1829, RUS İŞGALİ

1828’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya, kısa sürede hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da büyük başarılar kazandı. Edirne’yi dahi kaybeden Osmanlı yönetimi, artık Rusya’yı yenebilecek durumda olmadığını idrak etmişti. Rusların Balkanlar’daki Türk-Müslüman halka dayattığı koşulların belgesi…

Müfrit derecede Os manlı düşmanı olan Çar 1. Nikola, 1825’te Rusya tahtına oturdu. Birkaç yıl içinde, Yunan İsyanını söndürmeğe uğraşan, Yeniçeri ordusunu dağıtmış, Navarin’de donanması yakılmış bir Osmanlı Devleti ile karşılaştı. Osmanlı Devleti’ni yıkıp İstanbul’u ele geçirmek için şartların uygun olduğunu düşündü. 26 Nisan 1828’de ilan-ı harp ederek Kafkaslar ve Balkanlar’dan iki ayrı cephe açıp saldırdı. 20 Mayıs 1828’de de Osmanlılar harp kararı aldı.

Rus ordusu, Balkanlar ve Kafkaslar’da kısa sürede büyük ilerlemeler kaydetti. Birçok kale şehir ve kasaba Rusların eline geçti. Bazı bölgelerde kısa süreli başarıları olsa da Osmanlı ordusu genel olarak çok zayıf kalmıştı. Son yüzyılında pek yararlılık gösteremeyen ve devletin birçok kaynağını tüketen 500 yıllık profesyonel bir ordu yok edilmiş ama yerine getirilmek isten ordu henüz yeterince eğitilememişti. Sağdan soldan toplanan askerlerle mukavemete kalkışıldığında, Varna’da olduğu gibi kale muhafazasıyla görevli komutan Yusuf Paşa başta olmak üzere birçok asker şehri/kaleyi Ruslara teslim ettikleri gibi çekip gidiyorlardı. Balkanlar asker kaçağı dolmuştu. Yeniçeriliğin kaldırılmasına itiraz edip savaşmayan insanlar da az değildi.

1829 Edirne Anlaşması ardından basılan madalya. Rus Çarı I. Nikola, Sultan II. Mahmud’a zeytin dalı uzatırken tasvir edilmiştir.

19 Ağustos 1829’da Edirne de savaşmadan teslim olmak zorunda kalmıştı. 1361’de fethedildiğinden beri ilk defa düşman eline geçen eski başkentin teslim olması İstanbul’u oldukça sarstı. Rusya’nın karşı propaganda olarak bastırıp Bulgaristan’da dağıttığı beyannameler de bölge Türklerinin kafasını oldukça karıştırmıştı. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin Tarih’inde yer alan bu beyannameler, yakın tarihlerde Osmanlı Arşivi’nde tasnif edilen belgeler arasında ortaya çıkarılmıştır.

Lütfi Efendi 1866’da vakanüvisliğe getirildiğinde selefi olan Cevdet Paşa, halefinin eserine malzeme olacak 40 adet tezkire ile muhtelif belgeleri orta boy bir çuval içerisinde kendisine göndermişti. Yıllarca aranılıp bulunamayan orijinal Tezakir’in müsvedde nüshaları Cevdet Paşa’nın terekesinden satın alınıp Taksim Atatürk Kitaplığı’na kazandırılmıştı. Cavid Baysun bu müsvedde nüshaları yeni yazıya aktararak Tezakir’i yayımlamıştı ama orijinallerine uzun yıllar kimse ulaşamadı. Osmanlı Arşivi’nde tasnif faaliyetleri esnasında bulunan bir evrak torbasının, Ahmed Lütfi Efendi’nin eserini tamamladıktan sonra Hazine-i Evrak’a iade ettiği işi biten evrakla dolu olduğu anlaşıldı. Bu sayede Tezakir’in aslı ile kitapta kullanılan belgeler de ortaya çıktı. Rusların Bulgaristan’da ahaliye dağıttıkları beyannameler de o torbadaydı ve Cevdet Paşa’dan gelmişlerdi.
Tarih Vakfı ile YKY’nin 1999’da ortak yayınladığı Lütfi Tarihi’nin II. Cilt 487-491. sayfalarında üç belgenin tam metni yer alır. Elyazısı ile yazılıp o devirde yeni yeni yayılmakta olan litografya usulü ile çoğaltılan beyannamelerden çok sayıda basılmış olmalıdır. Cevdet Paşa’nın ele geçirdiği belgeleri selefine göndermesi çok değerli bir hizmet olmuştur. Üç ayrı beyannameden, kitapta ekler kısmında 9 ve 10 numaraları altında çevriyazıları verilenlerden “diğer” başlığı altındaki metni yayımlıyoruz.

