İlk modern antibiyotik Salvarsan’ın 1909’da bulunması, hastalıklarla mücadelede dev bir adımdı, Penisilin’in keşfiyse gerçek bir devrim oldu. İnsanların basit enfeksiyonlardan, küresel salgınlardan ölmesini önleyen, cerrahi müdahalelerin güvenle yapılmasını mümkün kılan antibiyotikler, insan ömrünü uzattı. Ama bakteriler direnç geliştirmekte gecikmedi. Hiçbir antibiyotiğin etki etmediği “süper bakteriler” çağında artık kimse güvende değil. 

Antibiyotik kelimesi tarihte ilk kez, Ukrayna asıllı Amerikalı bir araştırmacı olan ve hayatı boyunca yirmiden fazla antibiyotik keşfeden Selman Waksman tarafından, keşfinden 30 yıl kadar sonra kullandı. O gün bugündür antibiyotik terimi, vücut içindeki ya da yüzeyindeki bakteriyel enfeksiyonları hedef alarak, bakterilerin gelişmesini ve çoğalmasını engelleyen ya da onları doğrudan öldüren antimikrobiyal maddeleri ifade ediyor. 

Antibiyotik öncesi çaresizlik Antibiyotik gibi güçlü bir silahtan yoksun olan doktorlar çoğu zaman basit enfeksiyonlar karşısında bile çaresiz kalıyordu. Sir Luke Fiides’in “Hekim” isimli tablosu, 1887. 

Aslında insanoğlunun antibiyotiklerle tanışması modern zamanlardan çok eskilere, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanıyor. Antik kültürlerde küf, toprak ve bazı bitkilerden bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde yararlanıldığına dair kanıtlar mevcut. Antibiyotik kullanımına ilişkin en erken bulgular, MÖ 350-550 arasında Sudan’da varlığını sürdürdüğü bilinen Nubia uygarlığından günümüze kalan iskeletlerdeki ve diş minelerindeki Tetrasiklin kalıntıları. Eski Mısır’da ve Çin’de yara tedavisinde küflü ekmek kullanıldığı biliniyor. Geleneksel tıptan yararlanarak bulunan modern antibiyotikler de var: 1970’lerde artemisia bitkisinden elden edilen Artemisin’in atası, geleneksel Çin tıbbında sıtma ilacı olarak kullanılan Qinghaosu örneğin. 

İlk modern antibiyotikler 

Mikroorganizmalar ilk kez 1676’da mikroskop altında görülmüş, bunu izleyen yüz yıl boyunca başka bir yenilik olmamıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde gözle görülmeyen bu minik canlılar artık bakteri olarak adlandırılıyor, Louis Pasteur ve Robert Koch hastalıkların bu mikroplardan kaynaklandıkları tezini savunan araştırmacıların başında geliyordu. 20. yüzyıla yaklaşılırken bakterilerin kolera, şarbon, tüberküloz gibi kitlesel kıyımlara yol açan pek çok hastalığın müsebbibi olduğu artık şüphe götürmüyordu. Fakat henüz etkili bir antibakteriyel tedavi bulunamıştı. 

İlk modern antibiyotiğin babası 1908’de başığışıklık sistemi üzerinde yaptığı çalışmalarla Nobel kazanan Alman hekim Paul Ehrlich (1854-1915), 1909’da bir insan hastalığını iyileştirdiği ispatlanan ilk kimyasal madde olan Arsphenamine’i keşfetti. İlaç daha sonra Salvarsan ismiyle ticarileşecekti. 

Alman hekim Paul Ehrl-ich 1909’da bir kimyasal boya olan Arsphenamine’i keşfetti. Frengiye (sifilis) karşı etkili olan ve Salvarsan adıyla ticarileşecek olan ilaç, bir insan hastalığını iyileştirdiği gösterilen ilk kimyasal maddeydi. Bu nedenle ilk modern antibiyotik kabul edilir. Bağışıklık üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle 1908 Nobel Tıp Ödülüne layık görülen Paul Ehrlich’in bu büyük keşfinin hikayesi, 1940 yılında Warner Bros. tarafından “Dr. Ehrlich’in Sihirli Mermisi” (Dr. Ehrlich’s Magic Bullet) ismiyle film yapıldı. 

