Bir konunun, bir alanın uzmanı olmakla ilgili kriterler, akademya tarafından belirlenir. Zira akademik kurumlar ve bunların değerleme/değerlendirme sistemleri, tüm dünyadaki ilgili literatürü gerek arşiv bilgileri gerekse halen yürütülen çalışmalarla kıyaslayarak takdir edebilecek yegane yapılardır.

Herhangi bir konuda bir tez veya görüş ileri sürüldüğünde; bir kitap veya çalışma çıktığında; bir sanat yapıtı veya bir edebi eser ortaya konduğunda; yeni buluş-icat olduğu ileri sürülen bir fikir-uygulama gündeme geldiğinde; bunun ne kadar orijinal, yeni, otantik ve dolayısıyla kıymetli sayılacağını da bu kurumlar belirler.

“Literatüre girmek” tabir edilen bu yüksek hâl, anlaşıldığı üzre ancak ciddi bir çalışma, emek, zahmet, mücadele sonucu damıtılan bilgiyle mümkün olabilmektedir. Sonra da başka bir diyardan gelen veya dağdan inen veya gemiyle karaya bindiren bir grup “barbar”, senin bu emek emek, ilmek ilmek ördüğün “bilgi toplumu”nu ezer geçer, yakıp kül eder veya biraz akıllıysa kendine mâlederek hayata devam eder. Tarihin yazdığı gerçek hikayeler arasında en trajik olanlar bunlardır ama, akıllı ve uzun vadeli düşünebilecek zekadaki kimi “barbarlar”; kendi soyunu-sopunu-kanununu ilelebet payidar kılmanın yegane yolunun yazmak, üstelik “kendi yediği naneleri de yazmak” olduğunu bilmişlerdir. Bunun en meşhur örneği tabii Roma İmparatorluğu’dur. İmparatorluğun başındaki “Büyük” sıfatı da aslında ülkenin coğrafi alanından değil, bu düşünsel yükseklikten gelen irtifaya işaret eder.

Ancak kendi işlediği günahları, yaptığı yanlışları; hatta kıydığı canları, yıktığı ocakları da yazıya dökebilen, kayda geçirebilenler gelecek tarih dönemlerinde yaşayabilmiştir. Eski Romalılar salak değildi. Tamamen “pembe”, tamamen olumlu, tamamen “biz çok şahane bir milletiz”lerle dolu kayıtlar hazırlamak herhalde pek zor olmasa gerekti. Ama yapmadılar. Bunu yapmadıkları için de hem geçmişleriyle barışık oldular hem hayatlarına hayat kattılar hem büyük bir özgüven sağladılar hem de gelecek nesiller için bir hesaplaşma imkanı sunacak kanıtlar bıraktılar.

Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi tarih düz ve “ilerlemeci” bir çizgi izlemiyor ve mesela interneti bilmeyen 20. yüzyıl insanı veya ampulü görmemiş 18. yüzyıl köylüsü veya matbaaya yetişememiş erken Osmanlı efendisi bizden daha az bilgili, daha az zeki değildi. Hatta belki de tersine. Günümüz iletişiminin yarattığı süper hızlı haberleşme, dünyayı takip eden ve olayları izleyen ama hiçbir konuda derinlemesine bir bilgisi bulunmayan bilgiçler ortaya çıkardı. İşinin-mesleğinin erbabı, alanının uzmanı, sokağının eski taşı, armudunun tadı, ataların ahlakı pek kalmadı.

Su içtiğimiz eski testiler, hiç değilse tekrar döneceğimiz topraktandı.