Tarihler 16 Şubat 1969’u gösteriyordu. Günlerden Pazar’dı. Amerikan 6. Filo’suna bağlı gemiler İstanbul’a gelerek Dolmabahçe önlerine demirlemiş, sayıları 40 bini bulan protestocular Beyazıt’tan Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Günlerdir sağcı basın tarafından provoke edilen militanlar, Emniyet kuvvetlerinin göz yumması-desteğiyle Taksim meydanına çıkan kalabalığa saldırmış, 2 kişiyi öldürmüş, 200 kişiyi yaralamıştı. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz (Süleyman Demirel)” devriydi. 

 Bundan yedi yıl önce Has Parti Genel Başkanı, günümüzün AK Parti Başkan Vekili Numan Kurtulmuş şöyle diyordu: 

“Ben çocukluğumda hatırlıyorum. Meşhur bir Kanlı Pazar yaşandı. 1969’da rahmetli babam Cumartesi günü bizleri alarak Erenköy tarafına götürdü. Teyzeme dedi ki; ‘Pazar günü İstanbul karışabilir. Büyük olaylar olabilir. Sizler burada kalın’. İstanbul’daki olay şuydu; 6. Filo İstanbul’a gelmiş, Dolmabahçe önlerine demir atmış, teknik üniversiteden idealist solcu gençler 6. Filo’yu protesto etmek için gösteriler yapacak. O dönem solcularda antiemperyalizm var. Ülkenin ana omurgasını oluşturan sağcı muhafazakar kitlelerde ise antikomünizm var. Solcu gençler Amerikalıları denize dökmek için sokağa çıktı. Türkiye’de on binlerce insan ellerinde sopalarla solcu gençleri denize dökmek için sokağa çıktı. Maalesef solcu gençler Amerikan filosunu, sağcı muhafazakarlar da solcu gençleri denize döktüler. Eğer o gün Soğuk Savaş’ın bu oyununa gelmeyerek, bu ülkenin insanları geniş muhafazakar dindar kitleler ile Türkiye`nin idealist solcu gençleri yanyana Coni’leri denize dökmüş olsaydı, sizi temin ederim ki bugün Irak işgal edilemezdi. Bugün Afganistan işgal edilemezdi”. 

Vietnam savaşı ve protestolar 

1968’den 1969’a nakil olan olaylar arasında Amerikan 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto etmek, dönemin siyasal hareketliliğinde önemli bir yer tutar. Temmuz 1968’de bu gösteriler sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun anısının canlı olduğu Şubat 1969’daki “ziyaret”, Vietnam savaşının kızgın günlerinde dünya ölçeğindeki ABD karşıtı gösterilere paralel bir şekilde tepki çekiyordu. 70 dolayında dernek ve örgütün katılımıyla ortak bir kampanya hazırlanmış, 6. Filo’nun ziyaret günlerinde bildirilerle halkı bilgilendirme faaliyetleri ve yürüyüşlerle protestoların sürekliliği planlanmıştı. 

Gösterileri düzenleyenler 6 Şubat 1969’da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a telgraf çekerek “Amerikan emperyalizmin bekçisi bu filo”yu ülkede istemediklerini bildiriyorlardı. 10 Şubat’a İstanbul’a gelen 6. Filo, Kabataş açıklarında demirledi. Dolmabahçe yasak bölge ilan edildi. İlk gösteri -hesapta olmayan bir biçimde-kitlelerin heyecanla biriktiği Teknik Üniversite’den Taksim’e yapılan yürüyüşle başlamıştı. 

Taksim’de karşı karşıya… Bir tarafta Amerikan filosunu ülkesinde istemeyen solcu gençler, bir tarafta “kızıl kâfirlere, komünistlere” karşı olan sağcı gençler vardı. Taksim’deki çatışmada 2 kişi öldü, 200 kişi yaralandı. 16 Şubat 1969 Türkiye’nin ‘Kanlı Pazar’ı olmuştu. 

11 Şubat günü İstanbul Üniversitesi’ne “6. Filo Defol” afişi asıldı. Beyazıt kulesine ise ortasında Vedat Demircioğlu’nun resminin bulunduğu bir bayrak kondu. Bayrağın ortasındaki resim görmezden gelinerek “Kızıl Bayrak” olarak literatüre geçen bu hadiseye ilişkin, değme ajan hikayelerine taş çıkartacak mizansenler üretilecektir (bayrağı asanların Boğaz’dan geçen bir Rus gemisinden talimat aldıkları gibi). 

