Bir zamanlar Doğu ile Batı arasında merkez ülke olmuş Türkiye, üç asırdan fazla bir zamandır bu iki coğrafya arasında varoluş ve gelecek mücadelesi veriyor. 1. Dünya Savaşı’na kadar başını İngiltere’nin, sonrasında ABD’nin çektiği Batı bloku ile Rusya arasında gidip gelen Türkiye, değişen dünya dengeleri içerisinde yerini-mevcudiyetini koruma yolunda çeşitli politikalar-inisiyatifler geliştiriyor, geliştirmeye çalışıyor. Bugün kamuoyunda “F-35 ve S-400 krizi” olarak tanımlanan fiili durumun tarihsel perde arkası.

SUNUŞ

1911-1922 savaşları devam ediyor

1914’te Osmanlı Devleti’ne parası ödenmesine rağmen teslim edilmeyen Reşadiye savaş gemisi.

2. Viyana Kuşatması bozgunundan beri, yani 336 yıldır, dış ilişkilerde inisiyatifimizin dışında gelişen, açmaza sürüklendiğimiz durumlarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Bu kimi zaman askerî yenilgilerden, kimi zaman teknolojik eksiklik ve idari yetersizlikten, kimi zaman ise parasızlık ya da yöneticilerin basiretsizliğinden kaynaklanmıştır. Daha çok görülen durum, bunların birden fazlasının birarada başımıza gelmesidir. Örneğin, kadırgadan kalyonlara geçişte geç kaldığımız için Akdeniz’de üstünlüğü çok kısa sürede yitirdiğimiz gibi, Hint Okyanusu’nda da Portekizlilerle baş edemedik. Ama burada sorun sadece teknolojik değildir. Portekiz gemileri bizde olsa dahi durum değişmezdi; zira denizcilik kültürümüz ve seyir bilgilerimiz yetersiz olup, bu konuyu kararlılıkla sürdürecek kurumlarımız yoktu. Keza, şayet, geçmişte güzel bir başlangıç yaptığımız havacılık alanını da 50 yıl önce terketmeseydik, bugün F-35’lere ve S-400’lere muhtaç kalıp büyük devletlerin kaprisleriyle uğraşmak zorunda kalmazdık. 

Türkiye olanaklarının en az olduğu dönemde İstiklal Harbi’ni yapmış, 2. Dünya Savaşı’na girmeye karşı direnmiş, Kıbrıs gibi zor bir denizaşırı harekatı gerçekleştirmiştir. Bunlar, siyasetin ve onun uç şekli olan savaşın illa olanaklarla ilgili olmadığını, esas olarak bir zihniyet ve program (ya da programsızlık) meselesi olduğunu gösterir. 

Tarihimizdeki olumsuz durumlar ise maalesef ağır basar. Sadece üç kişinin bilgisi dahilinde imzalanan gizli bir antlaşmayla 1. Dünya Savaşı’na sürüklenmiş, 100 binlerce askerini başkasının çıkarları için feda etmiş; Batı ittifakına devletin büyük kısmını teslim etmiş; yabancıların yıkıcı faaliyetlerine sınırsız izin vermiş; defalarca darbelere ve kalkışmalara uğramış bir ülkeyiz. Bu tarihin, ülkenin kaderiyle ilgilenen herkes tarafından iyi öğrenilmesi gerekir; çünkü geçmişin mirasından kurtulamadığımız gibi, tam tersine kimi zaman daha derin krizlerle de karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca bu mirası da aynı şekilde okumuyoruz, değerlendirmiyoruz. 

Ne var ki, günümüzü düzenlemek için bakacağımız tek yer tarihtir ve her ne kadar tek bir geçmiş için sayısız farklı tarih yazılıyor olsa da, biz bunu objektif ve bağımsız olma kaygısını hiç terketmeden yapmaya çalışmaktayız. 

Tarihe iyi niyetle bakan için temel prensiplerden birisi, “ne kadar uzun bir perspektiften bakarsanız, günümüzü o kadar iyi anlarsınız” diye ifade edilebilir. Bu yazıda her ne kadar son yüz yıllık dönemi ele alıyor olsak da, bunu daha uzun geçmişin ışığı altında yapmak, içerisinde bulunduğumuz ittifakların ve ilişkilerin niteliğini tahlil etmek için önemlidir. Şurası çok net bir şekilde bilinmelidir ki, Osmanlı topraklarının paylaşımı bitmemiştir. Irak, Suriye, Lübnan ve Libya’da halen süregelen ve sık sık bize de doğrudan yansıyan çatışmalar 1911-1922 savaşlarımızın devamından başka bir şey değildir. 

Rus yapımı S-400 hava savunma füzelerinin birinci grup malzemelerinin Türkiye’ye sevkiyatı tamamlandı. 

Son aylarda güncelleşen F-35 ve S-400 krizinde Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında sıkıştırılması, tarihte sayısız kez tekrarlanmış bir durumun günümüzdeki tezahürlerinden sadece birisidir. Son da olmayacaktır. Buna füze krizlerinde, silah satışı karşılığı istenilen tavizlerde ve daha önceki çeşitli durumlarda şahit olduk, çok acısını çektik. 

60’ların hemen başında Jüpiter füzeleri krizi, Türkiye’ye yerleştirilen radar sistemleri üzerindeki tartışmalar, 1970’lerdeki açık ve sonrasındaki örtülü ambargolar, Çin ile füze anlaşmasına itirazlar… Tüm bunlar hafızamızda tazeliğini yitirmeden yenileriyle karşılaşıyoruz. Sözkonusu olayların bazılarını ele almadan önce, geçmişe kısa bir göz atıp, konunun uzun bir tarihi olduğunu vurgulamakta yarar var. 

