25 Ağustos 1971’de Moda Plajı’nda düzenlenen “En Güzel Bacak” yarışması çok renkli görüntülere sahne olmuş. Birincinin İtalya seyahati kazanacağı, 24 genç kızın “bacak güzeli” olmak için yarıştığı yarışmada, ikinci tura 12, final bölümü olan üçüncü tura 6 genç kız kalmış. Jüri üyelerinin katılımcıların yüzlerinden etkilenmemesi için yarışmacılara epey komik görünen, ilkel kukuletalar giydirilmiş.

Yarışmacıların önce toplu halde jürinin önünden geçmesi istenmiş. Ardından yine toplu halde jüri masasının karşısına dizilen masaların üzerinde ayakta duran ve bacak bacak üstüne atan yarışmacılar son olarak aynı şeyleri bir kez de tek başlarına yapmışlar.

Yarışmayı 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, -yıllar sonra ünlü bir işkadını olacak- 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci, 17 yaşındaki Nilgün Polat da üçüncü tamamlamış. Birinci Neşe Ersoy sınavları olduğu, ikinci Sema Küçüksöz çalıştığı işyerinden izin alamadığı için birincilik ödülü olan İtalya seyahati üçüncü Nilgün Polat’a kalmış.

Geleceğin ünlü işkadını ikinci oldu Bacak Güzeli Yarışmasını 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci (sağda), 17 yaşındaki Nilgün Ersoy da üçüncü tamamlamış. Sema Küçüksöz 1990’lı yılların sonunda Güneydoğu’ya yaptığı yatırımlarla tanınan ünlü bir işkadını olacaktı.

Jürideki iki erkek ve dört muhabir dışında hiçbir erkeğin yarışma alanına girmesine izin verilmemiş ancak bazı fotoğraflarda erkek meraklıların da yarışmayı denizde sandalların üzerinden izlediği görülüyor.

EMRET KOMTANIM!

Asabi paşadan ahlak dersleri

Kurtuluş Savaşı’nda binlerce silahın Anadolu’ya nakledilmesini sağlayanlardan olan, dönemin hatıralarında Mitralyöz Binbaşı Cemal Bey olarak geçen Ömer Cemal Karabekir, generallikten emekli olduktan sonra dini içerikli kitaplar yazmaya başlar. “Dini itikâdı noksan olanın aklı da, ahlâkı da noksandır. O sebeple hâl ve hareketlerine katiyyen kulak asılmamalıdır” diyen İslâmcı paşanın kitaplarını ilginç kılan özellik, bazı yerlerde fena halde sinirlenmesi ve ağzına geleni söylemesidir.

İÇKİ İNSANI HAYVAN YAPAR

Sponsorunun adı kapakta “Tabettirip cemiyete hediye eden madeni eşya ve emaye fabrikası sahibi bay Sıtkı Bütün” diye zikredilen bu kitapta yazar, içkinin neden bir “fenalık” olduğunu, “Garp memleketlerinde geçirdiği yedi yıl”da yaptığı gözlemler ve edindiği bilgilerle açıklamaya çalışmış.

Yazara göre “insanı hayvan derecesine indiren” içki, Avrupa ülkelerinde nispeten adam gibi içilse de maalesef bizde “saçma ve münasebetsiz” bir şekilde tüketilmektedir. Fransızların yemekte sadece yarım kadeh şarapla yarım kadeh suyu karıştırıp içtiğini öne süren yazar “Almanlar ise gazinoya gidince bir bardak bira içer. Fazlasını içmez” gibi pek isabetli görünmeyen bir gözlemini de aktarmış. “Bütün Avrupa’yı dolaştım, içkilerin en fenası olan rakı denen illete de, saatlerce meze yiyip rakı içilen meyhane denen sakil yerlere de rastlamadım” diyen yazarın en tartışmalı iddiası ise şu: “1740 senesinde Almanya’da yaşamış ayyaş bir kadının iki asır zarfında meydana gelen 834 torunu dikkatle incelenmiş, bunların 106’sının gayrımeşru çocuk, 142’sinin dilenci, 61’inin düşkün, 76’sının suçlu ve 181’inin de fahişe olduğu tespit edilmiştir. Beşinci nesil kız torunların tamamı fahişe olmuştur”.

FİTNE VE FESATÇILARI ÖLDÜRÜNÜZ

Yazar bu eserinde fitne ve fesadın bir ülkede muhalefetler husule getirdiğini, bu durumun milleti partilere böldüğünü, bu partilerin birbirine düşman olabildiğini ve kan dökülmesine yol açabildiğini söylüyor. Fitne ve fesat, bazen de iki veya daha fazla milletin arasını bozup, dünyanın tadının tuzunun kaçmasına da yol açıyormuş.

“Fitne ve fesat yapar kimseye alçak ve namussuz nazarı ile bakılır” diyen yazar bu kişilerin yarattıkları fitnenin boyutuna göre gerekirse öldürülmesi gerektiğini savunuyor: “Bu gibilerin vücudlarını dünyadan kaldırmak lazım geldiğini Cenabı Allah emrediyor. ‘Bunların boyunlarını vurunuz, yahut bunları asınız, eğer kabahatleri bu kadar ağır cezayı icap ettirecek değilse bir ellerini ve bir ayaklarını kesiniz. Daha zayıf bir kabahatse sürünüz veya hapsediniz’ diyor”.