13 Şubat’ta kadın öğrenciler Beyazıt’tan Sultanahmet’e “Ya İstiklal Ya Ölüm” pankartıyla yürüyüş düzenlediler. 14 Şubat’ta MTTB’nin düzenlediği “Bayrağa Saygı Mitingi” ise yaklaşmakta olan “Pazar” gününün kanlı geçeceğinin habercisiydi. “Amerika gitsin Rusya mı gelsin?” diyen Komünizmle Mücadele Dernekleri ve MTTB gibi kuruluşların yaptığı toplantıyı izleyen o günün Yarbayı Celal Küçük, 1987’de Nokta dergisine verdiği mülakatta “Toplantıdan sonra bütün ilgilileri uyardım” diyecekti. Celal Küçük, o akşamı Nokta’ya şöyle anlatmıştı: 

Hafızalara kazınan fotoğraf Atılay Kayaoğlu’nun bıçaklama anını yakaladığı fotoğraf “Kanlı Pazar” başlığıyla özdeşleşti. 

“Kürsüye İlhan Darendelioğlu çıktı. ‘Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingte savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin’ şeklinde bir konuşma yaptı. Ortalık bir anda elektriklendi. ‘Bu uğurda ilk şehit ben olacağım, hayır ben olacağım’ diye bağırışmalar oldu. Resmen ölüm kokusu vardı havada. Ayrıldık. Hemen Kara Harp Akademisi Komutanı Tümgeneral Süleyman Aşiroğlu’na durumu arzettim. ‘Paşam’ dedim ‘korkunç bir durum var. Kan dökülecek. Valinin haberi var dediler. Silahlı gelecekler’. Aşiroğlu Paşa ‘Bu korkunç. Merkez Komutanlığı Kurmay Başkanı Edip Bayoğlu’nu ara, haber ver’dedi. Hemen Süleyman Aşiroğlu’nun yanından Bayoğlu’na telefon ettik. Ben konuştum. Çok teşekkür etti”. 

Ertesi gün bağlantılı gazetelerde başlıklar açıktı: “Kızılları boğmanın vakti geldi. Ya tam susturacağız ya kan kusturacağız”.

MHP genel sekreter yardımcılığı ve ANAP milletvekilliği yapmış olan Yaşar Okuyan o günleri şöyle anlatyor: “Hazırlıklar açıkta yapıldı. Mesela Milli Türk Talebe Birliği’ne kamyonlarla sopalar geldi… Sonra dövüşeceklere dağıtıldı… Polis, devlet kuvvetleri tanısın, yardımcı olsun diye mavi kurdele dağıtıldı…”. 

Toplu namazlar düzenleyerek bir süredir ortamı kızıştıran Bugün gazetesinin yazarı Mehmet Şevki Eygi, ertesi günkü, yani 16 Şubat’taki başyazısının başlığını koymuştu: “Cihada hazır olunuz”. Ona göre “kızıl kafirler” ile Müslümanlar arasında bir savaş kaçınılmazdı. “Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır” diyor, 6. Filo’yu muhafaza ve müdafaa cihad olarak takdim ediliyordu. 

Emperyalizme karşı işçi yürüyüşü 

16 Şubat Pazar günü için planlanan Pendik-Taksim yürüyüşüne izin verilmeyince, geriye Beyazıt-Taksim güzergahı kalmıştı. Yürüyüşün tertip komitesi ise o güne kadar yapılan bu tür gösterilerden farklı olarak adına uygun bir biçimde işçilerden oluşuyordu (Kartal Bölgesi işçileri). Mitingin düzenleyicilerinden Teknik Üniversite Öğrenci Birliği başkanı Harun Karadeniz, saat 10.00 sularında bizzat Dolmabahçe’ye gitmiş ve kalabalığın kimlerden oluştuğunu görmüştü. 

Saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanmaya başlanıldığında, yasak bölge ilan edilmiş olan Dolmabahçe’de toplu namaz kılan ve bir kısmı İstanbul dışından getirilmiş insanlar Taksim Meydanı’nın Gezi Parkı yakasında mevzilendiler. Daha sonra plaka numarası verilen arabalardan tornadan çıkma kazma sapları dağıtılıyor ve yapılan konuşma ile polisin gerektiğinde yardımcı olacağı belirtilerek, alana girecek olan protestoculara saldırı için nutuklar atılıyordu; elbette polisin gözü önünde. 

Beyazıt’ta miting başlarken Taksim’den bu haberler geliyor, ancak o güne kadar böylesi büyük bir kitleyi ilk kez toplayan göstericiler, meydandaki kalabalığa rağmen yürüyüşü salimen tamamlayabileceklerini düşünüyorlardı. 

“Silahı olmayan baltasıyla gelsin” 10 Şubat’ta 6. Filo İstanbul’a geldiğinde üniversiteler, sokaklar kaynıyordu. Sol cenahta broşürler, bildiriler, protesto gösterileri, sağ cenahtaysa toplu namazlar ve “silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin” çağrıları vardı. 

