Kapak illustrasyonu: Volkan Gökemre (Skrein Photo Collection).

Tarih büyük oranda para ve iktidar döngüsünde yazılır ve her dönemde yeniden, farklı şekilde okunur. Rahmetli Süleyman Demirel’in göreceli uzun dönemleri kıyaslayan “dün dündür, bugün bugündür” deyişi, geçmişte sadece birkaç yıl için geçerliydi; artık ömrü birkaç gün bile değil. Yani iki gün önce “şu doğrudur, bu aslandır” diyen biri, bugün rahatlıkla aynı olay veya kişiyi yerin dibine batırabilmektedir.

Arşivcilik, tarihçilik ve tarih bilinci konusunda çok da ileri bir seviyede bulunmayan Türkiye’de bile, insanlar henüz genç yaşlarındayken, herhangi bir politikacının-yazarın ettiği lafı duyup “yahu bu adam geçenlerde tam tersini söylemiyor muydu” diyebilir.

Örnekler bol ve Demirel’e rahmet okutacak mahiyette. “Buralar eskiden dutluktu” diyebilenler, bugün en az 50 küsur yaşında olanlardır. Daha genç olanlar da, doğdukları-oturdukları-bildikleri mekanların dutluk sonrası dönemlerdeki hızlı ve çirkin yapılaşmasına, “avemeleşme”sine tanık olmuşlardır. Yaşı 18’in altında olan çok gençler ise anne-babalarının eski fotoğraflarının arkasında görünen manzaralara inanamamakta, haklı olarak bunların fotoşopta oynanmış örnekler olduğunu düşünmektedir (örneğin İstanbul-Kalamış).

1980’le birlikte siyasal ve kamusal iktidarı ele geçiren zihniyet sahipleri, yani asker-sivil-kentli-köylü-kasabalı hepimiz, yani biz Türkler; aramızdaki görüş farklılığı, vesaireyi bir yana bıraktık, ülkenin “yeniden yapılanmasında” birleştik. Yaşadığımız yerleri, boş arsaları, deniz kıyılarını, ormanları, parkları, koyları “değerlendirdik”; bunları birbirimize, olmadı yabancılara sattık. Buralarda yarattığımız “değerler” iyi para getirdi. Bu arada, aynı mekanlarda bulunan tarihî eser ve izleri de ihmal etmedik; bunları özenle (para etmiyorsa özensizce) ortadan kaldırdık veya günümüz zevklerine uygun biçimde “restore” ettik.

Bugün türlü, başka kepazelikler bir yana, antik dönemin “site”lerine nisbet yeniden yarattığımız “tower”lar, “city”ler, “garden”lar ve burada büyüyen çocuklar, kaçınılmaz bir şizoid bozukluğu yarınlara taşımakta. Yaşadığımız toprakların tarihî dokusunu, kültür varlıklarını yoketmenin kendimizi, geleceğimizi yoketmek olduğunu bilmiyor da değiliz. Hep dediğimiz gibi, şimdiki zamanın sonsuzluğunda salınırken, kısır siyasi mücadeleler içinde birbirimizi boğazlarken, kimilerinin “biraz önce” söylediğinin tam tersini “biraz sonra” söylemesine artık şaşırmıyoruz bile. Zira biraz önceki koy artık marina, arsa artık plaza, dutluk artık AVM, insan artık tarihsiz olmuştur. Dolayısıyla şaşırma, hayret etme duygumuz da yoktur; olanlar ise “zamanını doldurmuş”, naif, saftirik veya “bize yabancı” unsurlardır.

Tarihimizi yok etmiş, dolayısıyla sanal varlıklar haline gelmişizdir.