Rusların ele geçirdiği Aydos kasabasında 2 Ağustos 1829 tarihinde yazıldığı belirtilen beyannamelerin dağıtılmasında birinci öncelik ahalinin kaçmamasının sağlanmasıdır. Rus ordusunun savaşta lojistik ihtiyaçlarını karşılaması giderek zorlaştığından, Müslim veya Gayrimüslim ahalinin köylerini, kentlerini terk edip kaçmaları istenmeyen bir sonuçtu. Üstelik işgal ettikleri toprakları kalıcı olarak ellerinde tutabilirlerse, işgücüne ihtiyacın had safhada olduğu o zamanda yerli ahalinin yerinde kalması gerekiyordu.

Rus ressam Alexander Sauerweid’in “1828 Varna Kuşatması” adlı tablosu.

Altı madde halinde kaleme alınan metinin giriş bölümünde barış yanlısı bir tutum takınılmasına rağmen, ahali Rus Orduları Sergerdesi tarafından açıkça tehdit edilmektedir. Silahlarını teslim etmeleri, ancak evlerinden çıkıp gitmemeleri emredilir. Camilerin açık tutulacağı, ibadetlerin aksamasına izin verilmeyeceği taahhüt edilir.

Vaatlerin bazen akla ziyan özgürlükler içermesi, zaten hiçbir vaadin yerine getirilmeyeceğini göstermektedir. Mesela Halife II. Mahmud namına hutbe okunması ve ahalinin Osmanlı tebaası olmaya devam edileceğinin ilanı buna bir örnektir. Rusların böylesine insancıl örnekler sıralamalarına, sözler vermelerine rağmen Edirne’yi ele geçirdikten sonra Kırklareli, Edirne ve civarında yakıp yıktıkları eserlerin, köy ve kasabaların haddi hesabı yoktur. Yüzlerce ev yakılıp, yıkılmış, binlerce dönüm bağ, bahçe tahrip edilmiştir.

Zamansız yakalandığı bu savaştan büyük zarar gören Osmanlılar, ancak Edirne Antlaşması’yla nefes alabilmiş, silahlar susmuş, ama 10 milyon altınlık savaş tazminatı İstanbul’un belini bükmüştür. Osmanlıların Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımış olması, Rusya’nın savaş gücünü yenebilecek durumda olmadığını idrak etmesi en önemli sonuçlardandır.

Rus Bildirisi

‘Osmanlı padişahı bu koşullara rıza göstermeye mecburdur!’

Rusların 1828-29 Savaşı sırasında Bulgaristan’daki Türk-Müslüman halka dağıttıkları bildiri, insanların ellerindeki silahları hemen teslim etmelerini ve evlerini terk etmemelerini “rica” ediyordu.

Rusların Bulgaristan havalisindeki Osmanlı tebaasına dağıttıkları, litografya ile basılıp çoğaltılmış beyanname.

Rumili Eyaleti’nde bulunan faziletlü kuzât ve nüvvab ve eimme ve a‘yân ve ağavât cenâbları ve vücûh-ı memleket ve bilcümle kasaba ve karyelerin iş erlerine Rusya askerlerinin sergerdesi tarafından beyânnâmedir.

Bu defa avn u inâyet-i Bârî ile zuhûra gelen fütûhât-ı celîle muktezâsından olarak Rusya askerlerinin sergerdesi, Rumili Eyaleti’ne geldiği esnâda mukaddemâ şevketlü Rusya imparatoru ve ulu padişahı cânibinden olarak arz eylediği adl u hakka mukârin teklîfâtı Devlet-i Osmaniye tarafından reddolunduğunu ve bu hususda devlet-i mezkûrenin inâd u gafletini görünce ziyâde meserret etmektedir. Zîrâ teklîfât-ı mezkûre kabul olunmuş olaydı hem seferden iktizâ eden musîbetler def‘ olur idi ve hem bu etrâfda râhat üzere olan fukarâ-yı ahâlînin hüsn-i hâl ve emniyeti tahsîl olunur idi. İmdi serasker-i müşârunileyh nâil olduğu bunca galebe ve fütûhâtın ardını kesmeyüp inşâallahü te‘âlâ memleketleri istîlâ etmek ve tevfîk u irâde-i Sübhâniyenin cevâzı olduğu kadar ilerüye varmak vâcibe-i hâlden addetmiştir ki şu vechile Âl-i Osman padişâhı akl u insâf ve insâniyyete muvafık teklîfâta rızâ vermeğe mecbûr ola. Lakin sergerde-i müşârunileyh zimmetinde farz-ı ayn addeylediği bu gûne girân maslahatı icrâ etmekde iken gerek ehl-i İslâm ve gerek Hıristiyân tâ’ifesinden râhat üzere olan fukarâ ahâlîyi muhâfaza ve himâyet ve memleketlerinin asker ile zabtı vaktinde zuhûra gelebilecek musîbetlerden sıyânet etmek ve bâ-husûs askerin yaklaşmasıyla ürküp yurdlarını bırakmak ve kasabalarını ve köylerini terk etmek yolunda olacak olurlar ise Allah’a sığındık külliyen harâbiyetlerini ve perîşâniyetlerini mûcib olacak bir keyfiyet olmağla bu gûne belâdan fukarâyı kurtulmağa rağbet ve arzusu kemâlde olduğundan niyetlerini bu vechile cümleye i‘lâm ve ifâde ediyor ki; Evvelâ gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde ehl-i İslâm olarak taraf taraf bulunan yerli ve ahâlî ferd-i âferîde tarafından rencîde olunmamak şartıyla evlâd u ıyâl ve mâl u menâlleriyle yurdlarında kalmağa da‘vet olunur. Lakin yanlarında olan silahların cümlesini emin yerde hıfz olunmak içün teslîm eyleyüp bir müfredât defterde mufassalan kayd ile iki devlet beyninde musâlaha akdolundukda yine sahiplerinin ellerine verile.

