Adını mektupların değişmez dileğinden alan Bâkî Muhabbet kitabı, Ömer Koç koleksiyonundan, Türk kültür dünyasının önde gelen isimlerinin orijinal mektuplarından derlenmiş. Eskilerin “münşaat” dediği yapıda yazı-mektup örnekleri içeren mektuplar, bugünün edebiyat fakültelerinde kaynak eseri olabilecek değerde miraslar. 

Mektup edebiyatı Roma çağından, Arap – Fars, en son Osmanlı edebiyatına kadar, yazanla okuyanı arasındaki “belgeli” tek iletişim aracı ve bir yazı türü olmuştu. Bugün artık mektup edebiyatı alanımız sönmüş bulunuyor. 

Eski mektuplaşmaların sevinçli – hüzünlü, önemli olayları, sürprizleri belgelediği de unutulmamalıdır. Mektup birikimlerinin şanssızlığı ise cevaplarıyla buluşamaması, yani “Alan acaba ne yazmıştı?” sorusunun yanıtsız kalmasıdır. Hasan-Âli Yücel’in kızı Canan Eronat, bir söyleşimizde: “Babama gelen o kadar çok mektup var. Kendi yazdıklarından tek örnek yok. Asıl onları merak ediyorum. Bulabilsem hepsini yayımlarım” demişti. Cevabıyla buluşan mektuplar ender, yani her mektup karşılıksız. Doğal ki, Bâkî Muhabbet’te yayımlanan, Ömer Koç koleksiyonunda yer alma şansını yakalayan mektuplar da! 

Seçilen 99 mektubun resimlerini, içeriklerinin transkripsiyonlarını içeren bu özenli albüm-kitaba Bâkî Muhabbet adının verilmesi anlamlı. Bu iki sözcük, dünkü münevverlerimizin mektuplarındaki ortak ve basmakalıp tabirlerdendi ama, yazandan okuyana samimi bir dilekti. Çünkü ne yazan ne alıp okuyan, anlık, günlük hallerinden haberdardı. Mektup, yazandan okuyacak olana gidesiye nelerin olacağı meçhul, hatta muamma idi. Eski dünyanın ulaşım şartları dikkate alındığında, bir mektubun muhatabına haftalar, hatta bir -iki ay sonra ulaşması doğaldı. Misal, ben, babamın vefatından bir gün önce 18 Mart 1958 tarihinde Taşköprü’den yazdığı “Zümrüt Gözlü Oğlum” hitaplı son mektubunu günler sonra Urfa’da almış, dahası cevap da yazmıştım ölümünden habersiz! 

Ömer Koç 

Denecek o ki, daha başka dilekler ve dualar gibi Bâkî Muhabbet de belli bir kültür düzeyine ulaşmışların mektuplarında ekseriya ihmal etmedikleri bir dilek, “sevgide kalın”, “sevinçli olun” anlamındaki son iki sözcüktü. Ömer Beyefendinin koleksiyonundan seçilen mektuplar -çoklukla- “rıka” denen eski harflerle elyazısıdır. Rıka, yazanlarına kendi tarzlarını geliştirme imkânı verdiğinden, bazı mektuplar gelişigüzel, bazıları zor okunabilir, bazıları da okunaklı, kitap harfleriyle yazılmış gibidir. Bu 99 mektupta imla yanlışı, cümle düşüklüğü bulmaksa uzak olasılıktır. Eğer bu gerçek bir mükemmeliyetse, Osmanlı mekteplerinin bireylere kazandırdığı bir yetkinlikti. O dönemde, yani 1915’lere değin, mektebe yazılma ayrıcalığını elde edebilenler, hem alfabesi hem yazım kuralları çetin eski harflerle okumak- yazmak becerisini kusursuz denecek düzeyde en geç 6.-7. sınıflarda kazanıyorlardı. 

Mektupların içeriklerine gelince… Aralarında ilinti veya konu yakınlığı olmasa da dünün okuma-yazma ediniminin seviyesini, söz ve ifade dağarcığının zenginliğini kanıtlayan, dolayısıyla eğitim-kültür çalışmalarını aklayan bir belgeler serisi olduğu ortadadır. Bunlar, 1822’de doğan Midhat Paşa ile 1905’te doğan Reşad Ekrem Koçu’yu, aşağı yukarı aynı siyakta ifade edebilir kılabilmiş dünkü kültür eğitiminin düzeyini hatırlatır. Şayet, “bu düzey İstanbul’a özeldi” denecek olursa, mektuplarına yer verilenlerin son kuşaklarıyla akran, kasaba rüştiyesinde “ikmal-i tahsil etmiş” nahiye müdürlüğünden emekli Kâzım Erçoklu’nun, tüccardan Tahir Divrik ve Hilmi Çalapverdi merhumların bendeki mektupları da aynı düzeydedir. 

