Ortaçağ’dan bugüne dünyanın hiçbir yerinde Üsküdar’da olduğu gibi kadınların şekillendirdiği, kadınların isimleriyle yaşayan ve kadınların parasıyla imar edilen bir şehirle karşılaşmanız mümkün değil. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü kadınlarından, Mihrimah, Nurbanu, Kösem ve Gülnuş Emetullah sultanların izleri halen burada sürülebiliyor. Üsküdar’da dört büyük kadın, dört büyük külliye…

Büyük imparatorluklar merkezi İstanbul kenti dediğimizde aklımıza gelen yegane yer olan Suriçi, erkek hükümdarların gövde gösterisi yaptığı alan olarak karşı yakada siluete otururken; birkaç istisna hariç yalnızca kadınların yapılarından oluşan Üsküdar tam bir kadınlar şehri. 15. yüzyılda Rum Mehmet Paşa ve Kara Davud, 16. yüzyılda Şemsi Paşa haricinde vezirler ve sadrazamlar bile Üsküdar’da eser bırakmayı tercih etmemiş.

Hanım sultanların yardımseverlik faaliyetleri, Osmanlı bürokrasisi tarafından tasarlanmış. Hanım sultanlar da her Müslüman gibi hayır yapmak istemiş; ama vakfiyeleri tasarlayan, mimari kurguları şekillendiren çoğunlukla bürokratlar olmuş. Onlar da genellikle daha büyük ölçekli planlarla hareket etmişler.

Osmanlı döneminde yeni bir caminin helal parayla yapılması çok önemliydi. En helal para da gaza parası olarak görülüyordu. Kanunî Sultan Süleyman ya da Yavuz Sultan Selim dönemlerinde hiç sorun olmamış bu durum; seferlerin azaldığı, savaş ekonomisinin bittiği yıllarda sultanları zora sokmuş. Halk, sultanın cami yaptırma arzusu karşısında, bunun parasının gazadan değil de kendi cebinden çıkmasından hoşnutsuzluk duymuş.

Bu durumda anneleri adına hayır yapmak, sultanları kurtarmış gibi görünüyor. Hanım sultanın gazaya çıkmasının beklenemeyecek olması bir yana, bu hayır işleri eskisi gibi savaşçı olmayan Osmanlı padişahlarını halkın gözünde hayırlı evlatlar olarak başka bir saygın konuma oturtmuş. Tabii isimlerinin yüzlerce yıl sonraya kalacak eserlerle yaşaması hanımları da memnun etmiş. Her ne kadar sultanın eşinin ismini doğrudan ağzına almaktan imtina eden Osmanlı halkı bu eserlere Atik ValideSultan,Cedid Valide Sultan, Çinili Cami, Sahil Camisi gibi “kod isimler” taksa da Mihrimah, Nurbanu, Kösem ve Gülnuş Emetullah sultanlar bu sayede halen hatırlanmaya devam ediyor.

Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

1- Mihrimah Sultan Külliyesi

Bir sultan efendi ve çifte minare

Üsküdar’da hanımların yapılaşması, 1548’de Kanunî Sultan Süleyman’ın çok sevdiği tek kızı Mihrimah Sultan için Mimar Sinan’a yaptırdığı Mihrimah Sultan Külliyesi ile başlıyor. İnternette ufak bir araştırma, karşınıza pek eğlenceli görünse de gerçeğin yakınından bile geçmeyecek bir hikaye çıkartacak. Bu şehir efsanesine göre Koca Sinan, Mihrimah Sultan’a büyük bir aşk besliyormuş. Öyle ki geceyle gündüzün eşit olduğu bir 21 Mart’ta, Sinan’ın Mihrimah Sultan için tasarladığı Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir noktaya oturduğunuzda, güneş Edirnekapı Camii’nin minaresi ardından batarken, Üsküdar’daki caminin ardından ay doğarmış. Bu romantik hikayeye Mihrü Mah’ın “Güneş ve Ay” demek olduğu, bir de Mihrimah Sultan’ın doğum gününün 21 Mart olduğu “bilgileri” eklenince ortaya çıkan hikayeye inanmak çok cazip hale geliyor.