1935’te Alman biyokimyacı Gerhard Domagk, Bayer laboratuarında ilk Sülfonamid’i keşfetti ve geliştirdi. İlk ticari anti-bakteriyel olan bu sentetik kırmızı boya satışa Prontosil ismiyle sunuldu. Sülfonamidler menenjit ve zatürre gibi ölümcül hastalıklarda can kaybı oranlarının düşmesini sağladı. 1943’te Tunus’ta zatürre olan Churchill, Sülfonamid ile tedavi edilmişti. Başkan Roosevelt’in oğlu da Sülfonamid tedavisiyle hayatı kurtulanlar arasındaydı. Sülfonamidin keşfi 1939 yılında Domagk’a Nobel tıp ödülünü kazandırdı. Ancak dönem Nazi dönemiydi ve ödülü almasına izin verilmediği gibi bir de hapis cezasına çarptırıldı. Ödülünü ancak 1947’de, savaş sona erdikten sonra alabildi. 

Penisilin mucizesi 

Londra’da St. Mary Hastanesinde çalışan bakteriyolog hekim Alexander Fleming, 1928’in bir Eylül sabahında, biraz da şansının yardımıyla Penisilin’i keşfetti. Laboratuarda, Petri kutusu denilen, içinde bakterilerin üreyebileceği besi yeri bulunan kaplardan birinin kapağı açık unutulmuştu. Kutunun içinde Stafilokok denilen ölümcül enfeksiyonların suçlusu bir bakteri üretiliyordu. Fleming, Petri kutusundaki besi yerinin kısmen küflendiğini gördü, küfün etrafında bakteri kolonilerinin oluşmadığını fark etti. Küf mantarı Penicillium Notatum’un içinde, bakterileri durduran bir madde, Penisilin vardı. 

Penisilin’in mucidi Fleming, Dr. Robert Coghill ile birlikte. 

1929’da British Journal of Experimental Pathology dergisinde keşfini yayınlayan Fleming, bulduğu maddeyi muhtemel bir yüzey antiseptiği olarak düşünmüş, keşfinin bu denli büyük bir kullanım alanı olabileceğini tasavvur etmemişti. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra Fleming’in keşfi farmakolog Howard Froley ve biyokimyacı Ernst Boris Chain’in dikkatini çekti. Penisilini ayrıştırarak kimyasal analizini yaptılar ve ardından saf bir şekilde üretmeyi başardılar. 1940’lara kadar bu önemli keşif yine de pek dikkat çekmedi. 1941’de Penisilin henüz laboratuar ortamında ve sınırlı miktarda üretiliyordu. 

7 Aralık 1941 tarihinde gerçekleşen Pearl Harbor bombardımanının ardından Penisilin’in kitlesel üretimi başladı. 1943’te artık endüs-triyel olarak üretilen Penisilin ağırlıklı olarak 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki cephelerde bulunan Müttefik birliklerde görev yapan askerlerin tedavilerinde kullanılıyordu. D-Day şirketi, 1944’te cephedeki bütün askerlere yetecek kadar Penisilin üretmişti. 

Cephedeki cankurtaran 2. Dünya Savaşı sırasında seri üretimine başlanan Penisilin sayesinde yaralanan binlerce askerin hayatı kurtuldu. “Penisilin sayesinde eve dönebilecek” başlıklı dergi ilanı, 1944. 