Amerikalıların yeni nesil F-35 uçağı. 

Doğu ve Batı arasında olmak 

Türkiye ne tam Doğu’ya ne de tam Batı’ya ait bir ülkedir. Bu konumuyla, kendi gücünü geliştirmediği, taraflardan birine veya diğerine muhtaç kaldığı her durumda bir veya iki taraftan baskıya uğramıştır. Örneğin Boğazlar’ın Türk denetiminde olmadığı Osmanlı kuruluş yıllarında, ordunun karşıya geçmesi gerektiği her dönemde bu hizmeti sağlayan Cenevizlilere büyük servetler ödenmişti. Timur istilasından kaçanların, bu gemicilere verdikleri fahiş paralar da ibret vericidir. Nihayet, 2. Bayezit, donanma inşaına büyük önem verince bu durumdan kurtulduk. Kuşkusuz Bayezit, babası Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan’a karşı sefere çıktığı zaman, Haçlı donanmasının Anadolu kıyılarını bombaladığını ve Akkoyunlular’a ateşli silahlar ulaştırmaya çalıştığını çok iyi hatırlıyordu. Keza kardeşi Cem’in Batılılar tarafından rehin tutulması karşılığında her yıl onlara muazzam bir servet ödenmesi de dertlerinden sadece birisiydi. Oğlu Selim ise babası Batı’da meşgulken, şehzade olarak bulunduğu Trabzon’dan Safevilerin Doğu Anadolu’daki yıkıcı faaliyetlerini yakından izlemiş ve tahta çıkınca ilk olarak onlarla karşı yürümüştü. 

Yani sadece babası, kardeşi ve oğlu ile birlikte 2. Bayezıt’ın bu alanda karşılaştığı dertler bile, durumun tarihî köklerini göstermeye yeterlidir. Her dönem için örnekler verebiliriz ama esas olarak yakın tarihteki, 20. yüzyıldaki örneklere gelelim. 

Goeben ve Breslau 

İngiliz donanmasından kaçarak 9 Ağustos 1914’te İstanbul Boğazı’na giren Goeben ve Breslau’nun 15 Haziran 1916’da Alman zeplini tarafından İstinye Koyu’nda çekilen fotoğrafı. 

1914 yazı ve Büyük Savaş 

Trablusgarp’ı yitirmiş ve Balkan Harbi felaketinin yaralarını bile saramamış olan Osmanlı yönetimi, ordusunu toparlamak ve yaklaşan savaşın dışında kalmak için müttefik ararken, bir yandan da sipariş ettiği iki gemiyi (Reşadiye ve Sultan Osman) almak üzere Hamidiye kahramanı Hüseyin Rauf Bey komutasında denizcilerimizi İngiltere’ye göndermişti. Ödemelerin son taksidi olan 700 bin lira da verilmiş ve gemilerin 2 Ağustos günü teslimi kararlaştırılmıştı. Ama Churchill aynı gün gemilere el koydu ve denizcilerimiz şiddetle direnmelerine rağmen gemilere alınmadı. Birkaç gün sonra da bir gemiye bindirilerek Türkiye’ye gönderildiler. 

Gemicilerimiz daha yolda iken Alman Akdeniz filosunun iki gemisi Goeben ve Breslau Fransız limanlarını bombardıman ettikten sonra üstün bir İngiliz filosu tarafından kovalanarak Çanakkale’den içeri girdi. Uluslararası hukuka göre Osmanlı hükümeti bunları 24 saat içerisinde karasularından çıkarmak veya silahsızlandırmak zorundaydı. Aynı günlerde Almanlar ile gizli bir ittifak antlaşması imzalamış olan Osmanlı yönetimi bunu yapacak durumda olmadığı için gemileri satın aldığını açıkladı. Yavuz ve Midilli adını alan gemilerin, Reşadiye ve Sultan Osman’a İngilizler tarafından el konulmasından sadece yedi gün sonra Çanakkale’ye gelmiş ve Osmanlı ülkesine girmiş olması, en büyük trajedi yazarının bile hayal edemeyeceği bir mizansen gibidir. 

Bu olay dünyanın kaderini değiştirdi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı ile birlikte tarihe karışırken, paylaşımdan aslan payını almak üzere Osmanlıları Almanlar ile ittifaka iten İngiltere de kaynaklarını tüketti; 2. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğu tasfiye oldu. Bu arada Çanakkale savunması ile Rusya yolu kapandığı için Çarlık Rusyası da 1917’de yıkıldı ve çok farklı bir dünya ortaya çıktı. 

İngilizler tarafından teslim edilmeyen diğer savaş gemimiz: Reşadiye 

El konulan gemiler ve değişen tarih 

İngilizlerden Reşadiye ve Sultan Osman’ı almış olsaydık, Türk-Alman gizli antlaşması imzalansa bile, Goeben ve Breslau’nun alınmasıyla ortaya çıkan durum gerçekleşmeyebilirdi. Kaldı ki o dönemde ordu Almanların, donanma da bir İngiliz heyetinin çabalarıyla modernleştirilmeye çalışılıyordu ama İngilizlerin Türkleri oyalamaktan başka bir iş yapmadıkları, hatta gemilerimizin teknik eksikliklerini dahi gizledikleri ortaya çıkacaktı. Yani daha baştan niyetlerinin kötü olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden, İngilizler Basra’ya yapılacak çıkarma için hazırlıklarını ilerletmişlerdi. 

