Liyakata öncelik veren yansız bir bürokrasi, modernliğin belirleyici özelliği olarak düşünülür; Batı toplumlarının imajları açısından büyük önem taşır. Buna karşılık yolsuzluk salgını, “daha az gelişmiş” ülkelere özgü sayılır. Oysa Ortaçağ’dan günümüze Avrupa ve ABD’de de bitmek bilmez skandalların önemli bir bölümü, orduda, okulda ve ticarette liyakat problemlerine bağlı, kimisi kurumsallaşmış yolsuzluklarla örülü.

Yolsuzluğun, bürokratik kuralların ve akılcı idari yapıların olmadığı veya gelişmediği yerlerde görüldüğü genel olarak kabul edilir. Dola­yısıyla yolsuzluk salgını, geliş­mekte olan, “geçiş aşamasında­ki” veya Üçüncü Dünya denilen toplumların “patolojisi” olarak görülür. Bu görüş, Weber’in bürokrasiyle ilgili tezlerine da­yanmaktadır. Max Weber’e gö­re modern devlet, yasal-akılcı bir örgütlenme biçimidir; bu örgütteki görevlilerin davranışı resmî, yasalara dayalı ve şeffaf kurallarla yönetilmektedir; me­murlar liyakata ve teknik ye­terliliğe göre işe alınır; görev­ler ve sorumluluklar hiyerarşik olarak bölünmüştür; memur­larla hizmet ettikleri halk ara­sındaki ilişkiler kişisel değildir; özel ve resmî gelir arasında net bir ayrım vardır.

Modern bürokrasi için We­ber’in çizdiği tabloyu, 17. yüz­yılda Fransa’yı bir süre yönet­miş olan Kardinal de Mazarin’e atfedilen bir politika risalesin­deki (Le Bréviaire des politi­ciens) şu sözlerle karşılaştırın:

“Sanma ki sana kişisel özel­liklerin ve yeteneğin sayesinde memurluk bahşedilecek! Eğer yalnızca en yetenekli sen oldu­ğun için memurluğa atanaca­ğını düşünüyorsan, enayinin tekisin demektir. Şunu unutma ki, önemli bir görev hak edene değil, daima yeteneksizlere ve­rilir. Dolayısıyla sahip olduğun görev ve ayrıcalıkları efendi­nin minnetine borçlu olmak­tan başka arzun yokmuş gibi davran”.

Dayım sağolsun

3.Paulus’un 15 yaşında kardinal olan yeğeni Ranuccio Farnese.

Bu karşılaştırmadan sonra, Weber’in tezinin bir ütopya, en azından ulaşılması zor bir ide­al; Mazarin’e atfedilen sözlerin ise asıl gerçek olduğuna karar verecekler çoktur. Zira We­ber’den 100 yıl sonra Avrupa devletlerinde bile nepotizmin, ahbap-çavuş ilişkilerinin yok olmadığını söyleyebiliriz.

Nepotizm kelimesini Batı dillerine hediye eden Papa’lar­dı. 14.-17. yüzyıllar arasında Papaların yeğenlerine hak et­medikleri halde kardinal şap­kası hediye etmesi bir gelenek hâline gelmişti. Kardinallik, bugün olduğu gibi o dönemde de Katolik Kilisesi’nin en yük­sek rütbesiydi; Papalar kardi­nallerden oluşan bir konklav tarafından kendi içlerinden se­çilirdi. Yeğen-kardinal (Latince cardinalis nepos veya İtalyanca cardinale nipote), “nepotizm” yani “yeğencilik” kelimesinin dile yerleşmesine neden oldu.

Bu uygulama, Papa’nın ka­vuştuğu zenginliği ailesiyle paylaşmak istemesi kadar, ikti­darına destek olacak sadık bir çevre yaratmak arzusundan da kaynaklanıyordu. “Yeğen-kar­dinal” Papalık devletinin sek­reteri, yani bir çeşit başbakan, papa vekiliydi. Uygulamanın yasaklandığı 1692’ye kadar 15 Papa yeğen veya yeğenlerine kardinal unvanı verdi. Bunlar arasında örneğin 3. Paulus’un yeğeni Ranuccio Farnese gibi 15 yaşında kardinal olanlar da vardı.

