Salgın hastalıklara karşı 2. Abdülhamit devrinde başlatılan bilimsel mücadele, Osmanlı Devleti’nin en zor zamanlarında büyük fedakarlıklarla sürdürüldü. Bakteriyolojiden mikrobiyolojiye, yerli aşılardan eğitime birçok alanda sağlanan gelişmeler; erken cumhuriyet döneminden itibaren çok daha nitelikli çalışmalarla devam etti.

Mikrobiyolojinin kuruluşu ve bağımsız bir bilim dalı haline gelişi Batı’da olduğu gibi yurdumuzda da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşti. Aslında Anadolu’da çiçek hastalığına karşı mikrobiyolojiden çok daha eski zamanlardan beri kullanılan aşılama yöntemi 18. yüzyılın başında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisinin eşi Lady Montagu’nün (1717) mektubuyla Batı’nın dikkatini çekmişti.

Louis Pasteur’ün Paris Tıp Akademisi’ne 27 Ekim 1885’te sunduğu “Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma” başlıklı bildiriyle kuduz aşısını tanıtması, tüm dünyada olduğu gibi birkaç gün sonra İstanbul’da da büyük yankı yaptı. Kuduz bir hayvan tarafından ısırılmanın mutlak bir ölüm fermanı anlamına geldiği zamanlardır. Cemiyet-i Tıbbiye 19 Mart 1886 tarihli toplantısında Pasteur’ün derneğe şeref üyesi yapılmasını, kurulmakta olan Pasteur Enstitüsü’ne para bağışı yapılmasını ve oraya bir heyet-i fenniye gönderilmesini planlar.

Paris’e yollanan heyet-i fenniye

30 Nisan 1886 tarihinde, kuduz üzerindeki çalışmaları yakından izlemek amacıyla Paris’e bir heyet-i fenniye gönderilmesini uygun bulan 2. Abdülhamit, heyet başkanı olarak Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin seririyât-ı dâhiliye (iç hastalıkları) muallimlerinden Dr. Aleksandr Zoeros Paşa’nın yanısıra zooloji muallimi Dr. Hüseyin Remzi Bey ile veteriner hekim Hüseyin Hüsnü Bey’i görevlendirir. 

Osmanlılar’da ilk bilimsel araştırma kurumu olan bakteriyolojihanenin laboratuvarı

3 Haziran 1886’da tarihinde İstanbul’dan vapurla Varna’ya hareket eden, oradan da trenle 8 Haziran 1886 günü Paris’e ulaşan Osmanlı heyeti; Sultan 2. Abdülhamit adına Pasteur’e insanlığa yaptığı hizmetler sebebiyle 1. dereceden Mecidiye Nişanını ve sultanın Pasteur’ün laboratuvarına yaptığı 10 bin Franklık bağışı ilgili komisyona teslim eder. Paris’te 6 ay kalan ve kuduz aşısının teknik bilgilerini öğrenen heyet, yurda döndükten sonra o zamanlar Sarayburnu- Demirkapı’da bulunan Mekteb-i Tıbbiye içinde 1887’de kurulan “Dâ’ül-kelp Ameliyathanesi”nde (Kuduz Aşısı Kurumu) aşı yapımına başlar. Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi, Pasteur ve Chamberland’in eserini tercüme ederek “Mikrob Emrazı Sariye ve Şarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi” adı altında yayımlarlar. Dr Zoeros Paşa, Paris’ten bizzat Pasteur’ün aşıladığı iki tavşanı İstanbul’a getirmiştir; memleketimizde ilk kuduz virüsü ve aşısı bu şekilde elde edilir. Pasteur metoduyla ilk aşılama 3 Haziran 1887’de gerçekleştirilir.