Her şey bir yana, İngiltere’de imal edilen, parası ödenmiş olmasına rağmen el konulan savaş gemilerimiz, daha sonra Almanlardan alınacak olanlardan çok daha güçlü, dretnot sınıfında gemilerdi. Sultan Osman’ın ana bataryası 14 adet 12 inçlik, Reşadiye’ninki ise 10 adet 13.5 inçlik toptan oluşuyordu. Nitekim bunlar İngiliz muharebe filosuna katıldılar. Bu gemilere 2.900.000 ve 2.750.000 altın sterlin ödenmişti ki bu, yokluk içinde yaşayan Türkler için olağanüstü bir fedakarlıktı. 

İngilizler de küçük düşünmüş, uzun vadede kendilerine son derece pahalıya malolacak bir hata yapmışlardı. Türkler dört yıl boyunca savaşı sürdürdüler; Rusya’nın savaşdışı kalmasına ve Bolşevik ihtilaline yol açtılar (daha doğrusu İstanbul yolunu kapatarak, İngilizlerin Çarlık Rusyası’na yardımını engellemiş oldular) ve İngiltere’nin kaynaklarını tükettiler. İngiltere başta olmak üzere İtilaf Devletleri, Türklerle diyalogu reddederek imparatorluklarının tasfiyesini hızlandırmış oldular. 

Alman zaferi de bize yaramayacaktı 

Halbuki 1914 yazında Osmanlılar, İtilaf Devletleri ile umutsuz bir diyalog arayışına girmişlerdi. İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki antlaşmanın ölüm fermanları olduğunu bilmelerine rağmen Bahriye Nazırı Cemal Paşa Fransa’ya, Maliye Nazırı Cavit Bey İngiltere’ye, Talat Bey de Rusya’ya giderek diyalog aramış ama hepsi geri çevrilmişti. Bu devletler 1913/14 kışında Osmanlı Devleti’nin paylaşımı için kendi aralarında sıkı pazarlıklı tartışmalar yaparken, herhalde onlarla görüşecek değillerdi. Gerçi Osmanlı topraklarının paylaşım bölgelerine ayrılması için pazarlıklara Almanya da katılıyordu ama, Üçlü İttifak’ın karşısında Osmanlılara bir süre tahammül göstermekten başka çareleri yoktu. Nihayet, Ağustos ayında savaş başlayınca, Osmanlı devletini de savaşa sürükleyecek olan gizli antlaşma imzalandı. Alman zaferine inanan Enver Paşa, Balkan Harbi’nde yitirilen toprakların küçük bir kısmının geri alınmasını hayal ediyordu ama imparatorluğun üçte ikisi yitirildi. İşte bu felakette, el konulan gemilerin de küçük olsa da bir payı oldu. 

1941 Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması 18 Haziran 1941 tarihinde Türkiye ile Almanya arasında imzalanan ve imzalandığı andan itibaren yürürlüğe girmiş sayılan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması. İmzacılar Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu. Almanya bu antlaşmanın imzalanmasından dört gün sonra SSCB’ye saldıracaktı (Barbarossa Operasyonu). 

Şurası da kaydedilmelidir ki, şayet 1918’de savaş Alman zaferiyle bitseydi bile sorunlarımız azalmayacak, Almanlar kaynaklarımıza sahip çıkmak üzere harekete geçeceklerdi. 1918’de Kafkasya’daki ilerlememize karşı çıkmaları ve birliklerimizi sadece kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ısrarları bunun göstergesidir. Aradan 70 yıl geçtikten sonra tarafı olduğumuz NATO’nun Soğuk Savaşı kazanması da sorunlarımızı hafifletmedi, tam tersine bizi ateşin ortasına attı. İki taraf arasında sıkışmışsanız, kazanan tarafta bile olsanız başınız derttedir. 

2. Dünya Savaşı’nda ip üzerinde cambazlık 

Savaş ve sonrasında Türkiye’nin hem Almanya ile Müttefikler hem de Rusya ve Müttefikler arasında sıkışmasının belirleyici sonuçları oldu. Türkiye’yi yönetenler bir süre tarafların baskısına direndikten sonra Batı blokuna yaslanıp ikilemden kurtuldular ama bunun da çok ağır bedelleri oldu. 

Hadiselerin ilk adımı, 1939 Ekim’inde İngiltere ve Fransa ile yaptığımız Karşılıklı Yardım Antlaşması’na Rusların aşırı tepki göstermesi olmuştur. Stalin, Polonya, üç Baltık ülkesi ve Baserabya’dan sonra Finlandiya ve Türkiye aleyhine büyümeye kararlıydı. Türkiye ise savaşa girmemekle birlikte, savaş boyunca İngiltere ile iyi ilişkiler sürdürmeye gayret etti. Savaştan sonra İngiltere havlu atınca, onun yerini ABD aldı. 

Hitler’in Balkanlar’ı işgal ettikten sonra Türkiye’ye ilerleme olasılığı korku yaratmakla birlikte, SSCB’ye karşı başlatılan Barbarossa Harekatı bu tehlikeyi bir süre erteledi. Ancak bu operasyon henüz çok taze iken, Hitler’in 30 Haziran 1941 tarihli stratejik direktifi, SSCB’nin yakında beklenen çöküşünü takiben Anadolu üzerinden Doğu Akdeniz’deki İngiliz varlıklarına taarruz edilmesi ve Süveyş’e ilerleyen Rommel kuvvetleriyle birleşilmesi yönündeydi. Bu amaçla, Türkiye’ye girilerek Anadolu platosunda büyük bir yığınak yapılmasını istiyordu. Ne var ki aynı yılın Aralık ayında Alman kuvvetleri Moskova önlerinde saplanıp kalınca, tüm planlama çalışmaları iptal edildi ve bir daha gündeme gelmedi. Bundan sonra Alman çabası, Türkiye’nin Müttefikler tarafında savaşa girmesini önlemeye yönelik oldu. 