Aynı yıl 500 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir facia olan Boston yangını meydana geldi. Yangından sağ çıkanları bekleyen en büyük tehlike enfeksiyondu çünkü alevlerden kurtulanlar enfeksiyondan kaybediliyordu. Derhal devreye sokulan Penisilin gerçek bir cankurtan görevi yaptı. D-Day bu olaydan sonra siviller için de Penisilin üretmeye başladı. 1942 yılında gerçekleşen ilk üretimin ardından milyonlarca hayat kurtaran Penisilin, artık 20. yüzyılın mucize ilacıydı. 

Aslında Fleming’in içi o kadar da rahat değildi. 26 Haziran 1945 tarihinde NewYork Times’a verdiği bir mülakatta, müthiş bir öngörüyle bugünün “dirençli bakteriler” problemini yıllar önce işaret ederek tarihî bir uyarıda bulundu: Bir enfeksiyonu tedavi ederken antibiyotiklerin bakterileri tümüyle bertaraf edecek kadar yeterli dozda ve sürede kullanılmaması durumunda, mikroorganizmalar bu antibiyotiklere karşı direnç geliştirme potansiyeline sahipti. Bu uyarıya rağmen penisilin büyük bir hızla yaygınlaştı. Devrim yaratan bu keşifle Fleming, Florey ve Chain 1945’te Nobel Tıp Ödülüne layık görüldüler. 

Mutlaka deneyin! 50’li yılların “Penisilin’i deneyin” başlıklı dergi ilanının metninde “Küften yapılma bu ilacı, ister doktorunuzdan temin edin, ister evde kendiniz hazırlayın” deniliyor. 

Antibiyotiklerin altın çağı 

Bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlar 20. yüzyıla kadar bir numaralı ölüm nedeniydi. Doğum sonrası ölümlerin yarısından Streptokok adı verilen bakteriler sorumluydu. Aynı bakteriler yanıklardan kaynaklanan ölümlerin de baş sorumlusuydular. Stafilokok Aureus denen bir diğer ölümcül bakteri de yara enfeksiyonlarının % 80’ine neden oluyordu. Tüberküloz (verem) ve Pnömoni (zatürre) bakterileri de meşhur seri katillerdi. Antibiyotiklerin yaygın kullanımıyla birlikte 1945- 1972 arasında ortalama hayat beklentisi 8 yıl birden uzadı. Streptomisin ve Ampisilin gibi yeni antibiyotiklerin başarısı büyük bir heyecan dalgası yaratıyordu. Antibiyotikler tıbbı dönüştürmüş, birçok cerrahi girişim antibiyotiklerin sağladığı güvenle yapılabilir hale gelmişti. 

1949 yılında antibiyotik kullanımı tıptan kümes hayvancılığına yöneldi. Yine bir tesadüf söz konusuydu. Lederle Laboratuarında piliçlerin daha hızlı büyümesini sağlamak ve bu yolla üretimi arttırmak için bir hayvansal protein faktörü geliştirmeye çalışıyorlardı. Önce B12 vitaminini denediler. Laboratuarda aynı zamanda Tetrasiklin de üretiliyordu. Tetrasiklinli yemle beslenen piliçler B12 vitaminli yemle beslenenlere nispeten çok daha hızlı büyümüşlerdi. Bu keşif kümes hayvancılığında rutin antibiyotik kullanımının önünü açmış oldu. 

Aslında antibiyotiklerin tarihi, bir bakıma bakteriyel direncin de tarihiydi. Çünkü bakteriler yaşamlarını sürdürme konusunda her zaman çok iyiydiler. Penisilinin piyasaya sürülmesini izleyen ilk dört yıl içinde, antibiyotiklere dirençli enfeksiyonlar da bildirilmeye başlandı, hastanelerde dirençli bakteriler artıyordu. 1950’lerde doktorlar artık antibiyotik direncini anlamaya başlamıştı ama yine de iyimserliklerini koruyorlardı. Ayrıca 1950 ve 60’larda dirençli bakteriler oransal olarak azdı, bir yandan da yeni antibiyotikler geliştiriliyordu. 