Yerli aşı üretimi ve önemli başarılar

Dâ’ül-kelp Tedavihanesi ayrıca Osmanlı Devleti’nde mikrobiyoloji alanındaki yeni kurumların açılmasına da öncülük eder. 1889’da Hüseyin Remzi Bey Telkihhane-i Şâhâne’yi (Aşı Müessesesi) faaliyete geçirir; bu kurumda 1892’de Osmanlı Devleti’nde ilk çiçek aşısı (Telkih-i Guderi) üretilerek hastalıkla mücadelede yerli aşılar kullanılmaya başlanır. İstanbul’daki elçilikler ve yabancı hastaneler de aşı ihtiyaçlarını Telkihhane’den karşılamaya başlar. Çiçek aşısının Osmanlı Devleti’nde seri bir şekilde üretilmesinin ardından, ilki 1885’te çıkarılan aşı nizamnameleriyle ülke genelinde aşılama çalışmaları yaygınlaşacak, çiçek hastalığı büyük oranda kontrol altına alınacaktır.

Yine bu dönemde, Rieder Paşa tarafından, mezuniyet sonrası bir üst eğitim kurumu olarak faaliyet gösteren Gülhane Seririyat (Klinik) Mektebi açılır. 1891’de bakteriyoloji ders olarak okutulmaktadır ve bu okul, sağlık sisteminde en etkili ve üstün hizmet veren kurumlarından biri olur (ilk aspirin ve kinin hapları, koruyucu tifo, dizanteri ve kolera aşıları burada üretilecektir).

Bakteriyolojihane-i Şahane

1893’te İstanbul’da yeni bir kolera salgını çıkmıştır. Gerekli araştırmaların yapılması ve tedbirlerin alınması için padişahın Pasteur’den tavsiye istemesi üzerine, Dr. André Chantemesse İstanbul’a gelir ve üç ay kalarak kolera konusunda yoğun çalışmalar yapar. Ayrı bir bakteriyoloji laboratuvarının kurulmasını telkin ettiği raporunu 2. Abdülhamit’e sunduktan sonra Fransa’ya döner.

Bir araştırma ve üretim kurumu olarak Bakteriyolojihane-i Şahane, 1893’ün Kasım ayında Chantemesse’in yerine yine Pasteur Enstitüsü’nden gelen Dr. Maurice Nicolle’ün yönetiminde açılır ve önce Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin kimya laboratuvarında su analizleri yapılmaya başlanır. Bakteriyolojihane için Demirkapı’daki Askerî Tıbbiye’nin bitişiğinde yapılan, laboratuvar ve dersliklerden oluşan ahşap bina 1894 Nisan’ında tamamlanmıştır; ancak Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlı olarak çalışan bakteriyolojihane bir yıl sonra Nişantaşı’nda Süleymanpaşa Konağı’na taşınır. Kurum, Maurice Nicolle’ün Türkiye’den ayrıldığı 1901’e kadar, veteriner mikrobiyoloji, aşı üretimi, kuduz sağaltımı gibi değişik sivil ve askerî sağlık hizmetlerini aynı çatı altında sürdürür. Birçok bakteriyolog yetiştiren kurum, Dr. Nicolle’ün Paris’e dönüşünden sonra 1910’a kadar Remlinger ve Simond’un idaresinde çalışır ve bu sıralarda Çemberlitaş’ta Matbaa Sokağı’ndaki binasına taşınır. 2. Meşrutiyet’ten sonra Bakteriyolojihane-i Şahane yerine “Bakteriyolojihane-i Osmani” adı kullanılır.

Şahane kadro 1893 kolera salgını sırasında açılan Bakteriyolojihane-i Şahane’nin kadrosu

Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), İstanbul’da kaldığı 8 yıl içinde laboratuvarı başarıyla yürütürken çok kıymetli bilimsel çalışmalarda da (sığır vebası, şark çıbanı, pnömokok vb) bulunmuş ve ülkemizde mikrobiyolojinin gelişmesinde büyük katkılar sunmuştur.

Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış; laboratuvarların açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük emek sarfetmiş bir biliminsanıdır.

Abdülhamit döneminde Pasteur Enstitüsü’nden Dr. Maurice Nicolle yönetiminde kurulan laboratuvar, Osmanlı’nın ilk bilimsel araştırma kurumuydu.

Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış; laboratuvarların açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük emek sarfetmiş bir biliminsanıdır.

Adil Mustafa Şehzadebaşı (1871-1904), Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sığır vebası üzerinde yaptıkları araştırmalarla dünya literatürlerine geçmiştir. Bakteriyolojihanede 1896’da difteri, 1897’de sığır vebası, 1903’te kızıl serumları yine veteriner hekim Mustafa Adil tarafından üretilmiştir.

