Türkiye’nin sanatçısı

Meşhur, sevilen, büyük bir sanatçı olmak elbette zordur ama; tüm bir ülkenin, tüm kesimlerin ortak beğenisine mazhar olmak herhalde çok az kişiye nasip olur. Tarık Akan yaptığı filmler kadar politik duruşuyla, eğitimciliğiyle kalıcı etkiler yaratan müstesna bir insandı. Kimi yakın dostları, çalışma arkadaşları onun ardından, farklı alanlarda bıraktığı mirası yazdı.

Nebil Özgentürk (Gazeteci, yazar, yapımcı)

Şöhret peşinde değil, inançlarının izinde…

80’lerin başıydı tanışmam Tarık Akan’la…

Ağabeyim, yönetmen Ali Özgentürk’ün has arkadaşla­rından biriydi; “Sürü”, “Su da Yanar”, “Mektup”ta birlikte ça­lışmışlardı… Evlerden birinde, masaların ortasında, set or­tamlarında pek çok zaman gö­rüşürlerdi..

Ben de bu yüzden üniver­siteli yıllarımın, ilk gazeteci­lik dönemlerimin ve orta yaşlı zamanlarımın pek çok anında çok yakın oldum Tarık Ağa­bey’le… Sahiden “Abi kardeş” kaldık..

Ama en çok da 2000’lerde sıkı sıkıya görüşürdük.. Görün­düğü, inandığı tüm kalabalık­larda yan yanaydık.. Gezi’de, Gazi anmalarında, Nâzım’a selam toplantılarında, İstan­bul’da, Moskova’da, Köln’de, Nâzım Vakfı’nın her kararında, cezaevi mağdurları için Silivri önlerinde, çok sevdiği Sinema Sevenler Derneği’ndeki (Çiçek Bar.. Ya da Arif’in Yeri) değiş­meyen masasında…

Bu ülke tarihinin en duygu­sal, en kalabalık, en samimisin­den bir cenaze töreniyle uğur­ladık onu….Yazılı, görsel, sosyal, dijital medya ve hayat, en tarihî biçimde yazdı, daha çok yaza­cak bu uğurlamayı…

Şair “En güzel hikaye henüz anlatılmamış olandır” der ama, bilin ki Tarık Akan’ın hikayesi, onurlu, yakışıklı ve güzeldir!

Tarık Akan.. Hayatımıza ve tabii ki sinemamıza ilk gir­diği yılları şöyle bir hatırlaya­cak olursak, yakışıklıydı, bebek yüzlüydü, gözleri pek çok şeyi ifade ederdi.. Filmlerde o göz­lerle aşık olur, acı çeker, neşe­lenir, hatta öfkelenirdi. Film bu ya, kötülük barınamazdı o yeşil gözlerinde… Omuzlarını düşü­rerek hatta boyunu gizlemeye çalışarak yürüse de, o hepimiz­den uzundu. Ve duruşunda bir masumiyet, bir mütevazılık saklıydı sanki.

Evet, evet… Tehlikesiz bir yakışıklılığı vardı. Dansa gö­türdüğü kızların içkisine ilaç koyan yakışıklılardan olmaz­dı hiç, genç kızların hayalleri­ne bir beyaz atlı prens misali sızar, kartpostallara, dergi ka­paklarına hatta duvarlara kazı­nırdı yüzü. Genellikle şımarı­ğı, uçarıyı, kentliyi oynardı ilk filmlerinde. Bir fabrikatörün oğlu olurdu mesela. Ama aşk için babasının parasını elinin tersiyle ittiğinde ve ailesine sırtını dönüp yoksul ama iyi in­sanlara filmin zengin ve esas oğlanı olarak filmin yoksul ve esas kızına doğru yürüdüğünde alkışa boğulurdu salonlar. Fil­min sonunda fabrikatör baba insafa gelir, yoksullardan özür diler, o da sevdiği kadına sım­sıkı sarılırken bir “son” yazısı düşüverirdi perdeye. Yani, ma­sal biter, seyirci kendi hikaye­sini yaşamaya devam ederdi.

İşte, biz böyle bir Tarık Akan tanıdık önce. Sonra, hem sinema hem o yeni bir yol, yeni bir yolculuk aradı. Bazen o yo­lun bulunduğu sanıldı. Bazen çıkmaza girildi. Bir aktörün ya­kın dostlarının da etkisiyle us­lanmaz kimlik arayışıydı sanki. Ama oluyordu işte… Bazen yerin bin metre derinine ini­yor, bazen dağların ardına çıkı­yor, bazen de toprak ağalarına karşı geliyordu. Uçarılık ve şı­marıklık geride kalmıştı artık. O çocuksu yüzüne acıyı bilen bir erkek, ülkeyi sorgulayan bir sanatçı yurttaş gelip oturmuş­tu. Artık aynı dili konuştuğu yönetmenlerin filmlerinde oy­nuyordu. Yılmaz Güney’le buluşuyordu yolu ve diğer yönet­menlerle devam ediyordu.

