Devletlerarası satrancın en kullanışlı piyonları

Devletler öteden beri başka ülkelerde rejime karşı çıkanları korumakla kalmayıp onlardan yararlanmaya da çalıştı. Yeri geldi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi, devletin yüksek menfaatleri icabı “dostumun düşmanı da dostumdur” şeklinde esnetildi. İşte, tarih boyunca devletler arasında diplomatik gerilim yaratan siyasi sığınmacılardan bazıları…

Eski Roma, günümüzde­ki büyük devletlere ben­zeyen bir süper güçtü. Bu gücü göstermek için dün­yanın her yerinde yurttaşları­nı korumak ve düşmanlarını kovalamak gibi bir politika be­nimsemişti. Örneğin en büyük düşmanı Kartacalı komutan ve devlet adamı Hannibal’i teslim almak için hiç usanmadan yıl­larca uğraştı. Romalıların bu konudaki ısrarı, günümüzde ABD’nin gizli istihbarat bilgile­rini medyaya ifşa eden Edward Snowden’ı dünyanın her yerin­de kovalamasına benziyordu.

Hannibal, İspanya’dan İtal­ya’ya girmiş, Alpleri geçmiş ve Roma ordusunu yenmişti. Yıl­larca onun fillerle donatılmış ordusunun korkusuyla yaşayan Romalılar, sonunda Kartacalıla­rı kendi ülkelerinde yani Kuzey Afrika’daki Zama’da yenme­yi başardı (MÖ 202). Ama Ro­ma’nın Hannibal korkusu sona ermemişti. Kartaca’nın yenilgi­sinden sonra da onunla uğraş­maktan vazgeçmedi. Kartaca’ya baskı yaparak Hannibal’in ülke yönetiminden uzaklaştırılma­sını talep etti. Sonunda ünlü komutan ülkesini terkederek Antakya’ya kaçmak zorunda kaldı. Gidebileceği tek yer, doğal olarak Romalıların o sıradaki en büyük düşmanı olan ve Suriye ile Anadolu’nun bir bölümüne hükmeden Selevkos haneda­nından Antiokos’un sarayıydı. Orada bir mülteci olarak yaşa­dı ve Antiokos’a Roma ile nasıl mücadele edeceği konusunda öğütler verdi. Antiokos’un onu fazla dinlediği söylenemezdi.

 İade yerine ölümü seçti Bitinia kralı Prusias tarafından Roma’ya iade edileceğini öğrenen Hannibal’in zehir içerek intihar edişini tasvir eden gravür, New York Halk Kütüphanesi. 7 Kasım 1982’de.

MÖ 190’da Romalılarla Se­levkoslar arasında büyük Mag­nesia (Manisa civarında) savaşı oldu. Hannibal’in bu savaşa ka­tılıp katılmadığını bilmiyoruz. Ama hikayeye göre, Antiokos 60-70 bin kişilik muhteşem bir ordu toplamış, Hannibal’e “Sen­ce bu Romalılara yeter mi?” diye sormuştu. Hannibal altın ve gümüş pırıltılarıyla göz alan orduya bakarak acı acı gülmüş ve “Evet, dünyanın en açgözlü halkı olmalarına rağmen, onlara bile yeter!” diye cevap vermiş­ti; bu sözlerle ordunun gücünü değil, Romalıların toplayacağı ganimeti kastediyordu. Magnesia savaşı gerçekten de Antiokos için büyük bir ye­nilgi oldu. Antiokos ancak iki yıl sonra (MÖ 188) Roma ile barış yapabildi. Ancak barışın en önemli şartı, kendi sarayın­da ağırladığı Roma’nın düşman­larını geri vermekti. Kral bunu kabul etti ama misafirine kaça­cak kadar zaman tanıdı. Hanni­bal yeniden yollara düştü. Haya­tının son yıllarını Bitinya Kralı Prusias’ın yanında geçirdi. Bu kral, Romalıların müttefiki olan Bergama Kralı Eumenes’le sa­vaşıyordu. Hannibal bu savaşa katılarak bir deniz zaferi kazan­dı. Ancak Romalılar, onu alabil­mek için Bitinya Kralına baskı uyguladılar. MÖ 182’de Kral Prusias bu baskıya boyun eğdi. Hannibal için bu son şaşırtıcı değildi. Aslında yıllardır bunu bekliyordu. Romalı tarihçi Li­vius’a göre, zehir içerek intihar etmeden önce, son sözleri şöyle oldu: “Madem yaşlı bir adamın ölümünü bekleyemeyecek ka­dar sabırsızlanıyorlar, Romalı­ları bu endişeden kurtaralım!”