1939 Ankara Antlaşması Türkiye’nin 1939 Ekim’inde İngiltere ve Fransa’yla imzaladığı Ankara Antlaşması, Rusların tepkisini çekmişti. Bu karşılıklı yardım antlaşması, İngiltere’nin Akdeniz filosunu Karadeniz’e getirmesine imkan sağlıyordu. 

6 Aralık 1942 tarihindeki Goering-Mussolini görüşmesinde Türkiye’nin SSCB’den korktuğu fakat Anglo-Saksonlar’ın İran ve Ortadoğu’da etkilerini genişletmesinden de rahatsız olduğu tespiti yapılmıştı (Molotov 1940 Kasım’ında, Almanlar ile iyi günlerinde yapılan görüşmelerinde Hitler’e Finlandiya, Romanya, Bulgaristan ve Boğazlar ile ilgili hedeflerini aktarmıştı. Stalin aynı talebi üç yıl sonra Tahran Konferansı’nda Churchill ve Roosevelt’e tekrarlayacaktı). 1942 sonunda Almanlar Kafkasya’dan çekilmeyi sürdürüyorlardı ama Stalingrad kuşatması henüz tam felaket safhasına ulaşmamıştı ve burada tekrar etkili olacaklarına dair inançları henüz sona ermemişti. Bu arada Bulgar ordusunu güçlendirerek Türkiye’ye karşı bir tehdit olarak kullanmayı da ele aldılar. Türkiye ileride Müttefikler lehine savaşa girecek ve özellikle de Yunanistan’a yapılacak bir çıkarma için liman ve hava üslerini kullandıracak olursa; Bulgarlar, Almanlar’la birlikte Trakya üzerinden İstanbul’a doğru önleyici bir taarruz yapacaklardı. 

İnönü’nün Adana direnişi 30-31 Ocak 1943’te Adana’ya gelen Churchill, Türkiye’yi savaşa girmesi için sıkıştırmıştı. İnönü bu talepleri yeterli silaha sahip olmadıkları gerekçesiyle erteledi ve altı ay sonra Normandiya’ya yapılan çıkarma ile savaş iyice batıya kaydı. 

Bu gelişmelerin arka planında Hitler’i endişelendiren olay, Türk-İngiliz askerî işbirliğinin artması ve Churchill’in Adana’ya gelerek İnönü ile görüşmesiydi. İngilizler az da olsa askerî malzeme gönderiyor, ayrıca İzmir’den Ege’deki Alman faaliyetlerini izleyerek sinyal istihbaratı sağlıyorlardı. Ne var ki Ankara’daki Alman Büyükelçisi von Papen, Dışişleri Bakanı Menemencioğlu ile görüşerek, savaş Almanya aleyhine gelişse bile Türkiye’nin savaşa katılmayacağını doğru bir şekilde değerlendirmişti. 

Türkiye Ocak 1943’te Adana’da direndi ama, aynı yılın Aralık ayında Kahire’de Müttefikler tarafında savaşa girme talepleriyle tekrar sıkıştırıldı. İnönü bu talepleri yeterli silaha sahip olmadıkları gerekçesiyle erteledi ve zaten altı ay sonra Normandiya’ya yapılan çıkarma ile savaş iyice batıya kaydı. İlginçtir, aynı dönemde İspanya da bizim gibi, “savaştan sonra yalnız kalırsınız” tehdidiyle Müttefikler tarafından baskı altına alınmış ama, onlar da bunu göze alarak savaş dışında kalmışlar. Hendaye’ye gelerek Franco ile görüşen Hitler de buradan eli boş dönmüştü. Akdeniz’in iki ucundaki iki devlet, savaşdışı kalmak için birçok baskıya dayanıyorlardı. 

Rus tehdidi ve değişen dengeler 

2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Alman tehdidi azalırken, Türkiye’nin en büyük endişesi Sovyetler’in Balkanlar’a yerleşme ihtimaliydi ve bir anti-Bolşevik Balkan Paktı için o sırada Almanlar’ın yanında savaşan Romanya ve Macaristan’ın yanısıra, Yunanistan ve Sırbistan’ın sürgündeki hükümet temsilcileriyle görüşmesi dikkatlerden kaçmamıştı. Ne var ki bu hükümetlerin hiçbiri etkili konumda değildi. Nitekim savaş biterken Ruslar, Yunanistan ve Yugoslavya dışındaki tüm Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini işgal edince Türkiye korktuğu durumla karşı karşıya kaldı. 

Bundan sonra Ruslar’ın Boğazlar ve Kars-Ardahan üzerindeki talepleri Türkiye’nin Batılı ülkelere yanaşmasıyla sonuçlandı. Yunanistan ile birlikte Marshall Yardımı’ndan pay alan Türkiye, Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesiyle Batı ittifakına dahil oldu. Sovyetler ile sınırdaş bir cephe ülkesi olması, Türkiye’deki anti-komünist faaliyetlere diğer ülkelerden daha fazla destek verilmesine yol açtı. Bu durum 1960’lardaki “sağ-sol çatışmaları”nın yükseltilmesinde ve sonraki istikrarsızlaştırma çabalarında birinci derecede rol oynamıştır. Ancak baskıların ilk ağır aşaması Kıbrıs Çıkarması’ndan, daha ağırı ise Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren gelmiştir. 