Sonra ortalık yeniden ka­rardı. Tıpkı Tarık Akan’ın si­nemaya ilk başladığı yıl olduğu gibi. 12 Mart’ın alacakaranlı­ğında ilk filmlerini çeken Akan, şimdi yani sinema hayatının ikinci döneminde bir darbe­ye daha uyanıyordu. Ve yaşamı boyunca hep öfke duyacağı, sö­zünü sakınmayacağı bir yöne­tim. O da tutuklandı, o da ha­pis yattı. O da işkence gördü ve onun da kafası bitlendi.

Ve hayatın kısmen normal­leştiği seçimler sonrası dönem­de 12 Eylül’ü ya da karabasan zamanları hatırlatan filmlerde oynamaktan hiç çekinmedi.

Artık Yeşilçam da yoktu za­ten. Senede bir elin parmak­ları kadar film çekilirken o da iki senede bir kamera karşısına geçer oldu. Taksicilik, eğitim­cilik de vardı serde. Kartpos­tal çocuğu ve bebek yüzlü bir aktör olarak başladığı sinema­da kendi içinde kalın bir duvar yıkarak gelip geçmiş deyim ye­rindeyse kendi yıldızını bul­muştu. Hiç peşini bırakmadığı, ışığından hep yararlandığı bir yıldız…

Tarık Akan şöhretine de­ğil inançlarına sadık kalacak­tı hep. “Yeşilçam salon filmle­rinin yakışıklı prensi” oldu­ğu günler de heybesindeydi, “memleketimizin insan man­zaraları”nı yansıtan filmlerde­ki yoksun ve yoksul karakter­ler de… Günlük yaşamında sor­gulayıcı olmayı sürdürecek­ti usta. Bazen coşarak bazen de kırılarak, üzülerek, yüreği paramparça olarak… Ama hep umudunu koruyarak.. Omuz başında hissettiği dostlarıy­la, göz hizasındaki sevenleriy­le, milyonlara ulaşan sinema seyircileriyle… Ve yüreğindeki kelimeleri, gerçekleştirdiği ve hazırladığı hayalindeki proje­leriyle…

Tarık Üregül’den bir başka Tarık yaratan, “Solan Bir Yap­rak”taki Ferit’i reddetmeden, “Sürü”deki Şivan ya da “Ka­rartma Geceleri”ndeki Mus­tafa’yla, “Yol”daki Seyit Ali’yle mucizevi bir değişim gösteren, dik duruşunu hiç bozmayan Tarık Akan..

Arif Keskiner (Yazar, yapımcı, işletmeci)

Mustafa Kemal’den Nâzım’a uzanan yolda…

Tarık Akan’la aynı tarih­lerde sinemaya başladık. Ben yapımcılığı, o oyunculu­ğu seçmişti. Arkadaşlığımız da rahmetli Zeki Ökten ara­cılığı ile gelişti. O sıralar Ta­rık “salon filmleri”nin aranan oyuncusuydu. Ardından “Ha­babamlar”la komedi dalında aranmaya başladı. 1977 yılı, sinemanın sansürle başının belaya girdiği günlerdi. Faşi­zan uygulamalar yüzünden iyi film yapılamaz hale gelmiş­ti. Bir çok dernek kurulmuştu ama emekçiler haklarını ala­mıyordu.

İşte o günlerde Tarık Akan, Yavuz Özkan, Semra Özdamar ve Cüneyt Arkın öncülüğünde “Büyük Ankara Yürüyüşü” or­ganizasyonu başladı. Ben, Zeki Ökten, Şerif Gören ve Fatma Girik de organizasyona katıl­dık. Türkan Şoray ve Kadir İnanır da Eskişehir’deki işle­rini bırakıp Kızılcahamam’da bizlere katıldı. Böylece 500 kişilik bir Yeşilçam grubu olarak “Büyük Ankara­ Yürüyüşü’nü gerçekleştirdik. Bu yürüyüşten büyük dostluklar doğdu. O dostlukların sonu­cu Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Yavuz Özkan ve ben meşhur “Maden” filmini yaptık. Film emekten yana, sosyal içerik­li bir filmdi. Antalya Festiva­li’nde 7 ödül birden almıştı ve Tarık Akan “En İyi Oyuncu” seçilmişti.