Ortaçağ’da sık sık görü­len bir uygulama da, herhan­gi bir tahtta hak iddia eden bey ve prenslerin bir başka ülkenin yardımına başvurmasıydı. Bu politika, ülkeler arasında sık sık diplomatik krizlere yol açıyor­du. Osmanlı tarihinin ilk yılları bu tür olaylarla doluydu; örne­ğin Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra yenilip Timur’a esir dü­şen Yıldırım Bayezid’in oğulları, Osmanlı devletinin yeniden to­parlanmasını önlemek isteyen çeşitli devletler için hem birer rehine hem de birer silaha dö­nüşmüştü. Bizans’ın önce İsa sonra Musa Çelebileri istedi­ği anda donatarak Edirne veya Bursa’da tahta çıkmış kardeş­lerinin üzerine salması bu uy­gulamanın iyi bir örneğiydi. Fetret Devri bittikten sonra da bu politika devam etti. 1421’de Çelebi Mehmed ölüp oğlu II. Murad tahta çıktığında, Bizans elindeki son Osmanlı şehzade­si Mustafa’yı kullanmaya karar verdi. Mustafa, Yıldırım Baye­zid’in oğullarından biriydi ve yıllardır Bizans topraklarında (bazı Bizans kroniklerine göre Midilli’de) yaşamaktaydı. Os­manlıların “Düzmece Mustafa” dedikleri bu şehzadenin 1422 kışında Bizans’ın yardımıyla Gelibolu’ya çıkması, Bursa’ya doğru ilerlemesi genç Osmanlı padişahı Murad için büyük bir kriz yaratmıştı. Elbette yaban­cı bir ülkeye iltica etmiş şehza­delerin en ünlüsü, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu Şeh­zade Cem’di. Onun ağabeyi II. Bayezid ile taht mücadelesini kaybettikten sonra Mısır Mem­luklarına sığınması, ardından Avrupa’ya kaçması, Osmanlı dış politikasına yıllarca yön ver­mişti. Taht iddiası nedeniyle pat­lak veren diplomatik krizlerin en büyüklerinden biri, 17. yüzyıl sonu-18. yüzyıl başında İngiltere ile Fransa arasında yaşandı. İn­giltere Kralı II. James, ülkesinde patlak veren ayaklanma sonucu 1688’de İngiltere’yi terk ederek Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı. Kuzeni olan Fransa Kralı XIV. Louis, onu kendi sarayında misafir etti. Bu arada İngilte­re’de parlamento, kaçan kralın büyük kızı Mary ile damadı Wil­liam’ı tahta çıkardı. O andan iti­baren iki ülke arasında başlayan diplomatik kriz, yıllarca devam etti. Zaman içinde sözü edilen kişilerin çoğunun ölmesine rağ­men sorun çözülmedi: Fransa için İngiltere Kralı, kendi ülkesi­ne sığınmış olan II. James, onun ölümünden sonra da oğlu (III.) James’di. İngiltere ise bunla­rı hükümdar olarak tanımıyor­du. Kriz ancak İspanya Veraset Savaşının sonunda imzalanan Utrecht Barışı (1713) ile çözüm­lendi. Savaşın çıkış nedeni İn­giltere’nin taht kavgası değildi. Ancak yıllar süren bu savaş bit­tiğinde İngiliz hükümeti avan­tajlı konumundan yararlanarak, birinci koşul olarak Fransa’nın eski kralın oğlunu desteklemek­ten vazgeçmesini istedi. Böylece Fransa, III. James’i Fransa sı­nırları dışına çıkarmayı ve İngil­tere’de tahtı elinde tutan Kraliçe Anne’i tanımayı kabul etti. III. James, yeniden yollara düşerek hayatını Papa tarafından mülte­ci olarak kabul edildiği Roma’da tamamladı. Fransa’nın onu des­teklemekten vazgeçmesi, İngil­tere’deki rejimin meşruiyetini artırdı ve Avrupa ile ilişkilerin­de İngiliz hükümetinin elini ra­hatlattı.

