Atatürk’ün Nutuk’u, Halide Edip’in itirazı…

Gazi Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’nde okuduğu ve Nutuk adıyla yayımlanan söylevde, Kurtuluş Savaşı’nın tarihî dökümü yapılıyordu. Halide Edip, Londra’da yayımlanan The Times gazetesinde, Gazi’nin Nutuk’una ilişkin eleştirilerde bulunmuş, özellikle “manda meselesi”ne değinmişti. Kim, hangi noktalarda haklıydı?

Millî Mücadele tarihinde bir de “manda meselesi” vardır.

Okullarda öğretilen tarihe göre, Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı bittiğinde çok bitkin olduğu, önüne konan ve büyük çapta toprak kaybı öngören barış koşullarına karşı tek başına direnecek takati olmadığı, bu nedenle de güçlü bir devletin himayesine muhtaç olduğu fikrini savunanlar vardı. Daha çok İstanbul’daki aydın çevrelerinde hâkim olan bu bakış açısına göre, savaşın galipleri arasında Türkiye’den herhangi bir toprak isteği olmayan Amerika Birleşik Devletleri, bu iş için biçilmiş kaftandı. Amerikan mandası altına girmek, hem başarıyla sonuçlanması pek mümkün görünmeyen bir mücadeleyi gereksiz kılacak hem de sonsuz maddî imkanları olan ABD’nin Türkiye’nin kalkınmasına yardım etmesini sağlayacaktı. Ancak, ulusal egemenlik ilkesinden zerrece ödün vermek istemeyen Mustafa Kemal Paşa ve bazı yakın çalışma arkadaşları, Sivas Kongresi’nde uzun uzadıya gündemde kalan bu fikri boğuntuya getirmişler ve üzerine ölü toprağı atmışlardı. Daha sonra ise olaylar öyle bir biçimde gelişmişti ki, manda konusu bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Konuya ilişkin olarak yayımlanmış birçok kitapta Sivas Kongresi’ndeki en önemli gelişmelerden birinin mandanın reddedilmesi olduğu bile yazar.

Millî Mücadele’nin olgusal tarihi Gazi Mustafa Kemal 15-20 Ekim 1927 tarihlerindeki Cumhuriyet Halk Fırkası kongresinde okuduğu Nutuk ile Millî Mücadele’nin olgusal tarihini ortaya koymuştu.

Özetleyerek verdiğimiz bu söylem, temel olarak Gazi Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’nde okuduğu ve Nutuk adıyla yayımlanan söylevde geliştirilmiştir. Yıllar sonra bazı açılardan tartışma konusu edilmiş olsa da, sözkonusu söylem tam anlamıyla bilimsel bir eleştiriye tabi tutulmamıştır. Bu yazının amacı, Halide Edip-Adıvar’ın, Nutuk’un okunmasının hemen ertesinde, 21 Ekim 1927’de yayımlanan bir yazısından yola çıkarak, 1919 yılındaki manda tartışmalarını geniş bir bakışaçısıyla ele almak ve eksikliği hâlâ hissedilen o bilimsel eleştiriye katkıda bulunmaktır.

Halide Hanım’ın burada orijinalinin kopyasını ve çevirisini verdiğimiz metni, bir tekzip yazısı. Londra’da yayımlanan The Times gazetesinde, Gazi’nin Nutuk’una ilişkin olarak 16 Ekim 1921’de çıkan bir haberde söylenenlere itiraz ediyor. Neden birçok Türk aydınının 1. Dünya Savaşı ertesinde ABD’ye sempati beslediği ve Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin ne zaman ve nasıl kurulduğu sorularını bir kenara bırakacak olursak, Halide Hanım bu yazısında manda meselesine ilişkin üç önemli şey söylüyor: 1) Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta, 1924’te kendi partisinden ayrılıp Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdukları için kırgın olduğu kişileri, Millî Mücadele döneminin başlangıç aşamasında tam bağımsızlığa inanmıyorlarmış gibi göstererek, kötülemektedir; 2) Halbuki o günlerde istenen şey tam bağımsızlıkla uyuşmayan bir manda yönetimi değil, yalnızca bir koruma ve yardımdı; 3) Üstelik, birçokları gibi Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi de o günlerde buna taraftardı.

