34 yıl önce genç yaşta ölen Joseph F. Fletcher, Türkoloji alanındaki çalışmalarıyla ufuk açmış, ben dahil yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bir hocaydı. Özellikle Orta Asya’da Çinggis Han sonrası İslâmi dönemlerdeki sosyal yapı ve tarikatlarla ilgilenmiş olan Fletcher, Çin’de İslâmiyet’in yayılması ve sonrasındaki gelişmeler üzerine yaptığı keşiflerle tanınmıştı.

Harvard Üniversitesi İç Asya ve Altaistik Çalışmaları Komitesi’nin davetlisi olarak Boston’a geldiğim zaman daha çok konuşma konum üzerinde odaklanmıştım. Hocam Joseph F. Fletcher anısına bir konferans verecektim.

J. F. Fletcher vefat edeli 34 yıl olmuştu. Kendisiyle 1968’de doktora çalışmaları için ABD’ye geldiğim zaman tanışmıştım. Aradan yarım yüzyıl geçmiş. Harvard Üniversitesi’nin bulunduğu Cambridge şehrine ise 2000’den beri gelmemiş olmamdan dolayı, hem kent ve çevresi hem de bilimsel alanda ne gibi değişiklikler olduğunu göreceğim için heyecanlı idim. Cambridge’de bizdeki gibi görünüşte dikkati çeken büyük değişiklikler hemen hemen yok gibi idi. Etrafı birbirinden yüksek binalar sarmamış, yeni binalar ise eskileri ile aynı yükseklikte yapılmış.

Evvelce tuğla mimari ile bezenmiş şehir gene aynı minvalde yürüyor, ortalıkta renk renk binalar görülmüyor; binaların tuğladan olmadığı yerlerde tuğla rengi kullanılmış. Biraz dikkatli bakınca modern mimari ile yapılmış binaların dışı sanki kiremit malzemesinden yapılmış “shingle”lardan oluşuyor ve böylece eski tuğla yapılarla uyumlu bir manzara oluşturuyordu. Öğrendiğime göre lifli çimento ve granül taşın, polimerik reçine ile harmanlanıp sıkıştırılması sonucu ortaya çıkan shingle tarzı levhalarla kaplanmış bu binalar, meğerse çok yeni bir teknoloji ile yapılmış oldukları için yaygın değilmiş henüz. Daha önce bina cephelerinde bizde moda olduğu gibi alüminyumden paneller kullanılmış ama onlar da tuğla renginde.

Bütün bunlarla söylemek istediğim geleneksel mimariyi korumak için neler yapıldığı… Kısacası binalara bakınca eski tabirle bir insicam göze çarpıyor. Tabii bir değişim var. Cambridge ve Harvard Square denilen şehrin merkezinde oraya ait “mahalli ürün” satan dükkanların yerini şimdi markalar almış; eskiden sevilen bazı kafelerin yerlerine yenileri gelmiş. Bu öğrenci şehri kafelerinde eskisi gibi sohbet, muhabbet ve tartışma görüntüleri yerine, gençlerin kendi dizüstü bilgisayarlarına eğilmiş olduklarını görmek de mümkün. Eskiden bütün zevkli ve renkli kırtasiye ihtiyacımızı karşıladığımız kooperatif, şimdi artık bilgisayar çağına uygun olarak kırtasiyeyi asgariye indirmiş, ama bol bol kitap da satıyor.

J. F. Fletcher’in alanı olan İç ve Orta Asya çalışmaları da bu değişimlerden nasibini almışa benziyor. İnsanın gözü 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’dan Amerika’ya gelmiş bilginlerin en verimli devirlerini yaşadığı 60’lı, 70’li yıllardaki çeşitliliği arıyor. O dönemde her an koridorlarda ve kütüphanede her biri kendi alanında birer otorite olan bilginlere ayaküstü bir şeyler sorabilirdiniz. Türkoloji alanında Ukrayna asıllı Prof. Omeljan Pritsak ve hepimize Türkoloji ve eski Türkçeyi güldürerek öğreten Şinasi Bey’in (Şinasi Tekin) yerlerine yeni türkologlar gelmemiş. Bu alandaki olumlu değişiklik, dergimizin de yayın kurulu üyesi olan Cemal Kafadar’ın ve Gülru Necipoğlu’nun gerek Osmanlı tarihi alanında gerekse Mimar Sinan ve eserleri, mimari ve sanat alanında öğrenci ve genç biliminsanları yetiştirmeleri. Ancak Orta Asya alanında hocam Joseph Fletcher’in yerinin doldurulamadığı da göze çarpıyor. Daha çok Orta Asya’da Çinggis Han sonrası İslâmi dönemlerdeki sosyal yapı ve tarikatlarla ilgilenmiş olan J. F. Fletcher, özellikle Çin’de İslâmiyet’in yayılması ve 18. yüzyılda Yemen’deki Sufi cereyanlardan esinlenerek ülkesine dönen Ma Mingxin hakkında yaptığı keşiflerle tanınır. Öte yandan Arapça, Farsça, Türkçe yanında Moğolca, Mançuca ve Çince kaynakları inceleyerek bunlar hakkında Rusça ve Avrupa dillerinde yapılmış çalışmaları da titizlikle değerlendiren J. F. Fletcher’in “Cambridge Çin Tarihi” serisinin son sülale (Qing) devrinde İç Asya-Çin ilişkileri hakkında yazdığı makaleler artık klasikleşmiştir. Ömrü vefa etseydi bu konularda yazdığı diğer eserler günyüzüne çıkmış olurdu. Onun Amerikan üniversitelerine dağılmış öğrencileri de artık emeklilik yaşına gelmiş durumdalar.

Tarihini öğrenmek için çok dil öğrenmek gereken bu alan, mateessüf genç kuşakların ilgisini çekmediği gibi, 2000’li yıllardan sonra filolojik çalışmaların burslarla desteklenmemesi de diğer bir dezavantaj oldu. Ancak geniş görüşlü bir çevrenin yetiştirdiği ve genç yaşta yitirdiğimiz bu genç Amerikan bilginin hatırası halen ayaktadır. J. F. Fletcher’i anmak üzere beni davet eden Mançu kültürü ve Çin’de kurdukları Qing sülalesi üzerinde gençler yetiştiren Marc C. Elliott’un rektör yardımcısı olması, belki bu alana yeni bir yön verecektir. Bilimsel gelenek bir kere kurulduktan sonra, her zaman ucundan tutmak mümkündür.