Batı’ya sığınan Osmanlı şehzadesi II. Bayezid, kensiyle taht kavgasına tutuştuktan sonra Rodos şövalyelerine sığınan kardeşi Cem Sultan’ın geri gönderilmemesi karşılığında her yıl 45.000 düka altın ödemeyi kabul etmişti. Cem Sultan, şövalyelerin lideri Pierre D’Aubusson tarafından Rodos’ta ağırlanıyor.

On dokuzuncu yüzyılda ül­keler arasındaki diplomatik ilişkiler herkesçe kabul edilen belli bir sisteme kavuştu, kalı­cı elçilikler sıradan hale geldi. Öte yandan çeşitli ülkelerde örgütlenen muhalif gruplar, re­jimleri tehdit etmeye başladı. Muhalif önderler sık sık başka ülkelere kaçmak, özellikle de kendi ülkeleriyle ilişkileri iyi olmayan devletlere sığınmak zorunda kalıyordu. Örneğin İs­tanbul, yüzyıl boyunca ülkele­rini elinde tutan Avusturya ve Rusya imparatorluklarına karşı ayaklanan Polonyalı ve Macar muhalif önderlerin sığındığı ilk durak haline gelmişti. Bunlar­dan biri olan Macar Lajos Kos­suth’un serüveni, bir mülteci­nin ne gibi diplomatik sorun­lara yol açabileceğini gösteren iyi bir örnekti. Lajos Kossuth (1802-1894), bir Macar avukat ve gazeteciydi. 1848’de Ma­carlar, ülkelerini elinde tutan Avusturya İmparatorluğu’na karşı ayaklandığında bu isya­nın önderlerinden biri olarak sivrildi. Ancak Avusturya’yı neredeyse parçalanma nok­tasına kadar getiren devrim, Rus ordusunun yardıma koşa­rak ülkeyi işgal etmesi ve ye­niden Avusturyalılara verme­siyle sona erdi. Bunun üzeri­ne Kossuth, Osmanlı sınırını geçerek Vidin’e sığındı, oradan Şumnu’ya (bugün Bulgaristan), sonra da Kütahya’ya yerleşti. Osmanlı hükümeti, Avusturya ve Rusya İmparatorlukları’nın diplomatik baskısına rağmen Kossuth’u onlara teslim etmeyi reddetti. Kossuth 1851’de ya­nında yaklaşık elli taraftarıyla İzmir’den Amerikan bandıra­lı Mississippi gemisine bine­rek Avrupa’ya doğru yola çıktı. Ancak Macarları taşıyan gemi, Akdeniz’de bir diplomatik kri­ze yol açtı. Marsilya’ya yanaş­mak istediğinde Fransa tara­fından geri çevrildi. ABD taraf­sız bir devletti ama Avusturya veya Rusya ile ilişkilerini boz­mak istemiyordu; dolayısıyla gemi kaptanı Kossuth ve yan­daşlarını Malta’da gemiden in­dirdi. Sonunda Kossuth İngil­tere’de karaya çıkabildi. Ancak bu ülkede de bir krize yol açtı çünkü politikacıların bir bö­lümü onu büyük bir devrimci olarak karşılarken, muhalefet­teki muhafazakarlar ve Kraliçe Victoria onu kendi hükümda­rına karşı ayaklanmış bir ha­in, tehlikeli bir isyancı olarak görüyordu. İktidardaki libe­ral parti ise ikiye bölünmüştü; Rusya ve Avusturya’dan nefret eden Dışişleri Bakanı Palmers­ton bir Kossuth hayranıyken, Başbakan Russell İngiltere’nin Avrupa’daki iki büyük impara­torlukla karşı karşıya gelme­sini istemiyordu. Gazeteler de bu kavgaya karışınca ve Avus­turyalı General Julius Jacob von Haynau İngiltere yolculu­ğu sırasında saldırıya uğrayın­ca, kriz iyice büyüdü. Aralık 1852’de Russell hükümetinin düşmesinde Kossuth’un ülke­deki varlığı önemli bir rol oy­nadı.

