Leipzig şehri, birbirinden yaklaşık 100 yıl arayla yaşamış iki büyük müzik insanının izlerini bugüne taşıyor. Bach ve Mendelssohn’un hem müzik hem özel hayatlarına dair orijinal eşyaları ve düzenlemeleriyle oluşturulan müzeler, bize zamanın ruhunu da hissettiriyor.

Geçenlerde yolum Almanya’nın Leipzig şehrine düşmüştü. Leipzig doğu-batı ve kuzey-güney yönündeki ticaret yollarının kavşağında bir şehir. Ortaçağlarda çok canlı olan ve özellikle kürk ve mücevher üzerine yoğunlaşan Leipzig ticareti, modern zamanlara doğru siyasi durumların gölgesinde inişli çıkışlı olmuş. Şehrin ruhunu, ticaret ve üretimin getirdiği bolluk ve zenginlik zamanında yaşamış olan iki müzisyen, Johann Sebastian Bach (1685-1750) ve Felix Mendelssohn (1809-1847) belirler. Ömrünün son 25 yılını Leipzig’de geçirmiş olan J. S. Bach, 16 yüzyılın ortasından beri bilinen bir müzisyen aileden gelmekte idi. Leipzig’de, özellikle 1523’de Martin Luther’ın vaaz vermiş olması ile bilinen Thomas Kilisesi’ne (13. yüzyıl) müzik direktörü olarak atanmıştı. Bugün mezarı da bu kilisede bulunmaktadır. Kilisenin önündeki meydanın iki tarafında Bach’ın kendisinin ve kendisini desteklemiş olan yakın bir dostunun oturmuş olduğu iki ev bulunuyor. Bunların biri, müze ve arşivin yanısıra sanatçının yaşadığı dönemi yansıtan resim ve gravürleri barındırıyor. Böylece Bach’ın Leipzig’e gelmeden önce yaşadığı şehirleri de resimli panolarla tanımış oluyoruz. Çok ince bir müzecilik anlayışı ile hazırlanmış olan müzede, onun zamanından kalma org ve başka müzik aletleri de dikkati çekiyor. Ayrı bir bölmede, tablet üzerinden eser seçerek kulaklıkla Bach müziğinden parçalar da dinleyebilirsiniz. Bu özel odada onun orkestradaki 30-40 müzik aletini nasıl bir baş işaretiyle veya ayağını yere vurarak veyahut işaret ve orta parmağını kullanarak idare ettiğini anlatan bir tabela vardır (O zamanlar henüz baton yok). Bu meydanın etrafında Thomas Müzik Okulu da var. Bugün bile meşhur olan 1212’den kalma çocuk korosu da bu çevrede yetişmiş. Korodaki çocukların nasıl sıkı bir disipline tabi tutulduklarını gösteren belgeler de arşivin parçası. Şehre can ve ruh veren diğer kişi, Bach’dan yaklaşık bir yüzyıl sonra yaşamış olan Felix Mendelssohn. Aslen Yahudi bir aileden gelen babası, oğlunun çevresine uyum sağlaması için Protestan terbiyesi ile yetişmesini sağlamış. Buna rağmen onun müziğinin de Nazilerin hışmına uğradığını öğreniyoruz.

Mendelssohn müzesi, Bach’tan farklı olarak ona insan olarak yakınlaşmamızı sağlayan daha farklı bir müzecilik anlayışı ile hazırlanmış. Oturduğu ve sonra vefat ettiği evdeki duvarda hayat hikayesi verilirken, bestelediği eserlerin arasına çocuklarının da isimleri konmuş. Hani çocukların isimleri özgeçmişlerde pek bulunmaz ya; burada onlar da “eser”den sayılmış. Ayrıca kız kardeşi Fanny de bir musikişinas olarak yetişmiş ve her ikisi birlikte çalmışlar. Bir odada Fanny’nin elbiselerini ve onun hakkında bir animasyon filmini görmek mümkün. Ziyaretçiler için müzenin doruk noktası, orkestra odası. Mendelssohn, baton kullanan ilk orkestra şefi. Bu hadisenin şerefine orkestra odasında çeşitli müzik aletlerini temsil eden hoparlörler dizilmiş ve ziyaretçi isterse eline batonu alıp orkestrayı idare edebiliyor. Müze sadece görmek ve bilgilenmek için değil aynı zamanda zamanın ruhunu hissetmek için de düzenlenmiş. Bazı şehirler vardır; onları ziyaret ettiğinizde o şehrin tarihindeki bazı insanların ruhlarının oraya sinmiş olduğunu hissedersiniz. İşte Leipzig bunlardan biri. Bizde, Türkiye’de ise şehirlere daha çok Ankara’daki Hacı Bayram gibi evliyalar ruh verir. Konya’da ise durum farklıdır, orada Mevlâna’yı hissederiz. İnsan Ariflerin Menkıbeleri’ni okurken Konya sokaklarında Mevlâna ile beraber dolaşıyormuş hissine kapılır. Aslında şehirlere ruhunu vermiş başka şairlerimiz veya bestecilerimiz yok mudur? Muhakkak ki var. Ancak bizde evliyaların konumu farklıdır. Zira kimin evliya olacağına halk karar verir. Onun için Anadolu şehirlerinde, özellikle Osmanlı döneminde, belirli kişilerin yetenekleri yerine halkın tercihlerini görürüz.