Tabii en başta, bugün kullandığımız Güneş temelli miladi takvime göre her yıl 21 Mart’a denk gelen ekinoks gününün, Ay temelli hicri takvimin kullanıldığı yıllarda her yıl başka bir güne denk geldiğini hatırlamak gerek. Ayrıca Mihrimah Sultan’ın namusunu kurtarmak bize düşmez ama, Osmanlı kaynakları bu tür dedikoduları mutlaka kaydederken Mimar Sinan’la evli-barklı bir hanım olan Mihrimah Sultan arasında bir aşk olduğuna dair tek bir ima bile bulunmuyor. Hikayeyi takip ettiğimizde bu dedikodunun 1960’larda Hollandalı bir kadın romancı tarafından, olayın kahramanlarından yaklaşık 400 yıl sonra ortaya atılmış bir hayal ürünü olduğunu anlıyoruz. Herhalde herkesin çok hoşuna gitmiş olacak, tekrarlana tekrarlana tarihî bir gerçek olarak kabul edilmeye başlanmış.

Üsküdar’a ilk adım Geçmişte Üsküdar’a yanaşan kervanları karşıladığı gibi bugün de vapurdan inenlerin ilk gördüğü yapı Mihrimah Sultan Külliyesi.

İşin aslı, Mihrimah Sultan’ın hayatına bakıldığında pek aşkla-meşkle işi olmayan, taht mücadelelerine, sadrazam seçimlerine müdahil olmuş çok güçlü bir kadın portresiyle karşılaşıyoruz. Mihrimah Sultan belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun en zengin kadını… Eşi Rüstem Paşa’yı sadrazam yapıyor; onun vefatından sonra bir dönem oyun dışında kaldığı için dönemin sadrazamı, Semiz Ali Paşa’ya evlilik teklifi götürüyor. Semiz Ali Paşa, isminin de işaret ettiği gibi çok şişman, yaşça da biraz geçkin bir zât. Öyle ki, Hollanda’ya onu taşıyabilecek atlarının olup olmadığını soran mektuplar göndermiş. Aşkın gözü kördür derler ama Mihrimah Sultan’ın bu teklifi götürürken gönlünün değil, aklının sesiyle hareket ettiğini tahmin etmek güç değil.

Dedikodular bir yana, bu külliyenin özel ve kıymetli tarafı, bir hanım sultan için yapılan ilk çift minareli caminin burada bulunması. Osmanlı mimari adabında çift minareli camiler yalnızca padişahlar için yapılırken, Kanunî Sultan Süleyman çok sevdiği kızına hürmetini göstermek için ona böyle bir hak tanımış. Tam deniz kenarına yapılan külliyenin içindeki cami ve sibyan mektebi, yamacın üzerine yerleştirilmiş. Medresesi ise set üzerinde duruyor. Alt kotta ise koca bir meydana açılan iki kervansaray varmış. Eskiden Üsküdar’a yanaşanlar bu iki görkemli kervansarayın arasından geçerek meydana ulaşırlarmış. Kenti Galata gibi yüksek yerlerden izleyenleri de çok etkileyen bu manzarası, Kitab-ı Bahriye minyatürlerinde sıklıkla tasvir edilmiş. Ne yazık ki kervansarayların yıkılmasının ardından bu 16. yüzyıl meydanı bugüne ulaşamamış.

Kendisi baba yanında üvey oğlu burada

Mihrimah Sultan babasının yanına, Süleymaniye Külliyesi’ne defnedilmiş. Caminin avlusunda nadir görülen bir uygulama olarak Rüstem Paşa’nın başka bir eşinden olma oğlunun sandukası bulunuyor.