Halide Hanım’ın bu üç noktada da haklı olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Nitekim Nutuk, daha sonra muhalefete geçecek olan bütün Millî Mücadele önderleri hakkında gayet olumsuz yargılarla veya sözkonusu kişilerin hatalarını ve zaaflarını gösteren anekdotlarla doludur. Öyle ki, Hakan Uzun’un yaptığı bir çalışmaya göre, Gazi Mustafa Kemal’in metninde olumsuz olarak en sıklıkla anılan, Rauf (Orbay) Bey’in adıdır. Yani Nutuk’ta olumsuz olarak anılma sıralamasında Rauf Bey, Damat Ferit Paşa ile Sultan Vahdettin gibi tanım gereği olumsuz olan kişilerin bile önüne geçmiştir. Olumsuz olarak anılanlar sıralamasında dördüncü gelen Refet (Bele) Paşa da Sultan Vahdettin’in önündedir. Olumsuz anılma sıralamasına giren 192 kişi arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın diğer kurucularından Kâzım Karabekir Paşa’nın onuncu, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın da yirminci olduğunu ekleyelim.

ABD’nin üstlenmesi istenen “manda” meselesine gelince… Bilindiği gibi Paris’te toplanan Barış Konferansı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri üzerinde Fransa ve Büyük Britanya’ya verilecek mandalar planlarken, ABD’ye de bir Ermenistan mandası önermişti. Bu konuda çekingen davranan Amerikan Senatosu, bölgeyi, halkını ve sorunlarını iyice tanımadan herhangi bir sorumluluk almamak için, Tümgeneral James Harbord başkanlığında bir inceleme kurulu gönderdi. İstanbul’dan Halep’e, oradan da Sivas ve Erzurum üzerinden Ermenistan’a giden kurul, 20 Eylül 1919’da Sivas’a geldi ve Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Bekir Sami (Kunduh) Bey gibi Müdafaa-i Hukuk önderleriyle görüştü. O sırada Sivas Kongresi kapanmış, kapanmadan iki gün önce de Amerikan Senatosu Başkanlığı’na bir mektup yazarak, benzer bir inceleme kurulunun Türkiye’ye gönderilmesini istemişti. Mektubun ne amaçla yazıldığını soran General Harbord’a, Sivas’ta toplanan millet temsilcilerinin ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu mandası altına almasını istediği söylendi. Sözkonusu manda ise, General Harbord’un anılarında, Rauf Bey’in çevirisiyle şöyle anlatılıyor:

“[Mustafa Kemal Paşa, maksadın] Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü, tarafsız bir büyük devlet ve hepsine tercihan Amerika devletinin müzahereti altında muhafaza etmek olduğunu söyledi. Topladıkları kongrede verdikleri karar, Cumhurreisimize telgrafla bildirilmiş ve Senato tarafından buraya bir tahkik heyeti gönderilmesi rica edilmiş. Lâkin onların manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasihatı veya yardımı gibi düşünüyorlar. İç idareye veya dış münasebetlere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hâkimliğini tanımak istiyorlar”.

Kısaca söyleyecek olursak, Sivas’ta istenen şey, birkaç yıl sonra Fransa’nın Lübnan ve Suriye’de, Büyük Britanya’nın da Filistin ve Irak’ta kuracakları yönetim biçiminden tümüyle farklıydı.

General Harbord’un anılarından yaptığımız alıntı, 1919 sonbaharında Mustafa Kemal Paşa’nın da bu “manda olmayan manda”yı isteyenler arasında olduğu konusunda herhangi bir kuşkuya yer bırakmıyor. Yani Halide Hanım’ın yazısından çıkardığımız üçüncü tespit de doğrudur. Ancak Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta bunu saklamış, daha doğrusu saklamaya çalışmış, ama talihsiz bir şekilde kendini ele vermiştir. Zira, yukarda sözünü ettiğimiz, ABD Senatosu Başkanlığı’na yazılan mektubu hiç önemsemediğini ve gönderilip gönderilmediğini de pek iyi hatırlamadığını söylemiş, ama daha sonra, Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı ve içinde, “Amerika Senatosu’na yazılan ve malûmunuz olan bir mektuba Kongre kararıyla beş kişi vaz-ı imza etmiştir ki bu meyanda bendenizin de imzam vardır” sözlerinin bulunduğu bir telgraf okumuştur. Dolayısıyla, manda meselesinin Nutuk’un belki de en zayıf yanı olduğunu, Gazi Mustafa Kemal’i bu zaafa eski mücadele arkadaşlarına olan kızgınlığının düşürdüğünü ve sonuç olarak manda meselesini kapatanın da Sivas Kongresi değil, Ermenistan mandasını kabul etmeyen ABD Senatosu olduğunu söyleyebiliriz.