Ahmet Şefik Kolaylı (1886-1976), sığır vebası virüsünün insanlarda hastalık oluşturmadığını, sığır vebasına tutulan hayvanların kesilerek etlerinin askerlere yedirilebileceğini; böyle etleri yiyenlerde hastalık görülmesi halinde kendisinin kurşuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösterebilmiş bir biliminsanıdır. Çatalca’da aç kalan askerlerin bu etleri yemesinden sonra, Edirne şehrinin düşmandan kurtarılması için büyük bir fiziksel-moral kuvvet kazanılmıştır.

Balkan Savaşları ve kolera salgını

1912 seferberliğiyle birlikte alevlenen kolera, Balkan Savaşı’nın 30-31 Ekim muharebeleri sonrasında Lüleburgaz çevresinden başlayarak hızla yayılmış, Kasım sonunda Marmara kıyılarından Karadeniz’e kadar uzanan geniş coğrafyada salgın halini almıştı.

1913 başında İstanbul’un salgından korunmasına çalışılıyor, hastaların bakımına ayrılan mekanlar kordon altına alınıyordu (cordon sanitaire). Her gün kent sularından alınan örnekler Bakteriyolojihane-i Osmani laboratuvarında inceleniyordu. İçme sularında koleraya rastlanmamıştı; ancak salgının durdurulmasını sağlayan hijyen önlemlerinin başında -özellikle cephede- suların kaynatılarak içilmesi geliyordu. 

Savaş günlerinde kolera salgını Balkan Savaşı’ndaki kolera salgını sırasında Kızılay tarafından Hadımköy civarına kurulan çadırlar.

Hastalık en yoğun biçimiyle göçmenler arasında görülüyordu. İstanbul’a ulaştırılan kolera hastalarının önemli bir bölümü Bezm-i alem Yenibahçe Gureba Hastanesi’ne, diğerleri de Demirkapı ve Maltepe Asker Hastanelerine kaldırılmıştı. Hastalığın bakteriyolojik tanısı “Asya kolerası” olarak kesinleşmişti.

Salgın %50’yi aşan bir mortalite (ölüm oranı) ile 1913 Ocak ayına kadar sürdü. Salgını durduran etkenler ise savaşa ara verilmesi ve kar yağışları olmuştu. Ancak 1913 Ağustos’unda savunma konumundaki birliklerin Edirne’ye doğru hareketiyle askerlerin enfekte alanlara girmesi salgını yeniden başlatmıştı.

Bakteriyolojihane-i Osmani müdürü Simond’a göre hastalık, sulardan değil doğrudan kişisel temas ve enfekte olmuş nesneler aracılığıyla bulaşmaktaydı; kolerayla ilgili laboratuvar çalışmaları 1911’den 1913’e kadar üç yıl boyunca aralıksız sürdürülmüş, yapılan araştırmalarda karasineklerin kolerayı bulaştırma olasılığı da irdelenmişti.

Zor zamanlarda sağlık ordusu

Trablusgarb’ta çarpışmaların başladığı günlerde açılmıştı Bakteriyolojihane-i Osmani; savaşların sürdüğü ve siyasal çalkantıların hiç dinmediği yıllardı… Kuruluşu itibariyle Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlanan Bakteriyolojihane’nin her dönemde özel bir statüsü vardı ve 1909’da oluşturulan Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye’ye bağlı sağlık kuruluşları arasına alınmamıştı. Fransızlar için Bakteriyolojihane bir prestij kurumuydu ve Almanların Gülhane’deki egemenliğine karşı geliştirilmiş bir etkinlik alanı olarak görülmekteydi.

Balkan Savaşları’ndaki büyük kayıplar kaçınılmaz radikal gelişmelere yol açmış, askerî reformlarla birlikte sağlık hizmetlerinin de yeniden ele alınmasını zorunlu kılmıştı. Bu süreçte, Bakteriyolojihane’nin Fransız uzmanları sahneden çekilirken, salgın hastalıklar içinde ilk sırayı da koleranın yerine tifüs almaya başlamıştı.

Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’de 1894’ten itibaren Dr. Refik Güran ders vermeye başlamış; 1914 yılında da Simond’un ayrılması ile Bakteriyolojihane’nin müdürü olmuş; bu sırada “Hıfzıssıhha Müessesesi” adı altında birleştirilen Bakteriyolojihane, Kimyahane, Dâ’ül-kelp ve Telkihhane de onun idaresine verilmişti.

1913’ten itibaren Gülhane’de Bakteriyolojihane-i Osmani’de kolera ve dizanteri aşıları üretilmeye başlanmış; tifo, veba aşıları, difteri, meningokok ve dizanteri serumları elde edilmesi için de yoğun çaba gösterilmişti. Hem 1. Dünya Savaşı hem de İstiklal Savaşı sıralarında ordu ve halk için gerekli aşı ve serumlar bu şekilde sağlanmıştı. Reşat Rıza (Kor) 1913-14 yıllarında tifüs aşısını geliştirmişti. Önce Demirkapı’da daha sonra da Kadırga’da bulunan Tıbbiye Mektebi, 1903’te Haydarpaşa’ya nakledildi. 1908’de fakülte haline getirilerek Askerî Tıbbiye de ona katıldı ve Prof. Dr. Refik Güran 1914’te Tıp Fakültesi’nin bakteriyoloji direktörü oldu.

1919 Ekim’inde İstanbul’da Akdeniz’den gelerek yük çıkaran bir gemiyle taşındığı sanılan bir veba salgını başladı. Bakteriyolojihane’de buna karşı aşı üretimi hızlandırıldı ve bununla Dr. Ziya Seyfullah Bey uğraştı (bu sırada bir laboratuvar kazası sonucunda pnömonik vebaya yakalandı ve 7 Ocak 1920 tarihindeyaşamını yitirdi).   

Mütareke döneminde Fransızlar 1919’da Bakteriyolojihane-i Osmani’yi doğrudan denetimlerine aldılar ve Pasteur Enstitüsü’nün bir şubesine dönüştürme girişiminde bulundular. İstanbul’un kurtarılmasından sonra Bakteriyolojihane 1922’de Şehremaneti’nin yönetimine girdi.

Cumhuriyet dönemi ve öncü hekimler

Ülkemizde bakteriyoloji ihtisası ancak 1929’da başlayabildi. 1933’te Üniversite Reformu yapıldığında, Haydarpaşa’dan İstanbul tarafına nakledilen Tıp Fakültesi’nin çeşitli enstitü ve kliniklerine Avrupa’dan biliminsanları davet edildi. Mikrobiyoloji ve Salgınlar Bilgisi Enstitüsü ile Parazitoloji Enstitüsü birleştirilerek direktörlüğüne Prof. Dr. Hugo Braun getirildi. Türkiye’de 16 yıl kalan Prof. Dr. Hugo Braun, bu süre içinde çeşitli araştırmalar yaptı ve çok kıymetli eserler bıraktı. Daha sonra 1950’de Mikrobiyoloji Kürsüsü direktörü olan Ord. Prof. Dr. Ziya Öktem 1960’a kadar bu görevini sürdürdü.

2. Dünya Savaşı ile birlikte birçok bakteriyel enfeksiyon yanında, ordular tifüsten de kırılmaktaydı. Dünyada ancak belli merkezlerde tifüs aşısı yapılırken, Amerikan hükümeti İtalya’nın Salerno cephesindeki askerlerinde kullanılmak üzere Türkiye’den binlerce doz aşı istemişti. Ankara’ya taşınmış olan Gülhane’de Dr. Behiç Onul’un başkanlığında acilen bir ‘Tifüs Aşısı Laboratuvarı’ kurulmuş ve binlerce doz aşı imal edilerek Amerikan askerlerine gönderilmişti. Maalesef bu sırada laboratuvar kazası sonucu altı kişi tifüse yakalandı ve Tbp. Yzb. Mehmet Tuna 3 Ağustos 1943’te yaşamını yitirdi. Daha sonra Ankara Üniversitesi’nde profesör olacak olan Dr. Behiç Onul (1912- 1989) ve Dr. Zeki Durusu (1914-1982), kurtulan beş kişi arasındaydı.