Sâniyen yurdlarında kalacak ehl-i İslâm dîn ü âyînlerinin icrâsı husûsunda külliyen serbest olup camileri ve imâmları evvelki gibi muhafaza olunup şer‘an lâzım gelen beş vakit namazlarını kılalar ve Cuma namazlarında dahi hutbeyi padişahları ve halifeleri olan Sultan Mahmud isminde okuyalar. Zîrâ Rusya askerinden zabt olunmuş ve olunacak memleketlerde yurdlarını bırakmayup kalan ehl-i İslâm bu yüzden Mosko re‘âyâsı addolunmayup kemâ fi’s-sâbık Âl-i Osman padişâhı re‘âyâsı olmak iktizâ eylediği derkârdır.

Sâlisen belde-i Edirne ve sâ’ir beldelerin ve kasabaların hükkâm ve kuzât ve zâbitânı ve a‘yânları ve ihtiyârları me’mûr oldukları mahalleri terk etmeyüp umur-ı belde ve ahâlînin maslahatları idâresine müdâvemet birle ehl-i İslâm’ın himâyet ü sıyâneti ve emniyet ü râhatlarının vikâyesine sarf-ı sa‘y u himmet eyleyeler ve bu takdîrde ehl-i İslâm beyninde düşen umûr u husûslara Rusya zâbitleri tarafından vechen mine’l-vücûh müdâhale olunmaya. Şu vechile ki hukûk ve da‘vâları her mahalde lâzım gelen ehl-i İslâm hükkâm ve zâbitânı ma‘rifetiyle fasl u kat‘ olunalar.

Râbi’an yurdlarında kalan ahâlî ekinlerini biçüp geçinmelerîçün lazım olacak zahirelerini ambarlarında ba‘de’l-hıfz artar ve kendülerine ziyâde olan her ne gûne mahsulleri var ise Rusya askeri levâzımâtı içün rızâlarıyla satup kat‘ olunacak baha üzere alınan mahsûlün akçesi bi’t-tamam nakden kendülerine edâ oluna.

Hâmisen Mâru’z-zikr mahallerde bulunabilecek top ve silah ve mühimmât ve zehâir ve buna misillü her ne ki mîrî malı var ise cümleten mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitân tarafından Rusya zâbitânına bi’t-tamâm teslîm oluna ve işbu maslahat bir kerre nizâm bulunca ahad-ı nâsa mahsûs olan mâl ü menâl her ne ise kimesne tarafından dokunulmayup herkes kendü malını istediği gibi kullanmağa ve idâre etmeğe me’zûn ola.

Sâdisen gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde kalacak ehl-i İslâm’ın evlerinde Rusya askerî tâ’ifesinin ikâmeti câiz olmayacağından mâ‘adâ ehl-i İslâm’ın evlâd u ıyâlleriyle asker tarafından bir vechile incitilmemesi ve çiğne[n]memesi içün lâzım gelen tedbîrler kemâl-i şiddet ile görülüp bu misillü keyfiyetlerin zuhûru külliyen men‘ oluna.

Şurût-ı mezkûre kemâl-i dikkat ile ri‘âyet olunup bi-aynihî icrâlarına dâ’ir iktizâ eden ifâdâtı mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitleri tarafından Rusya askerlerinin sergerdesine arz u inhâ olunmak husûsu muvâfık-ı re’y-i sergerde-i müşârunileyhdir.

İşbu bin iki yüz kırk beş senesi mâh-ı Safer’in gurresinde [2 Ağustos 1829] Aydos kasabasında tahrîr olunmuştur”.