicileri en derinden yaralayan konuya girerek başarmış oldu. Söze bugün dünyamızın bir krizle karşı karşıya olduğunu belirterek başladı. Bu kriz bugün popülizm kisvesi altında görülen “kabilecilik” ti. Onun görüşüne göre kabilecilik dışa kapalı, dışlayıcı ve kendi etno milliyetçiliği içine gömülmüş bir hareket. Böyle kapalı ve dışlayıcı olmak ile de insanlıktan uzak. Bu etno-milliyetçilik özellikle kendini mültecilere karşı takınılan tavırlarla gösteriyor. Bu türlü etno-milliyetçilikler mültecileri suçluya dönüştürüyor. Örneğin eskiden hoşgörünün merkezi sayılan Hollanda’da bu tür görüşler aktif. Özellikle gençlerin bu görüşlere kapılmaları üzücü. Dünyaya açık olmak yerine dışlayıcılıkla “bir yere bağımlı” olmayı seçen bu gruplar tam bir kabilecilik yapmaktadırlar. Renkleri, dilleri ve dinleri onların dışlanma sebeplerini oluşturuyor. Mültecilere yaşama hakkı, var olma hakkı verilmemesi insanlık dışıdır. Aslında üzerinde durduğumuz bu dünya, insanların onun vatandaşı olduğu koca bir ülkedir. Afrika’nin bilge sözü “ubuntu” nun bize öğrettiği gibi “ben, biz olduğumuz zaman benim” sözlerinden gördüğümüz gibi insanlık ancak beraber yaşamayı bilince vardır.

İnsanlık bireyin tek başına yaşaması değil, başkalarıyla beraber yaşamayı bilmesidir diye konuştu, dakikalarca alkışlandı. Dinleyicler arasında mülteci işleri ile uğraşan NGO temsilcileri en büyük problemin mültecilerin kimliklerini belirleyecek kağıt ve evraktan yoksun olmaları bu yüzden de ne ev ne de iş sahibi olamadıklarını belirttiler. Bachir Diagna sözlerini bireyin hakları var, grupların “insanlık” görevleri var. Önemli mesele bu ikisi arasında bir denge kurmak diyerek bitirdi. Gördüğümüz gibi insan bir kişidir, insanlık için ise birden fazlası gerekir.