Tarihte olup bitenleri bugüne uydurmak, son yılların favori uğraşlarından biri. Herkesin kendi çapında tarihçi kesildiği Türkiye’de, buna artık pek de şaşmamak gerek. 1-2 ay evvel söylediğinin bugün tam tersini söyleyen politikacılar ülkesinde, tarih algısı da ancak şizoid bir nitelikte olabilir.

Aynı anlayışı, daha doğrusu aynı hastalığı, gündelik hayatta meydana gelen acı hadiselerde de görüyoruz. “Acı yarıştırmak” tabiriyle sözlüğümüze giren bu durum, “sen ona üzüleceğine, şurada ölenlere üzül” veya “sen ona hassasiyet göstereceğine şuradakileri düşün” gibi yaklaşımlarla artık 7’den 70’e neredeyse herkesin dilinde, kaleminde, twitter’inde. Kedi-köpeğe mama verenleri bile “bu kadar çok aç insan varken…” diye azarlayanlar ülkesinde yaşıyoruz. Bize doku­nan, bizi üzen, kederlendiren bir gelişme olduğunda, “acaba daha başka ve daha büyük bir acı yaşayanlara haksızlık mı yapıyoruz” diye düşünüyoruz.

Bu kıyaslamalar ve hastalılıklı algılar atmosferinde “normal olmak”, “nor­mal kalmak” imkansıza yakın. Zira daha önce de söylediğimiz gibi ortada her­hangi bir “norm” kalmamıştır. Kültür, bilgi, inanç, gelenek-görenek ve belki de en önemlisi “asgari” bir ahlakın dahi hiçe sayıldığı bu koşullarda, insan sadece bir suret olarak kalır. Suret-i haktan görünen insanlar ülkesinde de, haksızlık ve adaletsizlik “normal”dir.

Türkiye tarih dersinde de “devamsızlıktan” çakmıştır. Her gelen iktidarın kendi dönemini övmek yolunda öncekileri kötülemesi bir yere kadar “kabul edilebilir” bir siyaset olabilir ama; bugün bizdeki geriye doğru sıralamada Ab­dülhamid, Yavuz, Kanuni, Fatih, Osman Bey’den oluşan hattın dışında kalan­lar artık neredeyse kötü anılmakta veya hiç anılmamakta, anlatılmamaktadır. Atatürk alerjisi ise artık malum kronik bir rahatsızlık halindedir ama, işin il­ginç tarafı, özellikle son dönem yüceltilen II. Abdülhamid’in dahi bilinmemesi veya yanlış tanıtılmasıdır. TRT’de başlayan Abdülhamid dizisindeki çarpıtma­lara, gerçeküstü konuşma ve davranışlara hayret ederken; birdenbire kendimizi Kut’ül Amare dizisi gibi berbat bir vodvil karşısında bulunca “padişahım biz et­tik sen etme” noktasına gelmemiz de “normal”dir.

Bu sayımızda II. Abdülhamid’in son dönemini, iktidardan düşürüldükten ölümüne kadar geçen safahatini ele alıyoruz. “Beğenelim beğenmeyelim, ama önce bilelim” desek de belki boş. Zira son döneminde Beylerbeyi Sarayı’na ka­patılan II. Abdülhamid, bugün de aktüel siyasetin yörüngesine hapsedilmiş du­rumda. Oysa ki tüm bunların ötesinde, yüzü Batı’da, yüreği Doğu’da ama devleti merkezde tutmaya çabalayan önemli bir lider Abdülhamid.

Dokuzuncu yılımızı tamamlarken, “şimdiki zaman”a sıkışanlara karşı aklını ve yüreğini geniş tutan tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.