Bu filmle birlikte Tarık da­ha çok sosyal sorunlara yöne­lik filmler yapmaya başladı. “Sürü”, “Pehlivan”, “Karartma Geceleri”, “Ses”, “Adak”, “Çö­zülmeler” gibi filmlerde oy­nayarak ulusal ve uluslarara­sı bir çok ödül kazandı. Artık evrensel bir oyuncu olmuştu. Çok okuyordu. Oyunculuğu­nun dışında ülke sorunlarıy­la da ilgilenmeye başlamıştı. Emekten yana bir sosyalist­ti artık. 1 Mayıslarda işçilerle kol kola yürüyordu. Barış Bil­dirisi’ni imzalayıp mahkeme­lerde yargılanıyordu. Alman­ya’da yaptığı bir konuşmadan sonra hapishanelere atılmış, işkenceler görmüştü. Bunların hepsini Anne Başımda Bit Var adlı kitabında topladı. Kita­bın gelirini de kurucularından olduğu ve bir ara başkanlığı­nı da yaptığı, ölümüne kadar da ikinci başkanlığını yürüt­tüğü Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışladı. Yine vakıf için, Köy Enstitüleri de dahil, beş belgesel yaptı. Nâzım sevgisinin dışında, en büyük aşkı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Onun ilkelerine sa­dık ve hayrandı. Ülkenin geleceğini çağdaş nesiller yetiştir­mekte görüyordu. Bu yüzden bütün varını-yoğunu harca­yarak, bütün zorluklara göğüs gererek, doğduğu Bakırköy’de Taş Mektep Eğitim Kurum­ları adı altında ülkemizin en önemli kolejini kurdu. Her gün onlarla haşır neşir olmaktan mutluluk duyardı. Kompleks- siz bir insandı. Alçak gönül­lüydü. Kısacası çiçek gibi, gü­zel bir dosttu.

Sanatında ise onu fark­lı kılan, sinemanın hemen her türünde başarılı olmasıydı. Oynadığı karakterler arasın­da büyük dramlar yaşayanlar da vardı, eşsiz komediler de. Diğer yandan halkın farklı ke­simlerine kucak açmıştı. Ön­ce salon filmleriyle herkesin sevgisini kazandı, ardından emekçilerin arasında yer aldı. Tavizsiz, inandığını savunan muhalif kimliği, sanat dün­yasında da onu farklı bir yere koymuştu.

Yokluğunu nasıl doldura­cağız, bilemiyorum; ama onur­lu duruşu, insan hakları ve demokrasi için verdiği savaş ve emekten yana kişiliği ile ge­lecek kuşaklara örnek olacağı kesin. Onu hiç unutmayacağı­mız da.

Kıymet Coşkun (Yazar, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkan Vekili)

Nâzım Hikmet Vakfı tek gerçek örgütüydü.

Otuz yıla yaklaşan ve bir­likte çalışmanın ötesin­de, ailece kurulan bağlara yol açan bir yoldaşlıktı bizimki! Bu yoldaşlığın tutkalı ise Nâ­zım Hikmet sevdası oldu.

12 Eylül’e karşı yükseltilen mücadelelerin içinde durak­samadan yer alan Tarık Akan, Nâzım Hikmet’in “Yurttaşlık Hakkı” kampanyalarına da des­tek verdi. 1987’de başlayan bu süreç Nâzım Hikmet Vakfı’nın kuruluşuna değin sürecekti.

Nâzım Hikmet’in kız karde­şi Samiye Yaltırım’ın çağrısıyla bir araya gelen Mehmet Ali Ay­bar, Mahmut Dikerdem, Emil Galip Sandalcı, Kemal Sülker, Moris Gabay, Yusuf Kurçenli gibi aydınların arasındaydı.

Vakfın kuruluş amacı, Nâ­zım Hikmet’e ait yeryüzünde yaygın ve dağınık halde bulu­nan her türlü bilgi ve belgeyi biraraya getirmek, Nâzım’a yö­nelik haksızlıkların giderilme­sini sağlamak ve hakettiği yeri vererek onu gelecek kuşakla­ra aktarabilmekti. Akan da bu amaç doğrultusunda vakfın kuruluşu için oluşturulan sek­retaryada duraksamadan görev aldı. Çalışmalar, bugün çoğu aramızda olmayan dostlarımız­la birlikte Prof. Aydın Aybay’ın başkanlığında başladı. Ressamlar resimlerini ba­ğışladılar, tiyatrocular oyunla­rının gişe gelirlerinden, yazar­lar, şairler kitap teliflerinden katkıda bulundular. Sanatçılar Nâzım şarkıları ve şiirleriyle destek verdiler bu oluşuma.