Yeğen-kardinallerin en li­yakatsızı, 18 yaşında kardinal olan Innocenzo Ciocchi del Monte’ydi (1532-1577). Ba­bası bilinmiyordu; dilenci bir kadının Roma’da sokaklarda yaşayan oğluydu. Kardinal Gi­ovanni Ciocchi del Monte onu görüp beğenmiş, erkek karde­şinin evlat edinmesini sağlaya­rak çocuğa soyadını vermişti. Kardinal Giovanni, 1550’de 3. Julius adıyla Papa olunca, genç Innocenzo da “yeğen-kardinal” yapıldı. Venedik elçisi Matteo Dandolo, ondan “küçük serse­ri” diye söz ediyordu: “Papa, In­nocenzo’yu odasına alıyor, san­ki kendi oğlu veya vaftiz oğlu gibi yatağına sokuyor”. O sıra­larda Roma’da bulunan Fransız şair Joachim du Bellay, bir hi­civ yazdı: “Bir uşağın, bir çocu­ğun, bir hayvanın/ bir serseri­nin, bir dalaverecinin kardinal olduğunu görmek / (…) kafasın­da kırmızı şapka taşıyan dünya güzeli bir oğlan görmek/ sevgili dostum Moret, bunlar ancak Roma’da olacak mucizeler”.

Yeğenleri sayesinde tarihe geçen Papa’lardan biri de Na­polili Carafa ailesinden gelen 4. Paulus’tu (1555-1559). Kardi­nal yaptığı yeğeni Carlo Carafa, Romalı asil bir kadını baştan çıkarmakla (yoksa tecavüz et­mek mi?) suçlandı. Papa’nın küçük yeğenlerinden Kardinal Alfonso Carafa da yolsuzluk­larıyla meşhurdu. Papalık ta­rihçisi René Ancel, Carafa ai­lesinin üyeleri için şöyle yazar: “Bu yeğenler sadece kaba-saba politikacılar değildi, kendi dö­nemlerine özgü bütün günahla­rı, bütün açgözlülüğü sergile­yen maceracılar ve sonradan görmelerdi”.

Patron Kardinal


Papa 15. Gregorius’un kardinal-yeğeni Ludovico Ludovisi’ye (ayakta) sahip olduğu yetki ve servet nedeniyle “il cardinale padrone” (patron kardinal) denirdi.

Sonunda 4. Paulus öldü. Bu Carafa’lar için çok kötü bir haberdi. Bir sonraki yüzyı­lın entelektüel kardinallerin­den Albani’nin dediği gibi: “Bir Papa’nın yeğeni iki kere ölür; ikinci defasında bütün insanlar gibi, ilk defasında amcası (da­yısı) öldüğünde…” Yeni Papa 4. Pius (1559-1565), Carafa ailesi­nin neredeyse bütün üyelerini hırsızlık, yolsuzluk, iktidarla­rını kötüye kullanma suçların­dan hapse attırdı. Yeğen-kar­dinal Carlo Carafa 1561’de Ro­ma’daki Sant’Angelo kalesinde boğularak idam edildi. Kardeşi Paliano Dükü ise karısını öl­dürttüğü için (bu cinayet Sten­dhal’ın bir hikayesine konu olacaktı) aynı yıl idam edildi.

Yeğen-kardinallerin hika­yesi bize bugün inanılmaz gibi gelebilir ama bu makamın ortaya çıkışına yolaçan saik­ler (aileyi servete kavuştur­ma, kendine destek oluşturma) yokolmadığından nepotizm uygulaması hiç sona ermedi. Örneğin İspanya’daki Franco diktatörlüğü (1939-1975) dö­neminde, diktatörün tek kızı, Villaverde Markisi unvanını taşıyan bir cerrahla evlenmişti. Villaverde Markisi, Franco’nun yakın çevresinin en güçlü adamlarından biriydi. Eylül 1968’de Güney Afrikalı doktor Christiaan Barnard’ın yaptı­ğı ilk kalp nakli ameliyatı onu büyülemişti. Sonunda kendisi de bu ameliyatı denemeye ka­rar verdi. Temmuz 1974’te kalp naklettiği hasta ancak 24 saat yaşadı. Halk arasında dolaşan bir şakaya göre Villaverde, ça­lıştığı La Paz (Barış) hastane­sinde, kayınpederinin savaşta öldürdüğünden çok daha fazla insan öldürmüştü…

ABD kurulduğundan be­ri birçok başkan; kardeşlerini, damatlarını, yakın akrabala­rını önemli görevlere atadılar. Başkan J. F. Kennedy’nin (baş­kanlığı 1960-1963) kardeşi Ro­bert Kennedy’yi Adalet Bakanı yapmasından birkaç yıl son­ra, 1967’de bir anti-nepotizm yasası kabul edildi; bir devlet kurumunu yöneten kişinin, ak­rabalarını o kurumda ücretli bir göreve getirmesi yasaklan­dı. Ancak yıllar sonra Başkan Clinton’ın karısı Hillary Clin­ton’ı, Başkan Trump’ın kızı ve damadı Jared Kushner’i görev­lendirmesinin gösterdiği gibi Beyaz Saray’daki yakın akraba bolluğu sona ermedi.