2- Atik Valide Külliyesi

Mimar Sinan imzalı müthiş bir tasarım

16. yüzyıla geldiğimizde, 3. Ahmed, 3. Murad gibi padişahların İstanbul’da kendi adlarına bir cami yaptırmadıklarını, daha çok anneleri adına hayır işlemeyi tercih ettiklerini görüyoruz. 3. Murad’ın annesi Nurbanu Valide Sultan için 1570-1579 arasında Koca Sinan’a yaptırdığı Atik Valide Sultan Külliyesi de hem padişahın ihtişamlı bir yapı inşa ettirme arzusunu hem de annesine duyduğu büyük hürmeti yansıtıyor. Yapı topluluğu, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en büyük tasarımlarından… Camisi, medresesi, tekkesi, sıbyan mektebi, darülhadisi, darülkurrası, imareti (aşhane-tabhane-kervansaray), darüşşifası ve hamamıyla adeta kendi başına bir şehir. Döneminde, kervanlarla şehre gelenleri karşılayan külliye, Üsküdar’da yerleşimin dış sınırını da belirliyor. Yalnız, İstanbul’da padişahların bir gövde gösterisi olan cami, hanım sultan külliyelerinin pek çoğunda olduğu gibi arazinin ölçeğine kıyasla oldukça küçük. Zira hanım sultanların gövde gösterilerine ihtiyaçları yok; ihtişamdan ziyade ihtiyaca yönelik bir tasarım yapılmış.

Çifte minareli mütevazı cami

Külliye arazisine ve diğer birimlerine göre mütevazı boyutlardaki Atik Valide Camii’nin ihtişamı, boyutlarıyla değil zengin çinileri ve Mihrimah Sultan’daki gibi çifte minaresiyle öne çıkarılmış.

Ne var ki 19. yüzyıla gelindiğinde bu kadar büyük bir yapı olduğu gibi korunamamış. Birimlerin çoğu niteliklerini değiştirmiş. Kervansarayın bazı bölümleri ve diğer avlular terkedilirken, cami, tekke ve darüşşifa devam etmiş, ediyor. Hatta bu darüşşifa, İstanbul’da halen işler halde bulunan beş Osmanlı hastanesinden biri. Son yıllarda tartışmalı bir restorasyonla avlusuna camekanlı bir cephe yapılıp sonra Vakıflar tarafından kaldırılması haberleriyle hatırlayabilirsiniz burayı. Şu anda ise Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi tarafından kullanılıyor.

Daha önce ise sırasıyla Nizam-ı Cedid süvarisinin, Sekban-ı Cihadiye askerinin ve Asâkir-i Nizamiye süvarisinin kışlası (1800-1865), akıl hastanesi (1865-1927) ve Tekel yaprak tütün bakım atölyesi (1935-1976) olmuş. Darüşşifa, 1977’de Üsküdar İmam Hatip Lisesi’ne verilmiş, darülhadis-darülkurra grubu ise cumhuriyet döneminde uzun süre Toptaşı Cezaevi olarak kullanıldıktan sonra yakın geçmişte tahliye edilmiş.

Külliye önceleri “Valide Sultan” adı ile bilinirken, Gülnuş Valide Sultan’ın Üsküdar İskele Meydanı’nda Cedid (Yeni) Valide Külliyesi’ni yaptırması üzerine “Atik (Eski) Valide” ismiyle anılır olmuş.

MUTLAKA GÖRÜN!

Çalınan çinilerden kalanlar ve vaftiz teknesi

Külliyenin kubbeli avlusundan girince sağ taraftaki avlunun en sağ köşesindeki odada 5. yüzyıldan kalma koca bir vaftiz teknesi var. Öyle büyük ki içinde bulunduğu odadan dışarı çıkarılamıyor. Bu odanın külliyenin yağhanesi olduğu, vaftiz teknesinin de başka bir yerden getirilerek burada yağ yapımında kullanıldığı tahmin ediliyor.