İzmir’deki Jüpiter füzeleri 

1961-1962 yıllarında Çiğli’de ABD Hava Kuvvetleri’ne ait İzmir Hava Üssü’nde konuşlanmış, savaş başlığı takılı, operasyona hazır bir Jüpiter SM-78 füzesi. Kamuoyuna duyurulmadan yerleştirilen füzelerin daha sonra sökülmesi Türk kamuoyunda herhangi bir tepkiye yol açmamıştı. 

NATO süreci ve Jüpiter füzeleri 

50’li yılların sonlarında Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında kaldığı Jüpiter füzeleri krizi, yakın tarihimizdeki ibret verici hadiselerden biridir. Bu olayda pazarlık Türkiye’ye yerleştirilen füzeler üzerinden yapılmış ama Türkiye’nin bu konuda en ufak bir dahli ve söz hakkı olmamıştı. ABD 1958’de İngiltere’ye Thor füzelerini yerleştirdikten sonra, 1959’da Türkiye’de de çalışmalara başlayarak 1962’ye kadar çok uzun menzilli Jüpiter füzelerini konumlandırdı. Bunların amacı, o yıllardaki topyekun mukabele doktrini çerçevesinde SSCB’nin batısı ve Urallar’da bulunan Sovyet füze üslerini vurmaktı. O yıllarda Küba’da iktidara gelmiş olan yönetim ise Amerika ile ipler koptuktan sonra SSCB’den yardım istemiş, bu görüşmeler Raul Castro tarafından yürütülmüştü. Sonuçta Sovyetler’in yardım mukabilinde Küba’da kurdukları bir füze üssü tespit edilmiş, ABD Küba’ya yaklaşan ve füze taşıyan Rus gemilerini yoldan çevirmiş ve üssün sökülmesini dayatınca SSCB bunu Türkiye’deki füzelerin çekilmesi koşuluyla kabul etmişti. 

Kamuoyunun tuhaf sessizliği 

İşin, bizim için en hafif deyimiyle “acayip” olarak nitelenebilecek kısmı asıl bundan sonra başladı. Türkiye, bu füzeler nedeniyle o dönemde çıkması muhtemel olan bir nükleer savaşta ilk hedef olacak ve önemli merkezlerinde hayattan iz kalmayacaktı. Bu nedenle füzelerin gitmesinden büyük bir sevinç duyulması gerekirdi. Kaldı ki, bunlar kamuoyuna duyurulmadan yerleştirilmişti. Konu öğrenildiği zaman ne kamuoyundan ne de Meclis’ten beklenen tepki gelmedi. Tam tersine füzelerin sökülmesinden dolayı üzüntü duyanların sayısı daha fazla gibiydi. Türk kamuoyu, tamamen iradesinin dışındaki bu pazarlıktan rahatsız olmamıştı. 1. Dünya Savaşı’na sadece üç kişinin imzaladığı bir gizli antlaşma ile girerek topraklarının üçte ikisini yitiren bir ülkede, bu olaydan sadece 48 yıl sonra yeni ve çok tehlikeli gizli antlaşmalara elle tutulur tepki olmaması, her türlü hayretin ötesindedir. 

Ruslar füzelerini hemen çektiler ama Türkiye’deki füzelerin sökülmesi ancak bir yıl sonra, 1963 sonbaharında gerçekleşti. Türk kamuoyu o yıllarda ABD şemsiyesi altında rahat edeceğini düşünüyor olmalıydı. 

Kıbrıs Harekatı 

20 Temmuz 1974’te başlayan 1. Kıbrıs Barış Harekatı, Türk-ABD ilişkilerinde, özellikle silah alımı konusunda büyük krize yol açmıştı. 

Ne var ki ertesi yıl kimbilir kaçıncı kez alevlenen Kıbrıs bunalımı ve Johnson mektubu her şeyi değiştirmeye başlayacaktı. ABD Başkanı Lyndon Johnson’un küstah bir üslupla gönderdiği ve Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağını ileri süren mektubu gerçek bir gözaçıcı oldu. Türkiye kendi platformlarını kendi kaynaklarıyla hazırlamaya başladı. 1965’ten itibaren çıkarma filosu inşaına geçildi ki, 1974 çıkarması ancak bunlarla mümkün olabilmiştir. Aksi halde, askerleri gemilerden filikalarla sahile taşımak zorunda kalacaktık. 

İlk çıkarma teknelerimiz yeterince hızlı değildi ve bu nedenle takviye birliklerinin intikali yavaş oldu ama, artık ABD ile ortaklığın niteliği anlaşılmış ve zihniyet değişmeye başlamıştı. Tabii bu arada korvet ya da fırkateyn sınıfı sayılabilecek Peyk ve Berk refakat gemilerinin inşaı da önemli bir adım oldu. Keza ordu helikopter alayının teşkili ve C-160 nakliye uçağı filolarının satın alınması da bu operasyonun hazırlıkları arasında sayılmalıdır. 

Amerikan üsleri kapatılıyor ABD’nin Kıbrıs çıkarmasını öne sürerek başlattığı silah ambargosu, Türkiye’de büyük tepkiye yol açmıştı. 1975 Temmuz ayında Demirel hükümeti, NATO’ya hizmet veren İncirlik ve Beldibi hariç, Türkiye’deki tüm ABD üslerini kapatmıştı. 