Fransa da nepotizm skan­dallarının ara vermediği ülke­lerden biriydi. Cumhurbaşkanı François Mitterrand, 1983’te oğlu Jean-Christophe’u Afri­ka’dan sorumlu danışman yap­tı! Basın, gazetecilik eğitimi almış olan Jean-Christophe’a “papa-m’a-dit” (Babam-ba­na-dedi-ki) lakabını taktı. Jean Christophe sadece liyakatsız değildi; silah ticaretine karıştı, “Angolagate” davasında yargı­landı. Bir başka Fransa Cum­hurbaşkanı olan Nicolas Sar­kozy de henüz hukuk öğrencisi olan oğlu Jean’ı, 2009’da Pa­ris’teki iş merkezi La Défen­se bölgesinin geliştirilmesin­den sorumlu devlet kurumu EPAD’ın başına getirmek iste­yince basında kıyamet koptu.

Papa 3. Julius’un “yeğen kardinali” Innocenzo Ciocchi Del Monte, bir meyhanede cinayet işliyor (solda).

Tarihçi Jean Garrigues’in belirttiğine göre, Fransa Ulu­sal Meclisi’nde milletvekille­rinin gelirlerini artırmak için eskiye uzanan bir uygulama vardı. Milletvekillerinin eşleri, mecliste görevlendiriliyordu. Sosyalist milletvekili René Do­sière’e göre, Meclis’te çalışan 2000 kişi arasında bu şekilde 102 akraba (eşler veya çocuk­lar) bulunuyordu.

Üst sınıftan liyakatsızların iktidarı çok uzun sürdü. Eski rejimlerde asker olmak, savaş yapmak, belli bir sınıfın görevi ve ayrıcalığıydı. Batı ülkelerin­de bu görev ve ayrıcalık, aris­tokrasiye aitti. Zaman içinde, ordunun da kamu bürokrasisi­nin bir parçası olduğu anlaşıl­maya başladı. Ama modernleş­me uzun ve dolambaçlı bir yol izlediğinden, bu gelenek nere­deyse 2. Dünya Savaşı’na kadar sürdü.

Reformlar ülkesi İngilte­re’de 19. yüzyılın ikinci yarısı­na kadar, kara ordusunda teğ­menlikten albaylığa uzanan rütbeler “komisyon”la yani pa­ra karşılığı elde edilirdi. Terfi eden rütbesini satar, elde ettiği parayı daha üst rütbe için har­cardı. İsteyen de görevini satıp ordudan tamamen ayrılabilirdi. Bir lordun ikinci veya üçüncü oğlu babasının unvan ve top­raklarına sahip olamayacağın­dan ona “onurlu” bir iş bulmak gerekirdi; ya din adamı olacak­tı ya da subay. Askerî rütbeler için ödenen paralara gelin­ce… Piyade teğmeni 700 Ster­lin (bugünkü değerle yaklaşık 64 bin Sterlin); süvari teğmeni 1.190 Sterlin (bugünkü değer­le yaklaşık 163 bin Sterlin). En yüksek para, kraliyet muhafız­larında albaylık için ödeniyor­du: 9 bin yani bugünkü parayla 825 bin Sterlin…

Bu asil gençlerin oku­ma-yazma bilmesi, yürümesi (piyade) ve ata binmesi (süva­ri) yeterli görünüyordu. Ancak İngiltere’nin asıl askerî gücünü oluşturan Donanma’da böy­le bir uygulamanın olmaması kimseyi şaşırtmayacaktır.

Marki de Damat İspanya diktatörü General Franco’nun kızı Carmen, eşi Villaverde Markisi’yle (üstte, solda). Damat Christóbal Martínez Bordíu’nun, yıllarca çalıştığı La Paz Hastanesi’nde kayınpederinin savaşta öldürdüğünden fazla insan öldürdüğü söyleniyordu (üstte).