Halide Edip: ‘Manda’ ve bağımsızlık Halide Edip The Times gazetesine yazdığı mektup ile bilhassa Sivas Kongresi’nde tartışmaya açılan “mand”a meselesinin koruma ve yardımdan ibaret olduğunu, bağımsızlık ile ters düşmediğini savunmuştu.

Ancak, iş bununla bitmiyor. Zira, ABD Senatosu’na mektup yazıldığı günlere ilişkin iki özellik, 1919 sonbaharında bulunulan durumun 1. Dünya Savaşı’nı izleyen aylara oranla çok değişmiş olduğunu, o ümitsizlik ve karamsarlık havasının dağıldığını gösteriyor. Bunların birincisi, Anadolu’nun işgal altında olmayan bütün bölgelerinin artık İstanbul’daki hükümete değil, Sivas’taki Heyet-i Temsiliye’ye bağlı hale gelmiş olması, ikincisi ise Fransa ve Büyük Britanya’nın arzu ettikleri barış koşullarını Türkiye’ye kabul ettirebilmek için askerî güç kullanamayacaklarının biliniyor olmasıdır. Yani bir yanda Müdafaa-i Hukuk önderleri, özellikle de askerî kanat, direniş durumunda üzerlerine ancak bir Ermeni veya Yunan ordusunun gelebileceğinin farkındaydılar, diğer yanda da Heyet-i Temsiliye’nin birçok üyesinin, yeni meclisin İstanbul yerine Anadolu’da toplanmasını isteyebilecek kadar özgüveni oluşmuştu.

Nutuk’ta cumhuriyet Mustafa Kemal cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra okuduğu Nutuk’ta yeni rejime dair fikrini bir sır gibi sakladığını söylüyordu.

Bu görece olumlu ortamda bile Mustafa Kemal Paşa’nın ABD ile ilişki içinde bulunması, nasıl bir siyaset dehası olduğunu gösteren öğelerden biridir. Bunu iki açıdan söyleyebiliyoruz. Bunların birincisi, ABD’nden Türkiye için de bir manda istemek, durumun ABD açısından iyice karmaşıklaşması anlamına gelecekti. Zira Paris’te Ermenistan mandası olarak düşünülen coğrafyanın önemli bir bölümü Müdafa-i Hukukçuların “Türkiye” olarak tahayyül ettikleri yerlerdi. Ama hem Ermenistan’ın hem de Türkiye’nin Amerikan mandası altında olması, Fransa ve Büyük Britanya’nın kimseye sormadan çizdikleri sınır çizgisini yok edecekti. Burada dikkat edilmesi gereken incelikli husus, Amerikalılarla yapılan temaslarda “Türkiye” adının değil, “Osmanlı İmparatorluğu” adının kullanılmış olmasıdır. Yani Müdafaa-i Hukukçular, tüm Osmanlı toprakları üzerinde bir Amerikan mandası istemekle, Paris’te planlanan Ermenistan’ın batı sınırlarını ortadan kaldırmış, daha doğrusu 1914 ya da daha iyisi, 1918’deki haline getirmiş oluyorlardı.

İkinci açı ise, hem iç hem de dış siyaset alanında önemli bir propaganda malzemesine ilişkindir. Bilindiği gibi İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin, Erzurum ve Sivas Kongrelerini düzenleyenleri iç ve dış kamuoyu önünde yermek ve değersizleştirmek için öne sürdüğü iddialar arasında, Müdafaa-i Hukukçuların Bolşevik oldukları iddiası da vardı. Nitekim General Harbord’a verilmek üzere Heyet-i Temsiliye’nin hazırladığı, Müdafaa-i Hukuk’un ne olup ne olmadığını açıklayan ve Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla 24 Eylül 1919’da gönderilen muhtırada bu suçlamadan söz edilmiş ve tabii bunun tümüyle asılsız olduğu anlatılmıştır. Büyük Britanya ve Fransa’nın Harb-i Umumi’yi zaferle bitirebilmek için kendisinden borç almak zorunda kaldıkları, sermayedarlığın kalesi ABD’den yardım ve koruma isteyenler nasıl komünist olabilirlerdi ki?!