Britanya’da kriz yaratan Macar 1848 Macar başkaldırısının liderlerinden Lajos Kossuth, devrim bastırıldıktan sonra ülkesini terk etti. Avusturyalılardan kaçarak İngiltere’ye sığınan Kossuth, Britanya ile Avusturya arasında diplomatik gerilime yol açtı.
Fransa’ya kaçan İngiltere kralı Fransa’ya kaçan İngiltere kralı II. James’in 1689’da 14. Louis tarafından kabulünü gösteren 17. yüzyıl gravürü, Nicolas Langlois.

Devletlerin muhaliflerini birbirlerine karşı kullanma­sı da çok eski bir uygulamaydı. Yakın tarihin en bilinen olayı, Bolşevik Partisinin önderi Vla­dimir İlyiç Lenin’in 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın sa­vaşmakta olduğu Almanya’dan mühürlü bir trenle geçerek 16 Nisan 1917’de ülkesinin baş­kenti Petrograd’a dönmesiydi. O sırada Lenin on yıldır İsviç­re’de sürgünde yaşıyordu. Bi­rinci Dünya Savaşı başladığın­da (1914) buna karşı çıkmıştı. Savaşta İngiltere ve Fransa ile müttefik olan Rusya, batı sı­nırlarında Alman ve Avusturya ordularıyla yıkıcı muharebele­re girişti. Aradan üç yıl geçme­den ülkede bir devrim patlak verdi. Ancak çarlık rejiminin yıkılmasına rağmen, yerine ku­rulan geçici hükümet, savaşa devam etme kararı aldı. İşte Lenin, ülkesine dönmeye tam bu sırada karar verdi. Alman­ya ise bir an önce iki cephede birden sürdürdüğü savaşta eri­yen gücünü toparlamak, Rus­ya’yı barışa zorlamak istiyordu; böylece bütün kuvvetini tam o sırada ABD’nin de katıldı­ğı batı cephesinde yoğunlaştı­rabilecekti. İşte Almanlar bu ortamda, ne olursa olsun barış isteyen bir partinin lideri ola­rak Lenin’in İsviçre’nin Zürih kentinden mühürlü bir trenle Almanya’yı geçerek Petrograd’a ulaşmasına izin verdiler. Rus­ya’daki muhalifleri bu nedenle Lenin’i “Alman ajanı” olmakla suçladı. Oysa ne Lenin Alman ajanıydı ne de Alman hüküme­ti bolşevikti. Her iki taraf kendi işine geldiği gibi hareket etme­yi tercih etmişti. Kaldı ki Al­manların bu taktiği kısa vadede işlerine yaradıysa bile (Ekim 1917 devrimiyle iktidara gelen Bolşevikler Almanya ile barış yaptı), bir yıl sonra yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, Almanya’daki imparator­luk rejimi yıkıldı ve Rusya’daki Bolşevik devriminin dalgaları kendi ülkelerine ulaştı (1918-1919).

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-226-1024x713.png
Sürgünden döndü, devrimi başlattı 10 yıllık İsviçre sürgününden dönen Lenin, Petersburg’un Finlandiya tren istasyonunda halk tarafından coşkuyla karşılanıyor, 16 Nisan 1917.

Ülkeler bu taktiğe sık sık başvursa da, olumlu bir sonuç alma ihtimalleri genellikle en­derdi. Bunun çok yakın geç­mişteki iyi bir örneği, ABD’nin başını çektiği koalisyonun Irak’a müdahale ettiği sırada (2003) adı çok duyulan Ahmed Çalabi’ydi. Saddam Hüseyin’e muhalefet eden Irak Ulusal Kongresi diye bir örgütün li­deri olarak kendini lanse eden Çalabi, ABD’de büyük destek kazanmıştı. Bazı Amerikalı ga­zeteciler ona “Irak’ın Geor­ge Washington’ı” gibi gülünç isimler bile taktı. Ancak savaş bitip ABD ve koalisyon ortak­ları Irak’ı ele geçirdiğinde, Ah­med Çalabi’nin ülkesinde hiç­bir gerçek güce sahip olmadığı ortaya çıktı. Bir süre bakanlık yaptıysa da sonradan adı yol­suzluk skandallarına karıştı. Partisi hiçbir seçimde meclise girmeyi başaramadı. 2015’te öl­düğünde artık kimse onu hatır­lamıyor, Amerikalılar ise özel­likle unutmak istiyordu.