Lâle Devri (1718-1730) Osmanlı toplumu için her bakımdan büyük bir değişimin başlangıcı oldu. Lâle Devri’nden yaklaşık bir asır önce yaşamış Osmanlı kadısı Nevîzâde Atâî’nin gerçekçi öyküleri, 18. yüzyılda minyatürlerle resmedildi ve görsel toplum tarihi yazımına önemli katkı sağladı.

Nevîzâde Atâî, (öl. 1635) beş mesneviden oluşan bir eser yazmayı kafasına koymuş, sade ve güzel bir Türkçe konuşan, nüktedan, yenilikçi ve çokça alaycı bir Osmanlı kadısıydı. Üsküp ve Tırhala gibi pek çok Balkan kentinde çalıştı. 1630’larda bitirdiği başeseri Hamse, bir din adamından duyulması oldukça şaşırtıcı sayılabilecek açık saçık öyküler ve makbul olmayan bolca tip içeriyordu. Öte yandan ders vericiydi de. 

Atâî, Osmanlı toplumundan esinlenmiş gerçekçi öyküleri ve hakikaten yaşanmış bazı tarihsel hadiseleri anlatıyordu. Ondan yaklaşık 100 yıl sonra, Lâle Devri’nde onun eserine olan ilgi arttı; iktidar ortağı durumundaki pek çok zengin, miras sahibi ve tüccar bu eserin minyatürlü kopyalarını ısmarladı.

Hamse-i Atâî’nin günümüze ulaşmış beş nüshasında toplum tarafından reddedilmiş pek çok tip görürüz. Kadın ya da erkek düşkünü “cinsel sapıklar” bunların başında gelir. Atâî, öyküsel şiirlerinde bu gibi istenmeyen kimselerin türlü gülünç hâllerini anlatırken, nasıl kendi kendilerini rezil-rüsva ettiklerini keyifle vurguluyor. Hamse’yi resimleyen nakkaşlar da —bunlardan sadece İbrahim’in adını biliyoruz— 100 yıl kadar sonra onun bu tiplemelerini nakşederken hayli eğlenmişler gibi görünüyor. Övünülecek tarihî zaferlerin azalması ve toplumsal içe kapanma, bu gibi gayriresmî konuların, dışlanmış/dışlanası tiplerin resimsel öykü alanına girmesini kolaylaştırmış. 

 Tacizci Hamse’deki bir öyküye göre, Beyazıt Camii civarını mesken tutmuş, kalabalıkta insanlara sürtünmekten zevk alan mastürbasyon tutkunu bir sapık vardır. Meydanda bir hokkabazın çevresini saran kalabalığı görünce fırsat bulur ve orada Kuloğlu namlı bir delikanlıya yaklaşıp sürtünür. Ama sapığın boyu kısadır ve parmakları üzerinde yükseldiği anda, onu cezalandırmak isteyen bir başkası, onun topukları ezilmiş ayakkabılarının içine iki parça köz koyar. Tacizci ayağını yere değdirince acıdan bağırıp yere düşer ve linç edilir. (Hamse-i Atâî, Walters Sanat Müzesi, W. 666).

Şaşkın hırsız

Gözden sürmeyi çeken, güneşin başından tacını çalacak kadar usta bir hırsız arkadaşlarıyla kıra gider, içki sofrası kurulur. Gece herkesin sızdığı bir anda hırsız, birinin altın ve gümüşle dolu kemerini çalmaya niyetlenir, kemeri alıp koynuna sokarak uzaklaşır, ama kemerin düştüğünü görüp gömleğinin içine iteceği sırada bir acı duyar. Aslında bir yılanı kemer diye alıp koynuna sokmuştur ve ısırılmıştır. Şimdi ölmemek için arkadaşlarının yanına dönüp elini kesmeleri için yalvaracaktır; hak yerini bulur (Hamse-i Atâî, rsm. Nakkaş İbrahim, TSMK, R. 816). 

Maskara imam

Atâî, esprili biri olduğu hâlde güldürücülüğü onursuzca yapanlardan hoşlanmaz. Bir vilayette, herkesi güldüren güvenilmez bir maskara imam olur, sarık ve cübbeyle güya ağırbaşlı, afralı-tafralı biri olup çıkmıştır; minberden ve kürsüden inmez, bir yandan da maskaralık mesleğini sürdürür. Bir bayram namazı için hazırlanırken yüzüne gül suyu yerine yanlışlıkla mürekkep sürer. Minbere çıktığında herkes gülmekten kırılır ve adam rezil olur. Nakkaş hikâyeyi betimlerken belki hırsızlık korkusundan camide herkesin ayakkabısını önüne koyduğunu da belgelemiş (Walters Sanat Müzesi, W. 666). 

Suikastçı Hatem isimli biri cömertliğiyle öyle nam salar ki Yemen’in eliaçık hükümdarı “İkinci Hatem” diye anılmaya başlanır ve buna çok içerler. Bir kiralık katili Hatem’in peşine salar. Suikastçı yolda, kendine ağırlayacak konuklar arayan bir yiğidin misafiri olur, hatta bu yiğit, işinin zorluğunu anlayıp ona yardım için eşlik eder. Aslında bu yiğit Hatem’in ta kendisidir ve suikastçı bu cinayet için ondan yardım ister! Bir tenha vadiye geldiklerinde Hatem kimliğini açıklayarak boynunu katile cömertçe uzatır; katil buna şaşar, ağlayarak Hatem’e sarılır ve ona kul olur (Hamse-i Atâî, Philadelphia Free Library, O. 97). 
Tekke soyguncuları Atâî’nin bizzat gözlediği bir öyküye göre, Kazaklar 1611’de Baba şehrini basar. Bir gemi tayfası da inip Sarı Saltuk Baba tekkesini soyar. Fakat hava günlük güneşlik olmasına rağmen, Saltuk’un kerametiyle soyguncuların teknesi kıyıya vurur. Soyguncular yakalanıp esir edilir. Atâî, uluların olağanüstülük gösterebildiği yönünde bir ders verir (Walters Sanat Müzesi, W. 666). 
Kuşu İpli Üsküdar’da “Kuşu İpli” lakaplı bir kadın düşkünü sapık vardır. Bir gün tenha bir yolda tahta bir çitle çevrili bir avluda genç kızların nakış işlediklerini görür, cinsel organını tahtaların arasından teşhir eder. Kadınlardan biri yaklaşıp elindeki iğneyi batırır. Adam çığlık atınca bir de mahalleliden dayak yer, canını zor kurtarır (Walters Sanat Müzesi, W. 666).