Müzelik küf Alexander Fleming’in, Penisilin’in yeni çıkan Protonsil’e üstünlüğüne dair sohbetlerinden sonra arkadaşı Douglas Macleod’a 1935’te verdiği penicillium küfü örneği, Londra Bilim Müzesi. 

Dirençli bakterilere karşı mücadele 

Yine de birçok ülkede antibiyotik kullanımına kısıtlama getirildi, reçetesiz satılmaları yasaklandı. 

1960’da Penisilin’e dirençli bakterilere karşı yeni bir antibiyotik geliştirildi: Metisilin. Ama mikropların karşı hamlesi gecikmedi. Bir yıl içinde Metisilin’e dirençli bakteriler türedi: MRSA (Methicillin-Resistant Staphylococcus Aureus). 

1960’ların sonuna gelindiğinde artık yeni sınıf antibiyotikler geliştirilemediği gibi ilaç firmaları da dikkatlerini virüslerle mücadeleye çevirmişti. 1970’lerde Penisilin’e dirençli pnömoni vakaları artmaya başladı. Streptokok pnömonisi ve zührevi hastalıklar dünyada yayılıyordu. 

1976’da Tufts Üniversitesinde Stuart Levy hayvanlarda antibiyotik kullanımının direnç geliştirdiğini ispat etti. Hayvan besinlerine eklenen küçük dozlardaki antibiyotik insanlarda dirence sebep oluyordu. Buna rağmen 1980’ler boyunca antibiyotikler sadece tıp alanında değil, ziraat, hayvancılık, gıda sektörlerinde yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etti ve direnç kazanan bakterilerin sebep olduğu epidemilerde artış görüldü. 

2000’li yıllara gelindiğinde özellikle hastanelerde ve çiftliklerde bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “süper mikroplar” boy göstermeye başladı. Mikropların sıradışı bir genetik kapasiteleri, dolayısıyla değişen şartlara uyum yetenekleri vardı. Yalnızca dikey planda, yani bir nesilden sonraki nesile değil, aynı zamanda yatay planda, yani aynı nesilde birbirleri arasında gen transferi yapabilecek kabiliyete sahip bu müthiş canlıların kolay pes etmeye niyeti yoktu. 

1943 güzünden itibaren, sahibi Raymond Rattew’un geliştirdiği yüzey kültürü tekniğini kullanmaya başlayan Walnut Street Laboratuarı, ABD’deki en yüksek miktarda Penisilin üreten kuruluş oldu. 

Antibiyotiklerin sonu mu? 

Antibiyotik, 20. yüzyılın ikinci yarısında tıbbı dönüştüren devrimdi. Fakat aşırı, gereksiz ve amaç dışı kullanımı, başlangıçta bir mucize olan antibiyotikleri günümüzün en büyük halk sağlığı tehlikelerinden birine dönüştürmüş durumda. 2005’te ABD’de 100.000 MRSA enfeksiyonundan 20.000 ölüm meydana geldi. Bu rakam AIDS ve tüberküloz ölümlerinden daha fazla. 2012’de “çok sayıda antibiyotiğe dirençli” (multidrugresistant) mikropların yanısıra “bilinen tüm antibiyotiklere dirençli” (pandrugresistant) mikropların sayısında ciddi bir artış saptandı. Tehlike gözardı edilecek gibi değildi: 2013’te FDA (Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi) nihayet bazı antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımına son verilmesini planları arasına aldı. 2015’te McDonalds antibiyotik kullanan üreticilerden alım yapmayacağını açıkladı. 