Mitinge katılanlar, konuşmalardan ve Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nun gösterisinden sonra, önde Temmuz 1968’deki 6. Filo gösterileri sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resimlerinden oluşan büyük bir pankartla Beyazıt’tan yola çıktı. Sayıları 40 bin civarına ulaşmıştı. Eminönü, Tophane, Kabataş geçildikten sonra Vedat Demircioğlu’nun öldürüldüğü Gümüşsuyu’ndaki Teknik Üniversite önünde saygı duruşunda bulunuldu. Meydana doğru yürüyüşün son metreleri katedililyordu. 

Kalabalık Taksim’e girmeye başladığında ilginç bir tablo vardı. Polis ve askerin Gezi’deki grubun önündeki duruşu onların önünü kapamaktan ziyade onlara yol gösterircesine gevşekti. Henüz alana çok az insan girmiş ve bir ucu Sular İdaresi’ne uzanmışken, polisin hamlesiyle kitle bölündü ve ortada Gezi’deki gruba göre hayli sınırlı, birkaç yüz kişilik çoluklu çocuklu bir grup kaldı. Yakalarına taktıkları kurdele ile birbirlerini tanıyan Gezi’deki grup, polislerle yanyana saldırıya geçerek ortada kalmış olan insanlara bıçak ve kazma saplarıyla darbeler indirmeye başladı. İstiklal Caddesi’nin girişi güvenlik güçlerince kapatıldığı için, tek kaçış istikameti Sıraserviler ve Kazancı yokuşuydu. 

Esas büyük kalabalık tecrit edilmiş vaziyette Gümüşsuyu yokuşuna yığılmışken, ara sokaklarda kısa bir koşuşturmadan sonra, alan polis ve saldırganlarca fethedilmişti. Bir jandarma bölüğü uygun adım alana girerek “güvenliği sağladı”. Göstericilerin bir kısmı da Teknik Üniversite’ye sığınmıştı. Arkada henüz inşaatı başlamamış Atatürk Kitaplığı’nın bulunduğu araziden bu kez aşağıya saldırılar başladı. Ancak polis desteği buraya uzanamadığı için, saldırganlar apar topar geri çekildiler. 

Yine Yarbay Celal Küçük bu kez alandaki durumu şöyle özetlemişti: “Olay günü sabah 09.00’da Taksim’e gittim. Osman Gülkılık ve İhsan Kuraner filan inzibat kulübesinde toplanmışlardı. Ben gittim, durumu söyledim. Kuraner’e ‘önlem alın’ dedim. Korkunç bir sessizlik vardı. Olay çıktı çıkacak. Adamların ellerinde tesbih, demirler, sopalar, Dolmabahçe’de sabah namazını kılmışlar, tıklım tıklım meydana doluyorlar. Taksim Alanı’nın etrafına açılıyorlar. Orta boş kalıyor. Giren öldürülecek. Toplum polisi de Opera’nın önünden Vakıf İşhanı’na doğru bir kama atıp, gelen irtibatı kesiyor ve girenlerin üzerine aletli hücum başlıyor. Kitle silahsız, canını kurtaran Sıraserviler’e, Kazancı’ya kaçıyor. Sonuç 2 ölü, 200 yaralı. Polisin hiçbir müdahalesi olmadığı gibi yere düşen silahı alıp sahibine veriyor. Bir kıta onbeş dakika sonra geliyor alana, ama olan olmuş. Gruptan biri bir megafon alıyor eline ve ‘Şimdi de Cumhuriyet’e, Milliyet’e gideceğiz’ diyor”. 

Ölen ve yaralananların olduğu bilinir ama kesin bilgiye ulaşmak için çeşitli hastahanelere koşuşturulur. Yasal bir yürüyüşe resmî güvenlik güçlerinin de dahil olduğu saldırı büyük bir şaşkınlık yaratmış ve artık bir dönemin kapandığına dair yaygın bir kanaat oluşmuştur.

Dönemin Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı Başkanı Kazım Kolcuoğlu, 30 avukattan oluşan bir büro kurduklarını ve yaklaşık 1000 kişinin ifadelerinden hareketle saldırganlardan ve olayla ilişki görülen polislerden 250 kişinin tesbit edilip savcılığa verildiğini, ancak dava açıldığında klasörün yokolduğunu belirtecektir. 

Olaylar sırasında iki kişi, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülür, 200 kişi de yaralanır. Fotoğraflarla olayın failleri ayan beyan iken, ellerinde bıçakla cinayet işleyenler dışında kimse mahkemeye düşmedi. Bugün “Kanlı Pazar”ın faillerini mazur gösterecek herhangi bir ses duyulmuyor ama, “Kanlı Pazar” sanki hiç yaşanmamışcasına unutulmaya, unutturulmaya çalışılıyor. 