Kıbrıs Harekatı’ndan ABD amborgosuna 

1974 Kıbrıs Harekatı sonrasında Türkiye’ye uygulanan ABD ambargosu sırasında elimizdeki uçaklar eskimiş, yedek parça stoğu azalmış, birçok malzemenin idamesi güçlükle sürdürülebilir hâle gelmişti. Ambargo, Türkiye’yi Kıbrıs’ta tavize zorlamak ve Yunanistan’ın NATO’ya tekrar girmesini veto etmekten vazgeçmesini sağlamak için ABD tarafından 1975’in Şubat ayında başlatıldı. İşte bu koşullarda bugün yüzlerce silah, elektronik savaş ve haberleşme sistemi üretmekte olan ASELSAN kuruldu ve o tarihten beri sürekli gelişerek uluslararası itibar sahibi bir kurum oldu. Askerî elektroniğe önem verilmesinin bir diğer nedeni de Kıbrıs Harekatı sırasında büyük bir elektronik haberleşme ve istihbarat açığının ortaya çıkmış olması ve başta Kocatepe muhribinin batırılması olmak üzere sayısız sıkıntı yaşanmasıydı. 

Evren dönemi ve Batı destekli terör 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren “Merak etmeyin General Rogers dostumdur, bize destek olacaktır” demişti. Halbuki Türk-Amerikan ilişkilerinde düzelme çok sathi olduğu gibi kısa süre sonra Batı destekli PKK terörü tırmandırıldı. Diğer yandan da radikal cemaat örgütlenmeleri gene Batı ülkelerinin desteğiyle yaygınlaştırıldı. 

1975’te başlatılan ABD ambargosunun en çarpıcı konusu, 1974’te envantere girmeye başlamış olan F-4 Phantom uçaklarının teslimatının durdurulmasıydı. İlk planda 40 uçak sipariş verilmiş, Şubat 1975’e kadar bunların 22 tanesi gelmişti. Geri kalan 18 uçak, ancak ambargonun kaldırıldığı 1978’de filolarına katılabildi. Böylece Türkiye, Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarından sonra, parası ödenmiş platformlarına el konulmasıyla bir kez daha karşılaşmış oldu. 

12 Eylül darbesinden sonra oldukça ilginç bir durum ortaya çıktı. NATO kendi üyesi Türkiye’ye ambargo uyguluyor ve o dönemde esas tehdit olan Varşova Paktı’na karşı kendi savaş gücünü baltalıyordu. Bu durum ambargonun kalkmasında etkili oldu. O dönemde NATO’dan çıkmış olan Yunanistan’ın pakta dönmesine izin vermeyen Türkiye de, 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde vetosunu kaldırdı. Kendisini devlet başkanı ilan etmiş olan Kenan Evren “Merak etmeyin General Rogers dostumdur, bize destek olacaktır” diyerek itirazları susturdu. Halbuki ilişkilerde düzelme çok sathi olduğu gibi kısa süre sonra Batı destekli PKK terörü tırmandırıldı. Diğer yandan da radikal cemaat örgütlenmeleri gene Batı ülkelerinin desteğiyle yaygınlaştırıldı. Görünüşte Türk-Amerikan ilişkileri normalleşmişti ama kısa sürede gene gerginleşecek, teröre verilen destek artarak ve açık hale dönüşerek sürecekti. 

70’li yılların ortasında faaliyete geçen Aselsan o tarihten beri sürekli gelişerek uluslararası itibar sahibi bir kurum oldu. Aselsan EyeLr S termal kamera. 

Bu sırada bir başka örtülü ambargo gündeme geldi. NATO’dan Türkiye’ye tahsis edilen cephane ve malzemelerin yıllık kotalara tâbi tutulması, özellikle hava harekatının sınırlı kalmasına yol açtı. İlerleyen yıllarda bu konudaki komplikasyonlar artarak devam etti. Güneyimizdeki devletlerin yıkılarak yeni oluşumlara kapı açılması için Batı ülkelerinin müdahaleleriyle karşılaşması başlı başına ayrı bir konudur. 

Bugünkü F-35 ve S-400’lerle ilgili meseleyi sadece Türkiye bakımından değil, bölgede yaratılmak istenen yeni güçler dengesinin baskı ve pazarlıkları çerçevesinde değerlendirmek uygun olacaktır. Tarih, olaylara bakarken bize yeterince karşılaştırma malzemesi sağlıyor. 

TÜRKİYE TOPRAKLARI

Kader coğrafyası: Varoluş ve bedeli

Ülkeler iyisiyle-kötüsüyle coğrafyanın dikte ettiklerine boyun eğmek zorundadır. İngiltere ada olmasından yararlanıp 1000 yıl boyunca istila edilmeden rahatça dışa dönerek yayılırken, üç büyük imparatorluğun arasında kalan Polonya, tarihte üç kez paylaşılmış, sınırlarına sahip çıkamamış, hatta sürekli değişen sınırları dahi belirsiz kalmıştır. 

Her ülkenin tarihi, coğrafyasının bir uzantısı veya türevidir. Yaşadığımız topraklarda son 2 bin yıl boyunca sırasıyla Roma-Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı egemenliği başat olmuş, diğer güçler kimi zaman müdahale etmişlerdir. Persler, Araplar, Haçlılar, Sırplar, Bulgarlar, Moğollar bunların başında gelir. Önce Bizans, sonra Osmanlılar tehditlere karşı önce kendi güçleriyle, zayıfladıktan sonra da ittifaklar kurarak direnmeye çalıştılar. Batıdan gelen tehdide karşı Anadolu’dan, doğudan gelen tehdide karşı Trakya ve Balkanlar’dan güç toplayıp karşı durdular ve ayrıca bedeli çok ağır olsa da ittifak peşinde koşup yalnız kalmamaya çalıştılar. 