Subaylık komisyonları, bu­gün Türkiye’deki taksi plaka­sı borsası gibi alınıp satılıyor, hatta bazı görevler için açı­kartırma yapılıyordu. İngiliz tarihinin en büyük skandalla­rından biri bu nedenle 1806’da patlak verdi. Kral 3. George’un ikinci oğlu York Dükü Frederi­ck, o sırada ordunun başkomu­tanıydı. Kralın oğlu olmaktan başka bir özelliği yoktu. Fran­sız Devrimi’ne karşı yapılan 1. İttifak Savaşı’nda çok başarısız olmuştu. Erler arasında onun için şöyle bir şarkı söyleniyor­du: “Bizim büyük York Dükü/ On bin adamı vardı/ Onları te­peye yürüttü/ Ve sonra onları aşağı yürüttü/ Tepedeyken te­pedeydiler/ Aşağıdayken aşağı­daydılar/ Yolun yarısındayken/ Ne aşağıda ne yukarıdaydılar”.

Buna rağmen 1795’te 32 ya­şında başkomutanlığa atanan York Dükü, kendisine Mary Anne Clarke adında bir metres tuttu, Londra’da bir eve yer­leştirdi, ama ona işin gerek­tirdiği lüks yaşamı sağlayacak parayı vermedi. Doğal olarak Mary Anne, subay komisyonu alım-satımında aracılık yapa­rak bu açığı kapattı. Mary An­ne’in torununun kızı olan ünlü yazar Daphne du Maurier, ona adadığı kitapta (Mary Ann, 1954) kadının dükün yastığının altına subay adaylarının isim­lerinin yazılı olduğu bir liste koyduğunu, başkomutanın da hiçbir şey söylemeden bu liste­yi alıp icabına baktığını yazar. Bu rezalet 1806’da ortaya çık­tığında York Dükü başkomu­tanlıktan bir süreliğine uzak­laştırıldı, ama kimsenin aklına rütbe alım-satım sistemini sor­gulamak gelmedi.

1974’te oğulları Gilbert ve Jean-Christophe’la (en sağda) birlikte Mitterand çifti. Afrika’dan sorumlu danışman ilan edilen Jean, sadece liyakatsiz değildi, adı skandallara da karıştı.

Yarım yüzyıl sonra Kırım Savaşı’nda (1853-1856) İngiliz Ordusu’nun hem lojistik başa­rısızlıkları hem komuta düze­yindeki zayıflığı açığa çıkmıştı. Özellikle Balaklava Muharebe­si sırasında İngiliz hafif süvari alayının bile bile Rus topçusu­na cepheden saldırıya gönde­rilmesi, alayın hemen hemen yokolmasına yolaçtı. Bu meş­hur saldırının sorumlularının üçü de İngiltere’nin önde gelen aristokrat ailelerine mensup­tu: İngiliz birliklerinin komu­tanı Lord Raglan bir dükün kü­çük oğluydu. Süvari komutanı Lucan Kontu, kendi emrindeki hafif süvari komutanı Cardi­gan Kontu’nun kızkardeşiyle evliydi. Üçü de askerlik kari­yerlerine subaylık satın ala­rak başlamıştı. Örneğin Lord Cardigan prestijli süvari alayı 11. Hussars’da albaylık satın almak için 35 bin Sterlin (bu­günün rakamlarıyla 3 milyon Sterlin’den fazla) gibi bir ser­vet ödemişti.

Kırım Savaşı’ndan sonra rütbelerin satılması sistemi ge­ride kaldı gibi olduysa da, ordu­daki aristokratik önderlik her türlü radikal reformun önünü tıkadı. Oysa o sırada artık hiç­bir Avrupa ülkesinde böyle bir uygulama yoktu. İngiltere an­cak 1870’te Prusya ordusunun olağanüstü bir hızla cepheye sevkedilerek büyük Fransız or­dusunu ezip geçtiği Fransız-Al­man savaşıyla kendine geldi. Bütün dünya Almanların görül­memiş profesyonellikteki kara ordusu karşısında şaşkınlığa kapıldı. O sırada İngiltere Sa­vaş Bakanı Edward Cardwell, Britanya Ordusu için bir re­form projesi başlatmıştı. İngiliz hükümeti bununla pek ilgilen­miyordu ama Fransa-Prusya savaşı projeye hız verdi. 1874’e kadar süren reform sürecinin sonunda, rütbe satın alma-sat­ma işlemine son verildi.