Caminin kıymetli çinileri ne yazık ki hırsızlıklarla anılsa da görülmeye değer. Bu paha biçilmez çinilerin bir çoğu çalındı, bir kısmının yerine replikaları konuldu. Umuyoruz ki yakın zamanda hepsi bulunur, tamamlanır.

3- Çinili Külliyesi

Kösem’in kudretli ama mütevazı iktidarı

Sultan Ahmed’in meşhur eşi Kösem Sultan’ın, torunu 4. Mehmed’in zamanında bile iktidarda kalmaya çalışan, belki de Osmanlı Hanedanı’nın en güçlü kadını olduğu malum. Oysa Sultan İbrahim’in padişahlığının (hd. 1640-1648) ilk yıllarında Kasım Ağa’nın mimarbaşılığı zamanında inşa edilen bu külliye, Valide Sultan’ın kudreti karşısında oldukça mütevazı kalıyor. Atik Valide Külliyesi’nin hemen altında, eğimli bir araziye yapılan bu küçük program, bir cami, medrese, sebil, sıbyan mektebi, çeşme ve çifte hamamdan oluşuyor. Üsküdar’da Osmanlı mimari adabının dışına çıkarak çifte minareli yapılan Mihrimah Sultan, Gülnuş Emetullah ve Nurbanu Sultan camilerinin aksine, Kösem Sultan’ın camisi tek minareli. Belli ki iktidarını kanıtlamak için padişahlara mahsus bu imgeyi kullanmaya gerek duymamış Valide Sultan. Fakat ihsanını göstermek için caminin inşaatında çalışanlara, Üsküdar’daki Rum Kilisesi’ni inşa etmeleri için hem izin hem de malzeme desteği sağlamış.

Eskisi, yenisi ve tam ortası

Nurbanu Valide Sultan (Atik Valide) ve Gülnuş Emetullah’ın (Cedid Valide) hem kronolojik hem de coğrafi olarak ortasında yer alan bu Çinili Külliyesi, Orta Valide Külliyesi olarak da anılıyor.

Cami kapısı üzerinde yer alan sülüs hatla yazılı üç beyitlik kitabeden caminin 1640’ta yapıldığı anlaşılıyor. Ayrıca avlunun kuzey kapısında Şair Fevzi’ye ait altı beyitlik kitabede külliyenin diğer yapılarının da aynı tarihte yapıldığı yazılı. Bu kitabelerde adı geçmeyen medrese ise muhtemelen 1640’tan hemen sonra yapılmış olmalı.

Külliyenin en büyük boyutlu yapısı, sıbyan mektebinin batısında kalan Çinili Hamam Sokağı ve Çavuşdere Caddesi arasında yer alan çifte hamam. Genellikle külliyeleri, çevrelerinde oluşmuş yerleşim alanları, mahallelerle birlikte hayal etmeli. Bu külliyenin cazibe merkezi de hamamları olmuş. Batıdaki kadınlar, doğudaki erkekler tarafından kullanılan hamamlar, 20. yüzyılın başına kadar faal durumdayken bir dönem kapanmış. 1960’larda tamir edilerek yeniden kullanıma açılmış.

MUTLAKA GÖRÜN!

Zengin Osmanlı çinileri: Laleler, karanfiller, sümbüller

Zengin çinileriyle meşhur camide mihrap dahil harimin bütün duvarları üst sıra pencerelerinin altına kadar çinilerle kaplı. Ayrıca kuzeydeki son cemaat yeri duvarında ve minber külahında da çiniler bulunuyor. 17. yüzyılda Kütahya’da yapılan bu çinilerin motiflerinde nar çiçekleri, laleler, karanfiller, bahar dalları, hançer yaprakları, şakayıkları, sümbüller ve çiçek tomurcuklarının yanında, stilize olarak hataî, rumî, palmet ve bulut motifleri de görülebilir. Çiniler beyaz, kobalt mavisi, lacivert, firuze, mor, yeşil ve kırmızılarla rengarenk bir görüntü ortaya çıkarıyorlar.