EYY ASKER KAÇAĞI

Emekli general Ömer Cemal Karabekir bu kitabının ilk bölümünde önce yalanın neden bir “fenalık” olduğunu Kuran-ı Kerim’den alıntılarla açıklıyor ve arkasından yalancı tiplerine örnekler verip değerlendirmeler yapıyor.

Yalancı tipine verdiği ilk örnek, “Şarap neden haram olsun? O da Allah’ın nimeti değil mi” türünden, “Müslümanları kandırmak için yalan söyleyenler”. Yazar bu tip yalancıları “izansız, irfansız ve ahirette felah bulamayacak, selamet ve saadet yüzü görmeyecek kimseler” olarak tanımlıyor. İkinci örnekte, vergi kaçırmak için yalan söyleyenler var. Bunları “budala, dinen zayıf ve vatansız” diye nitelendiren yazar, üçüncü olarak askerden kaçmak için yalan söyleyenleri örnek veriyor. Paşa, asker kaçaklarına o kadar öfkeleniyor ki, insan aktif görevdeyken eline asker kaçağı düştüyse muhtemelen derisini yüzdürmüştür diye düşünmeden edemiyor: “Bunlar Allah indinde en büyük günahkâr, insanlar yanında en büyük alçaklardır. Vatan haini, âciz, namussuz, haysiyetsiz, şerefsiz, dinsiz, hayasız, sağlam Müslüman ve Türk kanından gelmemiş, sahtekâr, münafık ve südü bozuk kimselerdir”.

AKILSIZ KUMARBAZLAR

İlk cümlesi “Kumar oynayanlar akılsızdır” olan kitabın ilk bölümünde yazar kumarbazların cıvalı zar ve işaretli iskambillerle dolandırıldığını öne sürüyor. Yazara göre hilesiz kumar mümkün değildir zira kumarın kendisi hiledir.

İkinci bölümde ise kumarı hırsızlıkla karşılaştırmış yazar: “Mesela bir hırsız yol kesip yolcuları soyar. Ama hırsızlık mağduru kişi, ‘Beni soydular ben de gidip hırsız olup başkalarını soyayım’ demez. Kumarda ise cıvalı bir zar ya da işaretli iskambille elindekini avcundakini kaybeden kişi, kaybettiklerini geri almak için yanıp tutuşmaya başlar. Bu nedenle tekerrür eder. Yani hırsızlıktan daha fena bir haldir”.

Müslümanların, Hıristiyanlara ait bir adet olan yılbaşı gecesinde kumar oynamasını ve bunu adeta “bir vazife-i medeniyye ve milliye imiş gibi icra etmesi” ise çok büyük bir kabahattir. Hele kadınların evlerde toplanıp kumar oynamaları kadar “içtimaî ahlâk ve terbiyeye mugayir ve dine muhalif bir hâl, kusur ve kabahat, soysuz ve çirkin bir şey” tasavvur edilemez.

HA CİNAYET HA ZİNA

Zinayı “Hayvanca bir zevkin yerine getirilmesi için gayri meşru bir surette vukua gelen birleşmeler” diye tanımlayan yazara göre “zina yapan erkeğe zanpara, kadına orospu denilir”.

“Zinacı erkek aldığı maaşı orospularla yemeğe alışmıştır. Bu sebeple mesleki görevlerini yerine getirmez. Suistimal ve hırsızlığa meyillidir” diyen Karabekir, ilerleyen bölümlerde zinayı bir çeşit cinayet olarak gördüğünü anlatıyor: “Zina cinayettir çünkü zina yapan erkekler vücutlarındaki mayei hilkâti, çocuk yapmaya mahsus tohumları meşru ve mahfuz, temiz ve münbit bir tarlaya atacağına, gayrı meşru ve gayrı mahfuz yani herkesin girip çıkmasına ve çiğnenmeye müsait, pis ve murder, çirkâp ile dolu bir tarlaya atar. Bu bir cinayettir. Kendi neslini kendi elinle boğmadır”.

Oysa zina yapmak yerine aile teşkil etme yoluna gidilirse “Millet ve memleketin nüfusu artar. Bu suretle din, devlet ve memleketi müdafaa edecek erlerin çoğalmasına” hizmet edilecektir.

ÖLMÜŞ KARDEŞİNİ YEMEK GİBİ

Yazar bu eserinde zem ve gıybetin, yani kötüleme ve dedikodunun fenalıklarını anlatıyor. “Kuranı Kerim’e göre bir şahsın bulunmadığı yerde onun kötülüklerini fenalıklarını söylemek, onun şeref ve haysiyetine saldırmak, ölmüş kardeşinin kokmuş ve kurtlanmış etlerini iştahla yimek kabilinden bir canavarlıktır” diyen yazara göre, gayrımeşru bir teşebbüsü bozmak için yapılan dedikodu ise gıybet sayılmaz. Örneğin bir suçu, ihbar etmek, bir millet ve din düşmanının yaptıklarını mahkeme karşısında anlatmak gıybet değildir.