Burada da şu soru akla geliyor ki, yanıtı bize Nutuk’un nasıl bir metin olduğuna ilişkin de bir fikir verecektir: neden Gazi Mustafa Kemal, yukarda söylediklerimizi Nutuk’ta anlatmamış? Bu soruyu, hem Millî Mücadele tarihini hem de Nutuk’u iyi bilenler, “ne söylemiş ki, bunu da söylemesini bekleyebilelim?” diyerek yanıtlayabilirler. Haksız da olmazlar. Ama Nutuk’u da açıklamış olmazlar. Nitekim Gazi, bir sır gibi sakladığını söylediği cumhuriyet fikrinin daha 1919 yazında Erzurum’da herkesin dilinde olduğunu, 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin 1921 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nuyla çelişmeyen bütün maddelerinin geçerli olduğunu neden defalarca söylediğini, Saltanat’a bağlı olduğunu çok kısa bir süre önce söylemiş olan Rauf Bey’i 1 Kasım 1922’de saltanatın lağvı yönünde oy kullanmaya nasıl ikna ettiğini de Nutuk’ta açıklamaz. Zira Nutuk, genelde olgusal tarih anlatan ve siyasal çözümlemeye çok nadiren yer veren bir metindir. Siyasal manevraya ise hiç yer vermez ve bu haliyle klasik bir siyasetçi metnidir.

Halide Edip Hanım’ın The Times Gazetesi’nde yayınlanan mektubu (21 Ekim 1927)

ÇEVİRİ: METE TUNÇAY

TÜRKİYE VE AMERİKA
GAZİ’NİN NUTKU
THE TIMES YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜNE

Efendim, — Muhabiriniz Gazi Paşa’nın Ankara’daki Halk Partisi Yıllık Kongresinde verdiği nutukla ilgili olarak yazdığı 16 Ekim tarihli gönderisinde şöyle diyor:

Türkiye için önerilen Birleşik Devletler himayesi sorunu Sivas’ta uzun boylu tartışılmıştı ve Gazi Paşa, bu öneriden yana olanlar arasında Albay Rauf Bey, Refet Paşa ve Dr. Adnan Bey’in eşi Halide Edip Hanım’ı saydı. Gazi Paşa, sonunda bu sorunun o sıralar ertelenmesini sağlamıştı.
Bu nutkun Türkçe metnini okumadım; fakat İngilizce alıntının biraz daha aydınlatılması ve biraz düzeltilmesi gerekiyor. Bir kere, Amerikan Himayesi diye bir sorun hiç söz konusu olmamıştır. Sivas’ta tartışılan, ancak terimin en gevşek anlamıyla, Amerikan himayesini içeren bir plan diye betimlenebilir. Program, Türklerin kendilerinin Amerikan tavsiyeleri uyarınca yürütecekleri iç reformların yanısıra, Amerikan önderliğinde malî bir tür yeniden yapılanma öngörmekteydi.
Gazi Paşa, apaçıktır ki, şimdi benim gibi muhalifleri arasında olan bazılarını geçmişte Türkiye’nin ulusallık ve bağımsızlığından vazgeçmeyi savunmuşlar gibi göstermeye çalışmaktadır. Bu Wilsoncu planın kökenini ve Gazi Paşa’nın baştan beri onun hakkındaki tutumunu anımsamak ilginç olabilir. Şimdi yayıncılarımın elinde olan “Anılar”ımın ikinci cildinden alıntılıyorum:

“İstanbul’da bir takım yazarlar, kamuoyu önderleri ve hukukçular, bütün yenilmişler dünyasının gönlünü çelen Wilson ilkelerinden esinlenip cesaret alarak, geçici bir Wilson Prensipleri Cemiyeti kurdular. Kör bir nefret ortamında ve “yenilmişlere acımak yok” çığlıkları arasında tek adalet ve sağduyu ışığı bu ilkelerden geliyor gibi görünüyordu. Çirkin bir paylaşımın gölgesi altında aydın Türkler, doğal olarak bakışlarını Başkan Wilson’a ve Türkiye’den herhangi bir toprak isteği olmayan Amerika’ya çevirmişlerdi. Basın temsilcileri, Paris’teki Başkan Wilson’a gönderilecek bir Muhtırayı kendi aralarında tartışmak üzere Vakit gazetesinin idarehanesinde toplandılar. Bu Muhtıra, Amerika’nın Türkiye’ye malî ve iktisadî yardımda bulunarak ve belirli yıllar süresince uzman ve danışmanlar göndererek Türkiye’ye bir barış dönemi, Türk ulusuna da yeni bir rejim başlatıp iç reformlar yapma olanağı sağlamasını öngören bir tasarı öneriyordu. Cemiyet Aralık ayında kuruldu ve birkaç ay yaşadı. Fakat etkisi çok sınırlı kaldı. Doğu Anadolu en başından beri ona karşıydı … Erzurum Kongresi’nin ilk oturumlarından birindeki ilginç bir olay, bu dönemde halkın Amerika hakkındaki duygularını iyi anlatır. Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’den toprak kopartma niyeti olmayan bir Büyük Devletin ekonomik ve siyasal yardımının gerekliliğine ilişkin bir madde önermişti. O sıralarda da Amerika’dan başka bütün batılı devletler Türkiye topraklarındaydılar. Doğu temsilcilerinden biri kalkıp Mustafa Kemal Paşa’dan hangi Büyük Devleti kastettiğini açıkça söylemesini istedi. Gazi Paşa yetenekli bir siyasetçi olduğu için, Doğu Anadolu’nun karşıtlığını hemen sezdi ve bu ismi söylemekten kaçındı.”