Bu politikayı sürdürmeyi başaramadığımız Balkan Savaşı’nda felakete uğradık. Bu miras o kadar köklüdür ki, ne Türkiye Cumhuriyeti ne de herhangi bir başka devlet tarafından reddedilemez. Bir anlamda, bu topraklarda yaşamanın bedelidir. 1000 yıldır bu bedeli ödüyoruz. Tarih, daha da ödeyeceğimize işaret ediyor. 

GÜNCEL DURUM

ABD’nin tutumu ve S-400 bahanesi

Beşinci nesil F-35’ler savaş uçağı olarak uzun süre Hava Kuvvetlerimizin ana muharebe uçağı olan üçüncü nesil F-4 Phantom uçaklarının yerini almak üzere planlanmış, hatta Türkiye bunun ortak üretim projesine katılarak çeşitli kısımlarının imalatçısı olmuştu. Böylece, dördüncü nesil F-16’lar ile F-35’lerden oluşan bir hava gücü teşkil edilecekti. 

Ne var ki, son yıllarda ABD-Türkiye ilişkilerini bozan bir dizi olay gelişti. Irak ve Suriye’de ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi; bu amaçla yıllardır örtülü silah ambargosu uygulaması; Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarının tanınmaması ve 15 Temmuz darbe girişimi, bunun başlıca unsurlarıydı. Nitekim yıllardır Patriot füzeleri konusunda da zorluk çıkarmakta, bunun düşük kapasiteli versiyonlarını önümüze sürmekteydi. Bunun üzerine Türkiye S-400 füzeleri alımına yöneldi. ABD, bu füzelerin F-35’lerin özelliklerini açığa çıkaracağını öne sürerek teslimat için Rus füzelerinden vazgeçme şartı getirdi. Ne var ki, S-400’ler olmasa dahi F-35 teslimatı için başka bahane bulunacağı ABD politikalarının sürekliliğini inceleyen uzmanlar tarafından ifade edilmektedir. 

SON 106 YILIN DÖNÜM NOKTALARI

‘Sözde dostlar’ ve düşmanlar arasında Türkiye

Türkiye’nin yakın tarih boyunca maruz kaldığı sürekli baskı ve müdahalelerin listesi çok uzun. Sadece Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletler aracılığıyla yapılanlar dahi gayet detaylı listeler oluşturur. Bu süreçte savaş ve diplomasiyle ilgili öne çıkan en kritik hadiseler… 

8 ŞUBAT 1914: Doğu Anadolu’nun Avrupalı iki genel müfettiş tarafından yönetilmesi için Rusya tarafından zorlanan antlaşma Osmanlıların korkulu rüyası olmuş, ancak savaş sayesinde uygulanmamıştır. Bu uygulamanın engellenme isteği, Osmanlıları savaşa iten en temel etkenlerden birisidir; zira bu takdirde Doğu Anadolu’nun (Makedonya örneğinde olduğu gibi) yitirilmesi muhtemeldi. Mayıs’ta bu görevlere atanan Norveçli Hoff ve Hollandalı Westenek, savaş çıkınca bölgeye gelemediler. Aynı tarihte Ruslar, Boğazlar’ı işgal için askerî komisyon kurmuşlardı. 

19 MART 1914: İngiltere ve Almanya arasında imzalanan petrol antlaşmasıyla, 1911 mutabakatı ve 1912 antlaşmalarıyla Osmanlılar’a Irak petrollerinden ayrılan pay iptal edildi; hisseler Deutsche Petrol ile Anglo-Saxon Petroleum Co. arasında paylaşıldı. Yani, Osmanlıların bu coğrafyadan çıkarılacağı üzerine antlaşmaya varıldı. Beş ay sonra savaş çıktığı zaman, İngiltere hâlâ Osmanlı donanmasının, Almanya da ordunun resmî ıslah heyetlerini teşkil etmekteydi! 

11 EYLÜL 1913-15 HAZİRAN 1914: Bu tarihler arasında Avrupalı büyük devletler kendi aralarında yaptıkları bir dizi antlaşmayla Anadolu dahil Osmanlı Devleti’nin paylaşımını tamamladılar. Savaş çıkıp da ülkeler rakip bloklara ayrılınca antlaşmalar değişecek, savaş sırasında Sykes-Picot ve St. Jeanne de Maurienne gibi yeni antlaşmalar yapılacaktı. 

9 EYLÜL 1914: Osmanlı hükümeti kapitülasyonların kaldırıldığını ve bunun 1 Ekim günü itibariyle geçerli olacağını yabancı elçiliklere bildirdi. O sırada birbiriyle en kanlı muharebeleri yürütmekte olan Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan ve İtalya hükümetleri derhal biraraya gelerek bunu müştereken protesto ettiler, kararın geçerli olamayacağını bildirdiler. Osmanlı hükümeti geri adım atmadı. Bunu Lausanne’da tekrar gündeme getirecekler ve tabii kabul ettiremeyeceklerdi. 

4 MART-10 NİSAN 1915: Bu tarihler arasında yapılan görüşmelerle İngiliz ve Fransızlar Ruslar’ın Boğazlar üzerindeki taleplerini isteksizce de olsa kabul ettiler. Ruslar o dönemde müttefiklerinin Çanakkale’yi aşıp kendi tarihî hedefleri olan İstanbul’u işgal etmelerinden endişe duymaktaydı. Bunun gerçekleşmemesinin 2.5 yıl sonra Rus Çarlığı’nın yıkılmasına yol açacağını o günlerde kimse hayal dahi edemezdi. 