1970’lerden beri artık yeni antibiyotik keşfedilmiyor. Dirençli bakterilerle mücadele yalnızca mevcut antibiyotiklerin varyasyonları ile yapılıyor. Hastane enfeksiyonlarına bağlı ölüm oranları %20-30’lardan %40-60’lara yükselmiş durumda ve bu sayılar giderek artacak gibi görünüyor. Bugün antibiyotikler aniden yok olsaydı modern tıbbın on yıllarca geri gideceği tartışmasız bir gerçek. Profilaktik (koruyucu) amaçlı antibiyotikler kullanılmadan yapılan en basit rutin cerrahi müdahaleler bile ölümcül sonuçlar doğurabilir. Örneğin apandisit ameliyatları peritonit (karın zarı iltihabı) ve sepsis (bakteriyel enfeksiyonun kan dolaşımı yoluyla tüm vücuda sirayet etmesi) nedeniyle yeniden ölümcül hale gelir. Pnömoni (zatürre) özellikle yaşlılar ve çocuklarda yeniden kitlesel ölümlere sebep olur, gonore (bel soğukluğu) yeniden yayılır, tüberküloz (verem) yeniden salgınlar yapar. Ayrıca transplantasyon (organ nakli) cerrahisi tümüyle imkansız hale gelir. Çünkü nakil yapılan hastalarda vücudun yabancı organı reddetmesini önlemek için bağışıklık sistemi baskılanmakta ve dolayısıyla vücut enfeksiyonlara daha açık bir hale gelmektedir. 

Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarısı açık: herkes risk altında! Bakterilere karşı kimsayal savaş kaybedilirken; bağışıklık sistemini destekleyecek bir beslenme rejimine geçmek, bireysel hijyene dikkat etmek, riskli kişilerle temastan kaçınmak ve sık sık ellerini yıkamak gibi geleneksel yöntemlerin yeniden hatırlanması artık her zamankinden daha önemli görünüyor. 

ANTİBİYOTİKLİ BİR 20. YÜZYIL EFSANESİ 

Alexander Fleming, Churchill’in hayatını iki kere kurtardı! 

Hikaye özetle şöyledir… Genç Winston Churchill İskoçya’ya yaptığı bir seyahat sırasında göle düşer. Boğulmamak için mücadele ederken bir köylü tarafından kurtarılır. Winston’un atlattığı tehlikeyi öğrenen babası, şükranlarını sunmak üzere yoksul ve cesur köylünün evine ziyarete gider. Evde köylünün okul çağındaki oğluyla karşılaşır ve çocuğun pırıl pırıl bakışlarından etkilenir. Gençle yaptığı sohbet esnasında onun doktor olmak istediğini öğrenir. O anda kararını vermiştir; vefa borcunu ödemenin en güzel yolu bu zeki çocuğa eğitim imkanı sunarak onun parlak bir istikbal sahibi olmasına yardım etmek olacaktır. 

Böylece, yoksul İskoç köylünün oğlu Alexander Fleming, Londra Üniversitesi’nde tıp tahsili yapar ve üstün başarıyla mezun olur. 1. Dünya Savaşı’nda kraliyet ordusunda sağlık hizmetlerinde görev yapar, daha sonra St. Mary Hastanesinde bakteriyoloji konusunda çalışmaya başlar. Savaş boyunca pek çok yaralanma görmüş ve bu yaralanma vakalarının çoğunun enfeksiyonlar nedeniyle can kaybıyla sonuçlandığına tanık olmuştur. 

2. Dünya Savaşı’da, 1943’te Winston Churchill Tunus’ta zatürreye yakalanır ve mucizevi Penisilin tedavisiyle hayatı kurtulur. Kader ikisini yeniden karşılaştırmış; Dr. Fleming’in keşfettiği penisilin Churchill’in hayatını kurtarmıştır. 

Dokunaklı ama uydurma hikaye Alexander Fleming Penisilin’i bularak milyonlarca hayat kurtardı fakat bunlar arasında Winston Chuchill’inki yoktu. İki tarihi şahsiyet hayatlarında sadece bir kere karşılaştı. 

