Biz olmadan İstanbul: İnsansız ve daha güzel

Tüm dünyada insanlar, seyircisiz stadyumların, müminsiz ayinlerin, turistsiz müzelerin cazibesine kapılmış görünüyor. Bizden öncesini ve sonrasını aynı anda hayal etmemizi sağlayan İstanbul fotoğrafları korkutucu olduğu kadar rahatlatıcı da. Nefes almadan “ilerlediğimiz”, ilerlerken de tahrip etmeyi doğal bulduğumuz zaman çizgisinde anlık bir duraklamanın düşündürdükleri…

İstanbul’un eski ve yeni fotoğraflarını, gravürlerini ve resimlerini karşılaştırmak bize hep hüzünlü bir şaşkınlık verir. Şehrin yıllar içerisinde nasıl değiştiğini, 7 tepesinin nasıl günbegün binalarla dolduğunu, yeşil alanlarının nasıl parça parça traşlandığını görmek üzücüdür üzücü olmasına ama; yarattığımız tahribatın geri dönüşü ne yazık ki imkansıza yakındır. Yanan yalılarını, yıkılan köprülerini, gökdelenlerle değişen siluetini ancak eski fotoğraflarda görebileceğiz bundan sonra.

Yeni krizin fotoğrafları Salgın döneminde çekilen fotoğraflar, her gün önünden geçtiğimiz tanıdık yerleri yabancı hale getiriyor. Maskeli insanlar, boş caddeler yeni tip bir krize işaret ediyor.

İstanbul’un geri döndürülemez sandığımız bir başka değişimi ise nüfusu. Onu artık insanlarla dolup taşan meydanları, kilit olmuş trafiği, birine sürünmeden geçilmeyen kaldırımları olmadan hayal edemez hâle gelmiştik. Gecenin ortasında ya da sabahın köründe de olsa sayıları en az 15 milyonu bulmuş insanların bir köşesinden girmediği bir fotoğraf çekebilmek imkansız zannediyorduk. Ta ki bugünlerde yaşadığımız salgına kadar… Şimdiyse sokağa çıkma yasaklarıyla boşalan sokakların, biz olmadan bambaşka görünen tarihî mekanların fotoğraflarına bitmeyen bir iştahla bakıyoruz.

Yalnız da değiliz. Tüm dünyada insanlar, taraftarsız stadyumların, müminsiz ayinlerin, turistsiz müzelerin cazibesine kapılmış gibi görünüyor. Tahayyül etmenin çok güç olduğu bir kıyamet sonrasını gözlerimizin önünde canlandıran bu fotoğraflar korkutucu, ama büyüleyici de… Çünkü bizden öncesini ve sonrasını aynı anda hayal etmemizi sağlıyorlar. Aynı bizi yaşamadığımız bir zamana götüren eski fotoğraflar gibi, bu yeni fotoğraflarda da kamera, mekanik bir göz olup evimizde otururken bulunamadığımız yerlere, drone’lar olmadan bakamadığımız açılara taşıyor bizi. Terkedilmiş, ıssız mekanların tasvirleri, her gün önünden geçtiğimiz tanıdık yerleri yabancı hale getiriyor. Şehir adeta kısa bir süreliğine perili bir köşke dönüşüyor. Bir zamanlar içinde dertleri, mutluluklarıyla kanlı-canlı insanların yaşadığı, ama onlar silindikten sonra geriye yalnızca bakana ürperti veren metruk bir bina…

Perili köşk Sokağa çıkma yasağı sırasında çekilen boş şehir fotoğrafları, bizi huzursuz etse de onlara bakmaktan kendimizi alamıyoruz.

İtalyan ressam Giorgio de Chirico’nun “La Melanconia d’una bella giornata” / “Güzel bir günün melankolisi” (1913-14) adlı tablosu, salgın günlerinin fotoğraflarıyla ilginç bir paralellik taşıyor. Boş bir meydanda yalnız kendi gölgesi ve bir Roma heykeliyle birlikte duran karanlık figür, bugün gazete haberlerinde karşımıza çıkan rüya/kabus benzeri ruh halini 1 yüzyıl önce yakalamış. Tarihle başbaşa kalan, zamanın akıp gidişinin getirdiği nostalji duygusunu bir melankoliyle karşılayan figürü çizdiği tablo, ressam için aynı zamanda “güzel bir gün”ün de tasviri… Aynı bizim boş şehir fotoğraflarına hem korku, hem de nostaljiyle bakışımız gibi…

Biz olmayan bir dünyayı düşündüren fotoğraflar her zaman korkunç bir geleceğe de işaret etmiyor.

Bu nostalji hissi, “ilerleme”yle olan ilişkimizde bir kırılma noktası olabilir. Şimdiye kadar felaket, hep bombaların, savaşların, yıkılan gökdelenlerin getirdiği kriz anlarının imajlarıyla tarif ediliyordu. Üstüste ölen insanların, izdihamın ve teknolojinin getirdiği yıkımın fotoğraflarıyla dolan görsel belleğimiz, belki de bu yüzden insansız bir dünyanın getirdiği bu “yeni tip kriz”e bakarken huzursuzlukla birlikte rahatlama da duyuyor. Salgın günlerinde sıklıkla ifade edilen yavaşlama, basitleşme, temel meseleleri gözden geçirme ihtiyacıyla birlikte okunabilir bu fotoğrafların ilgi çekiciliği.

Tarihçi Frederic Jameson’ın dediği gibi “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” belki ama, nefes almadan “ilerlediğimiz”, ilerlerken de tahrip etmeyi doğal bulduğumuz zaman çizgisinde bir anlığına da olsa duraklamanın hiç de fena hissettirmediğini kabul etmek gerek.