Bâki Muhabbet’te biraraya getirilen mektuplar, dünkü dünyanın yazı derslerinde ve kalem odalarında başvuru kitabı işlevindeki “münşeat mecmuaları” gibi, bugünün edebiyat fakültelerinde kaynak eseri olabilecek değerdedir. 

99 mektuptan en eski imzalı olanı Midhat Paşa’nın eşi Naime Hanım’a yazdığı, sonuncusu Ressam Elif Naci’nin kısa mektubudur. Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’e mektubu; Arap İzzet Paşa’nın Bahriye Nâzırını suçladığı mektubu; Prens Sabahaddin’in cevabî bir mektubu; Ebüzziya Tevfik’in, Abdülhak Hamid’in, Recaizâde Mahmud Ekrem’in, Lütfi Fikri’nin, Süleyman Nazif’in, Tevfik Fikret’in, ressam Hoca Ali Rıza’nın, Ahmed Haşim’in, Yunus Nadi’nin, Abdullah Cevdet’in (son derece karakteristik yazıyla), Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver), Serasker Rıza Paşa’nın, Şehzade-Veliaht-Halife Abdülmecid Efendi’nin, karikatürist Cemal Nadir’in mektupları; Ahmet Haşim’in Abdülhak Şinasi Hisar’a, İzzet Melih’e; Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’dan eşine; Hakkı Tarık Us’tan Kemal Zeki Gencosman’a; Muhsin Ertuğrul’dan Vasfi Rıza’ya (Zobu); Orhan Veli Kanık’tan İbrahim Hakkı Konyalı’ya; Mesut Cemil’den Cemal Bardakçı’ya… 

Namık Kemal’den oğluna 133 yıl önce Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’e (Bolayır) 20 Ekim 1883 tarihli mektubu “İki gözüm Ekremciğim…” diye başlıyor, “Baki çalış, adam ol oğlum” diye bitiyor. 

90 yıllık bir zamanı belgeleyen yazar, şair, ressam tiyatro sanatçısı, siyasetçi, yönetici mektupları, tarihleri dikkate alınarak sıralanmış. Her biri merakla okunacak konuları içerdiği gibi, dünkü kültürümüzün ifade, hitap, üslup incelikleriyle de dikkati çekiyor. 50. sıradaki Safveti Ziya’nın 15 Kasım 1928 tarihli mektubu, gerçi Harf Devrimi’ni işaret ediyor olsa da mektubunu eski harflerle yazması normaldi. Buna karşın Orhan Veli’nin 9 Temmuz 1962 tarihinde Reşad Ekrem Koçu’ya yazdığı mektubun da eski Türkçe olması, bu alışkanlığın devam ettiğini gösteriyor. Refik Halid Karay da 15 Aralık 1937’de Kemal Sülker’e eski yazı mektup göndermiş. Bu, Koçu için doğal, 1919’da doğan, 8-9 yaşında, herhalde 3. sınıftan yeni Türk harfleriyle okuma yazmaya geçen Sülker açısından şaşırtıcıdır. Eski mekteplerde okuma yazma öğrenen kuşaklar bu becerilerini köreltmeyerek, kimi yazı becerilerini not alıp mektup yazarak işlek tutmuşlardır. O kuşağın son temsilcilerinin hayattan çekilişi 2000’li yıllara doğrudur. 

Varlıklı aydınlarımızın özgün değer birikimlerine, koleksiyonlara, belgelere ilgi duymaları, ülke ve toplum için şanstır. Kazancıyla geçimi arasında zar zor denge kurabilenler, araştırma ve ekstra harcama gerektiren nadir ve soy değerlere ilgi duysalar da, bunların değil serilerini, üçünü beşini dahi biraraya getiremezler. 

Koç Ailesi üç kuşaktır Türkiye ve Türklere ait ve muayyen alanlarda, kültür değerlerini toplayarak koleksiyonlar oluşturmak ve müze kurmakta öncülük ediyor. Bu geleneği Türk evi, Türk kadını objelerini toplayarak başlatansa büyükanne merhum Sadberk Hanım’dır. 

Eskilerin “münşaat” dediği yapıda yazı-mektup örnekleri içeren Ömer M. Koç Koleksiyonu mektuplardan itinalı bir eseri kültürümüze kazandıran Vehbi Koç Vakfı’na ve emeği geçenlere bâkî muhabbet!