Doğrusu bu hikaye insanın gönül telini titreten bir hikayedir, ne var ki doğru değildir, uydurulmuştur. Churchill’in 1943 yılında Tunus’ta bulunduğu sırada zatürre olduğu doğrudur ancak Lord Moran tarafından bir Sülfonamid türevi olan Sülfapiridin ile tedavi edilmiştir. Fransız grup Rhone-Poulenc’e bağlı May&Baker Eczacılık tarafından üretilen bu ilaç o zamanlar M&B 693 kod adıyla bilinmektedir. The Daily Telegraph ve The Morning Post gazeteleri 21 Aralık 1943 tarihinde bu haberi “Penisilin tedavisiyle kurtuldu” şeklinde verirler. Muhtemelen gazeteciler tedavide kullanılan ilaç konusunda doğru bilgilendirilmemişlerdir. Çünkü, orijinal Sülfonamid (Prontosil) Alman Bayer Laboratuvarının bir keşfidir ve İngilizler Almanlar ile savaş halindedir. 

Bu dezenformasyon, Churchill’in iyileşmesini bir İngiliz keşfi olan Penisilin’le ilişkilendirerek İngiliz tarafının moralini yükseltmek amacını taşıyor olmalıdır. Churchill zatürre geçirmesinden yaklaşık bir yıl sonra Coronet adlı magazin dergisinin 1944 yılı Aralık sayısında, 17 ve 18. sayfalarda Amerikalı bir gazeteci olan ve 2. Dünya Savaşında enformasyon bürosunda çalışan Arthur Gladstone Keeney imzasıyla bir yazı yayınlanır. Yazının başlığı “Hayat Kurtaran Doktor”dur. Bu magazin haberi, 20. yüzyılın en meşhur efsanelerinden birine dönüşecektir. 

Oysa Lord Moran tarafından 1966 yılında yayınlanan günlüklerden öğrenildiği üzere, işin gerçeği şöyledir: Sir Fleming 27 Haziran 1946 tarihinde Churchill’i geçirdiği bir stafilokok enfeksiyonu nedeniyle konsülte etmiştir. Bu iki ünlü şahsiyetin bilinen yegane karşılaşmasıdır. Ne Fleming’in bizzat “bir masal” olarak nitelemesi ne de gerçek dışı olduğunun birçok kaynakta sayısız kere beyan edilmesi hikayenin efsaneye dönüşmesine engel olamamıştır. 

SAĞLIK OTORİTELERİ UYARIYOR AMA… 

En önde Türkiye, kıyamete koşuyoruz 

Maalesef antibiyotiklerin altın çağının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Artık bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “kabus bakteriler” söz konusu. Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) uyarıları felaket senaryoları üzerine: Yakın gelecekte birçok sıradan enfeksiyon artık tedavi edilemeyecek, yeniden ölümcül hale gelecekler. Basit yaralanmalardan kurtulmak, sıradan hastalıkları atlatmak biraz da şansa bağlı olacak. Üstelik, küresel ulaşımın kolaylaşması ve seyahat yoğunluğu nedeniyle bakterilerin global yayılımı daha da artacak. 

Güncel veriler, Avrupa Birliği çapında dirençli bakteriler tarafından enfekte edilen hasta sayısının arttığını ve antibiyotik direncinin halk sağlığı için birincil tehdit haline geldiğini gösteriyor. Antibiyotiklere dirençli bakteri enfeksiyonlarının 2050’ye kadar yılda 10 milyon ölüme yol açabileceği öngörülüyor. Sorunla mücadele etmek için Avrupa Hastalıkların Önlenmesi ve Kontrol Merkezi (ECDC), 16-22 Kasım’ı “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” olarak ilan etti. Haftanın Türkiye afişinde kullanılan slogan “Grip ve nezle isen kendini koru, antibiyotik alma”ydı. Ama, ülkemizde bu uyarıların ne kadar etkili olduğu şüpheli. Çünkü Türkiye, antibiyotiklerin aşırı kullanımı listesindeki dünya liderliğini kimseye bırakmak niyetinde görünmüyor.