O dönem gündemde olan 1965 Endonezya katliamının örnek verildiği sağ basının kışkırtmalarına, dönemin valisi Vefa Poyraz’da katkıda bulunacak ve “Kanlı Pazar irticai bir hareket değil, sol bir hareketti” diyecekti. Olaylar sırasında İçişleri Bakanı olan Faruk Sükan ise hadiseyi “Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi bu da bir komünist tertibiydi” diye değerlendirecek, bunun bir “ihtilal provası” olduğunu da ekleyecekti (Hadiselerden 20 yıl sonra Faruk Sükan “Tedbir almasaydık 6-7 Eylül olaylarından daha korkunç hadiseler çıkaracaklardı” diyebiliyordu). 

6. Filo’ya karşı gösterilerin meşruiyetine gölge düşürmek için yapılan bu tür tezviratlar, artık muhafazakar kesimlerde de karşılık bulamıyor. 

Filmi yapılmıştı 

Dönemin öncü akımlarından Genç Sinemacılar, zor bir işi göğüsleyerek olaylar sırasında çekim yapmışlardı. Hazırladıkları film hakkında CHP yöneticilerinden Orhan Birgit şöye diyecekti: “Filmi İsmet İnönü ile birlikte dehşet içinde seyrettik. CHP yöneticileri vardı ilk izlemede. Çok etkili görününce ertesi gün genel grup salonunda seyrettik ve herkese açtık. ‘İsteyen Adalet Parti milletvekilleri de seyretsin’ dedik. AP’lilerden de gelip izleyenler oldu. O film bazı söylentileri açıklığa kavuşturuyordu. Belirli tiplerdeki insanların ellerinde sopalarla gençlerin üzerine saldırdığı ve polisin kayıtsızlığı net olarak görünüyordu”. 

12 Mart’ın başbakanı olacak olan CHP milletvekili Nihat Erim de olay sonrası Meclis kürsüsünde şunları söyleyecekti: “Filmde polislerle sopalıların öpüştükleri görülüyor, beraber aynı istikametlere koşuştukları görülüyor. O film görülecek şey… Sayın Başbakan televizyon sahiplerini mahrum etmekle bence iyi yapmadı. Vatandaşlar o filmi görselerdi hüküm verirlerdi”. 

Ancak Başbakan Demirel, Meclis’teki görüşmeleri 20 dakikaya sıkıştırarak geçiştirecekti. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” devriydi. 

Yıllar sonra Milli Türk Talebe Birliği genel başkan yardımcılığı yapan Abdurrahim Boynukalın tez konusu olarak işlediği “Türk sağının değişimi ve MTTB” adlı çalışmasında “olayın bir derin devlet yapılanması olduğu, sopaların sivil polisler tarafından dağıtıldığını” belirtecekti. 

Hükümetin muhalefet nezdinde meşruiyetini yetirmesi, güvenlik güçlerinin yasalar çerçevesinde davranmak yerine çatışmanın bir unsuru haline gelmesi gibi hususlar, dönemin sonraki olayları açısından da anlamlıdır. Süreç bu anlamda 70’lerin sonlarındaki Maraş ve Çorum katliamlarına doğru evrilecektir. 

İsmail Kahraman: Dönemin MTTB Başkanı

Kendisi adına yapılan yalanlamayı yalanladı!

İsmail Kahraman ikinci kez Meclis Başkanı olduktan bir gün sonra (21 Kasım 2017) TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı, Kanlı Pazar olayları ile ilgili “Belirtilen tarihte Başkanımız İsmail Kahraman, bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış, sözkonusu edilen olaylarda da herhangi bir dahli olmamıştır” diye açıklama yapmıştı. Ancak dönemin MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) faaliyet raporlarının yer aldığı arşiv belgeleri, TBMM albümünde Kahraman’la ilgili yer alan bilgiler ve o dönem gazetelerdeki haberler tarandığında Kahraman’ın Kanlı Pazar’ın yaşandığı 16 Şubat 1969 tarihinde MTTB’nin genel başkanı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine yazılı açıklama yapan Kahraman: “Türkiye’deki yükseköğrenim gençliğini temsil eden Milli Türk Talebe Birliği’nde 1967-1969 yılları arasında genel başkanlık yaptım. Kanunsuz hiçbir faaliyetin içinde bulunmadım. İllegal hiçbir faaliyetim olmamıştır. Daha önce yapılan açıklamada kullanılan ‘Kahraman, belirtilen tarihte bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış’ cümlesi sehven kullanılmıştır” demişti. 

MTTB’den TBMM’ye TBMM’nin 27. Meclis Başkanı İsmail Kahraman, 1969’da genel başkanı olduğu MTTB’nin düzenlediği mitingde, kürsüde.