Andre Gunder Frank’la 1990’daki “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ekonominin ancak tarih çerçevesinde anlaşılacağıni savunan bir düşünürün bakışaçısı. 

İSENBİKE TOGAN

 Ankara’da ODTÜ İdari İlimler Fakültesi koridorlarında yeni fikirler ve yeni isimlerin uçuştuğu günlerdi; Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank gibi düşünürlerin fikirleri tartışılıyordu. Ben daha buradaki bölümlerle yeni tanışıyordum ve bu isimler benim gibi Orta Asya ile tarih ve filoloji eğitiminden gelen birisi için çok yabancı idi. Doktora sonrasında ABD’de bulunduğum sırada Wallerstein’in adını duymuştum; eskiden Afrika tarihi ile uğraşan bir kişinin birden yaygın bir şekilde ilgi gören “dünya sistemi” görüşünü ortaya atması konuşuluyordu. 

O sıralarda aslında hepimiz kendimize dünya tarihi içinde bir yer arıyorduk. Bu görüşler içinde Osmanlı Devleti ve tarihi yerini bulmuş ise de, Orta Asya tarihi bütün bu görüşler içinde hâlâ simidin ortası gibi bomboştu. Ben de “acaba bu teoriler arasında Orta Asya tarihine yer verenler var mı” diye her yeni duyduğum görüşle ilgilenir hale gelmiştim. Zamanla Wallerstein’ın görüşleri Janet Abu-Lughod tarafından geliştirilecekti. Abu-Lughod Amerika’nın keşfi ile başlayan Wallerstein dünya sistemi yerine, bunu 13. yüzyıl başında Çinggis Han imparatorluğu ile başlatıyor, Avrupa Hegemonyasının Öncesi adlı eseri heyecanlı tartışmalara sebebiyet veriyordu. Andre Gunder Frank’ın adını ve görüşlerini de bu çerçevede tekrar duyacaktım. 

Aslında “bağımlılık teorisi” fikrinin öncülerinden olan A. G. Frank ile UNESCO’nun 1990’da düzenlediği “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Kendisinin çalışmalarından ODTÜ’de heyecanla bahsedildiğini söyleyince şaşırmıştı, haberi yoktu. Bu seyahati düzenleyen Senegalli Doudou Dienne, uzmanlar yanında Batılı aydınları da davet etmişti. A. G. Frank ve Avrupa merkezli teorilere karşı çıkan Samir Amin yakın dost idiler; ikisi bazen beni de yanlarına alarak gelecek ile ilgili düşüncelerini tartışırlardı. Hatta bir keresinde Taklamakan çölünden geçerken nasıl olduysa bir jeep ayarlamışlar ve çölün ortasında heyecanla altyapı- üstyapı tartışmalarına girişmişlerdi. 

Bu tartışmalarda A. G. Frank dünya tarihinin aslında ticaretin tarihi olduğunu söylerdi. Ona göre dünya ve özellikle Asya tarihini ticaret açısından anlamak için en iyi benzetme üstü bilyelerle dolu bir tepsi idi; bir bilyenin yerinden oynaması ve oynatılması diğer bilyeleri de etkiliyordu. Onun için tarihe bütüncül bir yaklaşımla bakmak gerekiyordu. Frank bu çerçevede “Dünya Tarihinin 5000 Yılı” adlı bir makale yazmıştı. Aynı sebepten dolayı da dünya tarihinin 1492’den veya 13. yüzyılda başlatılmasına karşı idi. Onun görüşüne göre bir süredir dünya ticaret merkezleri Batı’ya doğru kayıyordu. Çinggis Han imparatorluğu döneminde ticaretin merkezi başkent Karakurum iken, özellikle kürk ticaretinin gelişmesi ile 16.-17. yüzyıllarda Moskova’ya, oradan da Londra’ya kaymıştı. Artık kürk ticaretinden değil de merkantilizmin gereği borsadan sözediliyordu. Londra’dan sonra New York’a kayan merkez, 1990’larda artık Pasifik sahillerinde konuşlanmaya başlamıştı. Bildiğimiz gibi Japonya-Kore-Çin ekseninde bu bölgenin “Doğu Asya kaplanları” şeklinde anılmaya başlaması da o yıllara rastlar. 

A.G. Frank’ın görüşüne göre Orta Asya merkezli yeni bir sistem gelişecekti. Kendisi 1990’daki bu İpek Yolu seyahati boyunca çok soru sordu; bu konudaki literatür konusunda bilgi aldı ve seyahatin ardından hemen Orta Asya’nın Merkezîliği (Centrality of Central Asia) adlı bir kitap yayımladı (1992). Daha kitabın kapağından itibaren, Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ayrıca eserde çevre kültür ve medeniyetlerin Orta Asya halkları ile karşılıklı alışveriş çerçevesinde oluştuğu fikri hâkimdi. 

Türkiye’ye döndükten sonra çevreme A. G. Frank’ın Orta Asya ve dünya ticaret tarihi ile ilgili fikirlerini aktardığım zaman hiç de olumlu tepkiler almamış, hatta bu “farklı” fikirlerin onun yaşlanmasına hamledildiğini görmüştüm. 2005’te vefat eden bu ileri görüşlü ekonomi tarihçisi bugünkü “Kuşak ve Yol İnsiyatifi”ni yaşamış olsaydı, Kazakistan-Çin sınırının iki tarafında Khorgos ve Khorgas adlarıyla yer alan, yoktan varedildikleri düşünülen yeni merkezler ve bunların arasındaki işlek serbest ticaret bölgesi hakkında yazılan yazıların (Çin Çölün ortasını dünya ekonomisinin merkezi haline getirebilir mi? NYT 29.1.2019) bu yolların geçmişi hakkında da bilgi vermeleri gerektiğini söylerdi. Ekonominin tarih çerçevesinde anlaşılacağı görüşünde idi. Kendisi daha sonra Re-Orient (1998) kitabıyla bunu başarmak istemişti.