‘Bizim büyük York Dükü’


York Dükü Frederick’in
Kral 3. George’un oğlu
olmaktan başka bir meziyeti
olmamasına rağmen,
ordunun başkomutanı
olmuştu (Thomas Lawrence,
1816).

İngiliz toplumbilimci Mi­chael Dunlop Young, 1958’de Meritokrasinin Yükselişi (The Rise of Meritocracy) adlı bir ki­tap yayımladı. Yazar, Latince li­yakat anlamına gelen mereo ke­limesiyle Yunanca krasi sone­kini birleştirerek “meritokrasi” adlı bir yeni terim yaratmıştı. İşin ilginç yanı, Michael Young aslında toplumsal bir hiciv olan bu kitapta meritokrasinin, de­mokrasiden yoksun bir distop­ya yaratacağı düşüncesindeydi. İyi olduğu düşünülen okullarda eğitim görmüş yeni bir azınlık ülkeyi ele geçirecek, eğitim im­kanı kısıtlı diğer sınıflar hiçbir zaman özgürlüğe kavuşamaya­caklardı.

Ancak yazarın niyetinin ak­sine, kitap yayımlanır yayım­lanmaz “meritokrasi” olumlu bir anlam kazandı. İngiliz İşçi Partisi “meritokrasi”ye sahip çıktı (Parti böylece bir yandan çalışan sınıflardan yana tavrını sürdürüyormuş gibi yapacak, öte yandan da yeni bir elitin or­taya çıkışını alkışlayabilecekti). İşçi Partisi lideri Tony Blair’in meritokrasiye övgüler düzme­si Michael Young’ın tepesini attırmış olmalı ki, 2001’de The Guardian gazetesine bir maka­le yazdı. Sosyal başarılarıyla, iz bırakan köklü reformlarıyla tanınan ikinci İşçi Partisi hü­kümetiyle (Clement Atlee ka­binesi, 1945-1951) Blair hükü­meti (1997-2005) arasında bir karşılaştırma yaptığı makalede şöyle diyordu:

Mary Anne Clarke bir dönem gravüründe.

“1945 kabinesinin en etkili iki üyesinden Ernest Bevin ba­şarılı bir Dışişleri Bakanı, Her­bert Morrison ise Başbakan Yardımcısıydı. Bevin okulu 11 yaşında terketmek zorunda ka­lıp önce bir çiftlikte, sonra bir lokanta mutfağında çalışmış­tı; bakkal çırağı olmuş, kamyon sürücülüğü ve kondüktörlük yapmış ve nihayet 29 yaşında aktif bir sendika liderine dö­nüşmüştü. Herbert Morrison ise önce bakkal çırağı olarak başladığı iş hayatına tezgahtar­lıkla ve telefon operatörlüğüy­le devam etti. Londra Belediye Meclisi’nde öyle etkili bir lider haline geldi ki, 1929’daki ilk İş­çi Partisi hükümetinde Ulaştır­ma Bakanlığına getirildi. Lond­ra’nın parçalı metro, otobüs ve tramvay sistemini tek bir şem­siye altında toplayarak Lond­ra yolcu taşıma kurulunu kur­mayı başardı. Böylece Londra, toplu taşımacılıkta 30-40 yıl boyunca dünyanın en iyisi hali­ne geldi. Bu Bakanlar, kendile­rini onlarla özdeşleştiren sayı­sız sıradan insan için gurur ve ilham kaynağı oldular…”

Oysa hepsi de İngiltere’nin en iyi üniversitelerinden me­zun olan Blair hükümetinin üyeleri, Atlee hükümetinin ço­ğu işçi, madenci, küçük esnaf kökenli bakanlarıyla karşılaş­tırılamazdı. Michael Young’a göre “şaşırtıcı bir sertifika, dip­loma ve derece cephanesiyle donanmış olan eğitim, bir azın­lığa onay veriyor, çoğunluğu ise daha 7 yaşından itibaren red­dediyor”du.

Balaklava’da hezimet Balaklava Muharebesi sırasında İngiliz hafif süvari alayının bile bile Rus topçusuna cepheden saldırıya gönderilmesi, alayın yokolmasına yolaçtı. Bu meşhur saldırının sorumluları İngiltere’nin aristokrat ailelerine mensuptu.