1915-17 ARASI: Almanlar bu süre zarfında Osmanlı Devleti’nin İran’daki çabalarını istisnasız her fırsatta baltaladılar; bunun için İngiliz ve Ruslara avantaj sağlanmasına göz yumdular; Osmanlıların yetiştirdikleri unsurları dağıtttılar; ellerinden gelen her türlü düşmanlığı sergilediler, hatta bu amaçla Sünni düşmanlığını kışkırttılar. Türklerin bu coğrafyada etkin olmasını hazmetmeleri mümkün olmamıştır. 

19 MART 1945: Rusya, Türkiye’ye bir nota vererek 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı feshetti. 7 Haziran’da toprak, 8 Ağustos ve 24 Eylül 1945 tarihlerinde Boğazlar’da üs istedi. 

17 TEMMUZ 1945: Stalin bu tarihte başlayıp 2 Ağustos’a kadar süren Potsdam Konferansı sırasında Türkiye üzerindeki taleplerini dile getirdi ama, savaş boyunca birçok kez tekrarlandığı gibi, o dönemdeki müttefiklerine kabul ettiremedi. Özellikle İngiltere buna karşı tutum aldı. 

13 HAZİRAN 1964: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ABD Başkanı Johnson’un “Kıbrıs’a müdahale durumunda Türkiye’yi Rusya’ya karşı savunma yükümlülüğünden vazgeçeceklerini ve zaten burada ABD silahlarının kullanılamayacağını” ifade ettiği mektubuna, ittifakın yükümlülüklerini hatırlatarak yanıt verdi. İnönü ayrıca yaptığı bir açıklamada “…eğer haklılığımız teslim edilmezse bu sistem yıkılır, yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır” cümlesini kullandı. 

17 ARALIK 1974: ABD Senatosu’ndan bir gün sonra Temsilciler Meclisi de Türkiye’ye silah ambargosu kararı aldı ve askerî yardım askıya alındı. Uygulama 5 Şubat 1975 tarihinde başladı. 

2 EKİM 1992: Ege’de yapılan Kararlılık Gösterisi tatbikatında Amerikan gemisinden atılan iki adet Sea Sparrow füzesi Muavenet gemisine isabet etti. Kaptan dahil 5 denizcimiz şehit oldu, 22 asker yaralandı, gemi kullanılamaz hale geldi. Bu füzelerin yanlışlıkla atılması imkansızdı. “At ve unut” sınıfından olmayan füzelerin hedefe kadar yönlendirilmesi ve altı aşamada hazırlanması gerekiyordu. Bu ABD’nin gözdağı mesajıydı. 17 Şubat 1993 tarihinde meydana gelen, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi ve 6 kişinin şehit olması hadisesi de gerekli tahkikat yapılamadığı için halen karanlıktadır. 

4 TEMMUZ 2003: Çuval Vakası! Amerikan askerleri Kuzey Irak’ta görevli bir askerî timimizi tutuklayarak terörist muamelesi yaptı ve fotoğraflarla birlikte basına yansıttı. Bu hadise de, birçok başka örnekte olduğu gibi açık bir psikolojik savaş operasyonuydu. Zira TBMM dört ay önce “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi”ni az farkla da olsa reddetmişti. 

2010’daki Mavi Marmara hadisesi Türkiye-İsrail ilişkilerini gerginleştirirken, o dönemde Türkiye’nin acil gereksinimi olan Heron İHA’larına teknik destek verilmediği gibi, bir yandan az sayıdaki aracın etkin çalışması da önlendi; diğer yandan elde edilen istihbarat terör gruplarına iletildi! Esasen yer istasyonu da yetersizdi. Aynı dönemde ABD’den istenilen Predator İHA’ları konusunda da gelişme olmadı. Keza, o dönemde çok gerekli olan hassas mühimmat gönderilmesi de büyük ölçüde azaltıldı. ABD ve NATO sözde müttefik Türkiye’nin teröre karşı operasyonlarını böylece kısıtlamış oldu. Bunun üzerine Türkiye kendi İHA’larını başarıyla geliştirerek bu alanda dışa bağlı olmaktan kurtulduğu gibi, neredeyse en ileri ülkeler arasına girdi. Bu arada NATO ülkelerinden gelen özel birliklerin Irak ve Suriye’de Türkiye karşıtı güçlere özel eğitim verdiği gözlemlendi. Bu güçler çok büyük miktarda malzeme desteği aldılar. 

26 MART 2016: ABD hükümeti İncirlik üssündeki ailelerin geri dönmesini ve Adana’daki sivil personelin azaltılmasını emretti; buradaki personel ve uçakların sayısı da azaltıldı. Keza burada bulunan nükleer savaş başlıklarının Romanya’daki Deveselu üssüne taşındığına dair haberler çıktıysa da, bu konuda net bilgi sağlanamadı, herhangi bir resmî açıklama yapılmadı. Bunun PKK’nın organize ettiği “Hendek savaşları” ve 15 Temmuz kalkışmasının hemen öncesine denk gelmesi dikkatlerden kaçmadı. 

10 EYLÜL 2017: Alman hükümeti İncirlik üssünden tümüyle çekileceğini açıkladı ve ayrıca Türkiye’ye büyük çapta silah sevkiyatını durdurduğunu ifade etti. Bu çerçevede Altay tanklarında kullanılacak motorların imali için yapılan girişimler de iptal edildi.