4- Yeni Valide Külliyesi

Padişah yapılarından farksız bir cami

4. Mehmed’in hasekisi, 2. Mustafa ile 3. Ahmed’in annesi Giritli Râbia Gülnuş ya da Gülnuş Emetullah Sultan, sağlığında 4. Mehmed’le birlikte saray kurallarına aykırı biçimde av seyahatlerine çıkmış; her Harem kadınına nasip olmayacak bir şansla Edirne’den başlayarak Filibe, Karinâbâd, Yanbolu kentlerini, Bulgaristan’ın iç bölgelerini, Makedonya’yı dolaşmıştı. Oğlu olan iki padişahın döneminde devam eden uzun süreli valide sultanlık dönemine ve kayınvalidesi Hatice Turhan’ın vefatının ardından sarayın en güçlü kadını olmasına rağmen arşivlerde onunla ilgili pek belge bulunmaması, siyasete fazla bulaşmadığına işaret ediyor. Galata’da ve Üsküdar’da adını taşıyan camiler ise hayırsever tarafını öne çıkartıyor.

18. yüzyılın ilk yıllarında Üsküdar Meydanı’nın güneyinde Mimar Bekir’in subaşılığı sırasında yapılan külliye, oğlu 3. Ahmed’in annesine sevgi ve saygısının bir nişanesi olarak aynen bir padişah camii gibi inşa edilmiş. Burada ne Mihrimah ne Çinili ne de Atik Valide külliyelerinde olmayan bir detay var: Sultani bir imge olarak, çifte minaresine, çifte şerefesine ek bir de revaklı avlu hediye edilmiş kendisine. Sadece padişah yapılarına mahsus bu revaklı avlu, Osmanlı mimari adabının yazılı olmayan kurallarına çok aykırı bir istisna.

Üsküdar Meydanı’nın güneyinde Mimar Bekir’in subaşılığı sırasına yapılan külliye, pek çok özelliğiyle klasik dönem mimarisi özelliklerini taşıyor.

Camii, hünkar mahfili, türbe, sebil, muvakkithane, çeşme, şadırvan, sıbyan mektebi, arasta (dükkanlar), imaret, meşruta evleri ve mahyacı odasından oluşan Yeni Valide Külliyesi, ayrıntıda klasik dönem yapılarından ayrılmasına karşın Sinan’ın mimari üslubunun, özellikle de Rüstem Paşa Camii’nin etkilerini taşıyor. Cami, yüksek kasnaklı basık kubbesi, güney cephesindeki payanda sistemi, ferah iç mekan etkisi ve Tekfur Sarayı’nda üretildiği tahmin edilen çinilerinin üslubuyla klasik dönem camilerinden ayrılıyor.

Valide Sultan’ın türbesi de külliyenin dış avlu duvarı üzerinde, güney yönünde çeşme ile muvakkithane arasında yer alıyor. Rivayete göre, Valide Sultan üzerine rahmet yağmasını istediği için türbesinin üzeri sadece tel kafes ve demir konstrüksiyonla kaplanmış. İçinde de Arapça kitabeli çok güzel bir mezartaşı var. Türbenin batısındaki muvakkithanede ise bir zamanlar saatlerle dolu bir odada, gelip geçene namaz vakitlerini söyleyen bir muvakkit varmış.

MUTLAKA GÖRÜN!

Serçelere mahsus küçük saraylar

İstanbul’daki kuş evlerinden ayrı bir konu çıkar, ama bu külliyedekiler müstesna güzellikleriyle görülmeyi hak ediyor. 18. yüzyılda şehirde moda olan bu küçük saraylar, büyük ihtimalle Kuzey Hindistan İslâm mimarisinin etkisiyle yapılmaya başlanmış. Serçe gibi küçük kuşlara göre tasarlandıkları için “serçesaray” adıyla da anılıyorlar. Güvercinler ise kendilerine başka yuva aramak zorunda; zira zarif detaylarına zarar verecekleri düşüncesiyle onların boyutlarına göre tasarlanmamış kuş evleri.