Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi, daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. 

 Kız alıp vermelerde, toplum olarak daha çok kadının kendinden yaşça büyük, statü ve mali durum açısından yüksek biriyle evlenmesini onaylarız. Günlük gazete ve magazin haberleri de buna ters düşen durumları bize resimli ve ayrıntılı olarak bildirir. Bu bakışaçısı antropolojik literatürde kadın açısından hipergami, yani “yukarısı ile evlenme” diye adlandırılır. Halk ağzında ise bu durum erkek açısından “onlar bize kız vermezler” deyimi ile hiç de hiper olmayan bir ifadeyle vurgulanır. 

Tarihte de politik yapıların ilk kuruldukları dönemlerde kızlar açısından hipogami diyeceğimiz durumlarla karşılaşırız. Ancak biz bu vaziyeti kızlar açısından değerlendirmediğimiz için, Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenmesi örneğinde olduğu gibi, bu durumu memnuniyetle karşılarız. Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Bu örnekte de Mal Hatun’un değil de Osman Bey’in konumu yükselmiştir. Osman Bey de kendisinden önce Çinggis Han’ın daha sonra da Temür‘ün yaptığı gibi gücünü evlenme yoluyla arttırmıştır. Temür döneminde karizmatik Çinggisli ailesine damat olmak bir şeref olduğu için, Temür bu durumu kendisi için bir övünç vesilesi olarak görür ve “küregen” yani damat unvanını taşır. 

Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. Bizim algılayışımızla, Kağan ailesi Aşinalar’ın Tunyukuk’un kızını alması onu ödüllendiriyormuş gibi bir izlenim uyandırsa da, 2. Göktürk devleti aslında Tunyukuk’un desteği ile kurulmuştu. 

Tunyukuk’a bakarken önce sülale kurucusu Aşina ailesi üzerinde durup bu çerçevede kendisini değerlendirmemiz gerekmektedir. 552 yılında kurulmuş olan 1. Devlet, 630’da Elig Kağan’ın Tang ordularına yenik düşmesi sonucu 630- 680 arasında artık Çin idaresinin egemenliğini kabul etmişti. Onlar artık Çin’in “mülteci haneleri” yerleştirme politikası sonucu Sarı Irmak büklümünün kuzeydoğusunda görülürler ve bu 50 yıllık dönemde kendilerinden çok az söz ettirirler. 

Tang sarayı Aşinalar’ın ana kolunu tanıyarak diğer yan kolların önemlerini yitirmeye yönelik politikalar güderken, yan kollardan olan Aşina Kutluk (Elteriş Kağan) 680’lerde ayaklandığında etrafında büyük bir grup yoktu. Ancak Ashideler’den Tunyukuk kendisine katıldığı zaman 2. Devlet’in kurulması gerçekleşti. O döneme kadar pek adlarını duymadığımız Ashideler daha kalabalıktı; her birinin ayrı damgası olan soylardan oluşuyorlardı. Bunlardan Tang hanedanlığı hakimiyetini tanıyan üç kol görülmektedir. Ayrıca kuzeyde Orhon vadisi civarında bir bölgenin de onların adını taşıdığını görüyoruz. Her ne kadar bu sırada bu bölge Dokuz Oğuz Uygurlar’ın elinde ise de yeni kurulan oluşumun güç kazanması Tunyukuk’un önderliğinde Dokuz Oğuzlar’ın Aşina hâkimiyetini tanıması ve bu bölgenin ele geçirilmesi ile gerçekleşmiştir. 

Bu gelişmeler çerçevesinde Tunyukuk kızını Elteriş Kağan’ın oğlu olan sonraki Bilge Kağan’a verdiği gibi, Ashideler’den Uluğ ve Mimi’nin de kağanlığa damat olduklarını görüyoruz. Ashide Mimi’ye de Kapğan Kağan’ın kızı verilmişti. Bu durumda artık hipergamiden söz etmek yerine karşılıklı dünürleşmeden söz edebiliriz. 

Böylece Ashideler sayesinde biz hâkimiyete ortaklığın Ashina soyu mensubu olmak gibi geleneksel bir konum olmadığını, bu durumun soy/boyların kendilerini bu konuma getirme başarılarına bağlı olduğunu görüyoruz. 

Orta Asya Türk tarihinde birçok kereler gördüğümüz bu durum 17. yüzyıl Özbek kaynaklarında özel bir terimle “saltanat-ı suri” ve “saltanat-i manevi” diye adlandırılmıştır. Bunlardan birincisi karizmatik Çingizli soyunun temsil ettiği han resmî (surî), en önemli kabilenin başındaki bey de manevi saltanat sahibi idi. Resmî olan kendi yeteneği ile değil de soyu dolayısıyla hanlık yaparken, hanlığı yıllarla sınırlı olmamakla beraber kendisi pek de güçlü değildi. Manevi olanın saltanatı ise gücü, yani başarısı ile sınırlı oluyordu. Kısacası kağanlık soyu meselesinde gelenekçi ve idealist olduğunu gördüğümüz toplumun, hâkimiyetin paylaşılması meselesinde pragmatik bir tavır alması düşündürücüdür.