Rakamlara bakalım: İngil­tere’de gelmiş geçmiş 55 baş­bakandan 28’i Oxford (şu an­daki başbakan Boris Johnson dahil), 14’ü Cambridge mezu­nuydu. Ancak İngiliz tarihi­nin en ünlü başbakanlarından Wellington, Disraeli, Lloyd Ge­orge ve Churchill üniversiteye gitmemişlerdi. ABD’de 8 baş­kan Harvard Üniversitesi’nde, 5 başkan da Yale Üniversite­si’nde okumuşlardı. Ancak ülke tarihinin en büyük iki başka­nı kabul edilen George Was­hington ile Abraham Lincoln üniversiteye gitmemişlerdi. Fransa’da kamu ve özel sektöre lider yetiştirmek üzere Charles de Gaulle’ün kurduğu, ilk me­zunlarını 1947’de veren ENA (École Nationale d’Administ­ration) bu işte o kadar başarılı oldu ki, bugüne kadar 4 Fran­sa Cumhurbaşkanı (şu andaki Emmanuel Macron dahil) ile 8 başbakan yetiştirdi

Japonya, Çin, Güney Kore gibi ülkeler de kendi meritok­rasilerini oluşturmak üzere bu modeli benimsedi. Ancak bu­nun için yapılan sınavlar, okul dışı hazırlık, her yerde türeyen üniversiteye giriş danışman­ları, gençlerin ve ailelerin ağır bir yük altına girmesine neden oldu… Ve yeni yolsuzlukların kapısını araladı!

Meritokrasi teriminin mucidi Michael Young.

Çekoslovakya’nın (bugün Çek Cumhuriyeti) en eski ve prestijli yüksek öğrenim kuru­mu olan Karlova Üniversite­si (Prag Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’nde 1999’da patlak veren skandal bunlardan biriy­di. Lise mezunlarının girmek için birbirini yediği bu fakülte, test biçiminde bir giriş sınavı yapıyordu. Ancak sınavın soru­ları el altından 50 bin Kuron’a (1.500 Dolar) satılmaktaydı; eğer cevapları da isterseniz iki katını ödemeniz gerekiyordu. Sonunda satılan cevaplardan biri yanlış olduğu için gerçek ortaya çıktı: Katılanların ço­ğunluğu bütün soruları doğru, o soruyu ise yanlış cevapla­mıştı!

Olay, İspanya’da 2018’de patlak veren “master skanda­lı”nı akla getiriyordu. Bu ülke­de bir yüksek lisans sahibi ol­mak, yükselmek isteyenler için o kadar önemli hâle geldi ki, birçok insan çalışırken bu li­sansüstü programlarına girme­ye başladı. Ancak anlaşılan Rey Juan Carlos Üniversitesi’nin master programlarına uygun bir para verenler, okula pek git­meden sahte notlarla diploma­larını alabiliyorlardı. Bu kişi­lerin arasında eski milletvekili ve Madrid eyaleti başkanı olan Cristina Cifuentes’in de bu­lunduğu iddia edildi; hakkında dava açıldı. Üniversite hocala­rından biri de hapse mahkum oldu.

Sarkozy Hanedanı Nicolas Sarkozy’nin başkan olduğu sırada o zamanki eşi Cécilia Attias, her biri ayrı ayrı sorun çıkartan üç oğlu ve iki geliniyle.

Bu skandaldan hemen son­ra, ABD’de savcılar, çocukları­nın Yale, Georgetown, Stanford ve Güney California gibi üni­versitelere kabul edilmesi için bir danışmanlık firmasına mil­yonlarca dolar ödedikleri ge­rekçesiyle, aralarında Hollywo­od yıldızları ve işadamlarının da bulunduğu çok sayıda kişiye dava açtılar. Danışmanlık şir­ketinin, ailelerden aldığı para­nın bir bölümünü üniversitele­rin öğrenci kabul bölümlerinde çalışanlara rüşvet olarak verdi­ği ortaya çıktı.

Bu skandallar meritokra­sinin sınırlarını gösteriyor; li­yakat sahibi seçkinler arasına girmek için liyakatla hiç ilgisi olmayan yolsuzluklara sapıla­bileceğini ortaya koyuyor. En mükemmel görünen ülkelerde bile yolsuzluk virüsüyle savaş­mak için insanlığın yeni yön­temler geliştirmeye devam et­mesi gerekiyor.

Distopyaydı, ütopyaya dönüştü


“Meritokrasi” kavramını
geliştiren Michael
Young, aslında bunun
demokrasiden yoksun
bir distopya yaratacağını
savunuyordu, ama İngiliz
İşçi Partisi terime sahip
çıkınca, meritokrasi olumlu
bir anlam kazandı.