Benim bu Muhtırayı imzalayan ve savunanlardan biri olduğum doğrudur. Ama şimdi Gazi Paşa’nın iş arkadaşları arasında olanların birçoğu da Muhtıradan yanaydılar. Ayrıca Gazi Paşa’nın da, Ankara’daki son nutkunun ima ettiği gibi, kendisinin Muhtıraya karşı olduğunu söylemeye hakkı yoktur. Onun da Türkiye’nin kan dökülmeden çıkmazdan kurtulabilmesi için Cemiyet’in Muhtırasını olanaklı ve pratik bir çözüm saydığı gerçeği, özellikle Erzurum’da genellikle de Türkiye’de iyi bilinmektedir. Fakat Mustafa Kemal Paşa, siyasal olaylara dilediği rengi vermeyi tarihe dikte edebilecek bir konumda bulunduğu için, açıklamalarına karşı Türkiye’de herhangi bir ses çıkmayacaktır. Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırası günün konusu olduğu sıralarda ona karşı herhangi bir bildirimde bulunmamıştı. Gerçekte, Muhtıraya karşı önemli birinden gelen tek açıklama, Albay Rauf Bey tarafından bir Associated Press temsilcisine yapılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi sırasında bana yazdığı 10 Eylül 1919 tarihli bir mektupta bu soruna değinirken, çok da coşkulu olmamakla birlikte, bu fikre muhalif olmadığını kanıtlayan sözcüklerle kendini ifade etmişti. Sivas Kongresi’ndeki tartışmaların ayrıntılarını bilmiyorum. Ben İstanbul’daydım. Ancak, (kendisinin yandaş olarak tanıttığı) Refet Paşa’nın Muhtıraya karşı çok güçlü bir konuşma yaptığı kamuoyunca bilinmektedir ve Gazi Paşa’nın bu sorunun şimdilik ertelenmesi yolunda alınmasını sağladığı karar, o konuşmadan sonra gelmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırasından yalnızca geçmiş bir olay olarak söz eder ve partisinin Muhtırayı Türkiye sorununa olası bir çözüm olarak görüp desteklemiş olan bütün önemli üyelerini sayar, kendisinin de o zamanki yaklaşımını içtenlikle açıklarsa, bir itirazım olmaz. Türkiye, o sıralarda, biri sistemli bir yok etme faaliyetine girişen (Yunan Ordusu) dört farklı ordunun işgali altındayken ve ülkem, gerçekleşmesi durumunda daha da büyük bir felâket anlamına gelecek başka bir siyasal projenin tehdidi altındayken, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırasının gerçekten en ılımlı bir seçenek ve siyasal açıdan etkin bir karşı hamle olduğu kanısındaydım. Elbette, Gazi Paşa’yı, kanlı ve çok güç bir ulusal savunmayı başlatmadan önce, bu da dahil olmak üzere, olabilecek her çözümü ele almış olduğu için suçlayacak değilim. Ama Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni Hürriyet ve İtilâf çevreleriyle ilişkilendirerek anmasını protesto ederim.

Tarihi biçimlendiren büyük adamların bir de o tarihi yazmak istemeleri durumunda, Abraham Lincoln’e yakıştırılan şu sözleri anımsamalarında bence yarar vardır: bazılarını her zaman kandırabilirsiniz; bazen de herkesi kandırabilirsiniz; ama herkesi her zaman kandıramazsınız.
Saygılarımla, vb.

Halide Edip