Nâzım Hikmet Vakfı’nın kurucu başkanı, Nâzım Hik­met’in kızkardeşi Samiye Yal­tırım evlatları ve torunlarıyla birlikte bu etkinliklerin hepsi­ne katıldı ve ev sahipliği yap­tı. Tarık Akan da bu toplantı­ları kaçırmayan üyelerdendi. Türk halkına, Nâzım Hikmet’i bir yanlara çekiştirmeden ama tüm yönleriyle; siyasi duru­şu, mücadelesi, şiiri, senarist­liği, romancılığı, gazeteciliği, oyun yazarlığını anlatan, onu yaşatan programlar titizlik­le düzenlendi. Yuvarlak masa toplantıları, paneller, sergiler, söyleşiler, konserlerle Nâzım Hikmet yaşatılıyor, yayın faali­yetleri başlatılıyordu.

Nâzım Hikmet’in 100. do­ğum yılı çalışmaları da çok yoğun geçti. Kültür Bakanlı­ğı’na başvuru yapılarak UNES­CO’nun 2002 yılını “Uluslara­rası Nâzım Hikmet Yılı” olarak dünyaya önermesi kararı aldı­rıldı. Kararın duyurulmasıyla da Nâzım Hikmet tüm dünyada anma programlarına alındı. Va­kıf gerek Türkiye’de gerek dün­yanın birçok bölgesinde prog­ramlar yaptı, yapılanlara katkı sundu, işbirlikleri sergiledi.

2000 yılında başlayan Nâ­zım Hikmet belgeseli çalışma­larında da aktif biçimde yer aldı Tarık Akan. Kafasında daha birçok proje vardı ama, elindeki çalışmalar bitince Nâ­zım Hikmet projesine başlaya­caktı. Zaten çok sayıda kişisel tanıklık çekimleri yapılmıştı, ama yine de aceleye getirmek istemiyordu. Ancak sevgili Ta­rık’ın hastalığı başladı ve diğer belgesel çalışmalarıyla birlikte bu proje de iyileşene değin as­kıya alındı.

Nâzım Hikmet Vakfı, günü­müze değin çok şey yaptı. An­cak hep ekonomik sıkıntılarla boğuştu. Kendisinden sonra kurulan pek çok kültür vakfı birer birer kapanmak zorunda kalırken yine de ayakta kaldı. Bu da başta Tarık Akan olmak üzere birçok üyemizin kolek­tif özverisi ve dayanışmasıyla açıklanabilir. Başta Tarık Akan diyorum, çünkü ne zaman ba­şımız sıkışsa başvuru kayna­ğımız oldu. 12 Eylül anılarını yazdığı çok ses getiren Anne Kafamda Bit Var adlı tek kita­bının ilk baskılarının telif ge­lirlerini de vakfa bağışladı. Son yıllarda “Benim gerçek anlam­da üyesi olduğum tek bir ör­gütüm var, o da Nâzım Vakfı” diyordu. Vakfın yeni binası 15 Ocak 2016 günü Şişli Belediyesi Nâ­zım Hikmet Kültür ve Sanat Evi olarak açıldı. Hepimiz çok mutluyduk ama buruk bir mut­luluk. Arkadaşımız, dostumuz, yoldaşımız hastaydı. Ama kim­senin de hastalığını bilmesini istemiyordu. Çok direndi. Yor­gunluğuna karşın son ana ka­dar hemen hemen bütün top­lantılara katıldı.

Metin Deniz (Tasarımcı, yazar, sanat yönetmeni)

Kitap sevgisi ve hayali gerçek oldu.

Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Taksim- Sı­raselviler’deki yerinden atılın­ca uzun süre mekânsız kaldı. Ta ki Şişli Belediyesi, Şişli Ha­lide Edip Mahallesi’nde yeni ve boş bir binayı vakfımıza tahsis edinceye kadar. Bu va­kıf için umulmadık bir arma­ğandı.

İçinde bir tiyatro salonu da bulunan bu bina tasarlanır­ken işlevleri pek belirlenmiş görünmüyordu. Çok büyük boş alanlar vardı ve vakıf için oldukça büyüktü. Binanın ta­mamının vakfın ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirilmesi gerekiyordu.

Yeni konsept içinde, sevgili Tarık Akan’ın özellikle üstün­de durduğu mekân “150-200 bin kitap” kapasiteli bir kü­tüphane idi. 250 m2 ayrılmış alan için oldukça yüksek bir kitap sayısı… Bir konuşma­sında 200 bin kitabı -bırakın mekânı- nasıl temin etmeyi düşündüğünü sordum. “Me­tinciğim, 200 bin olmazsa 150 bin olur. Bunu da ben bulu­rum” dedi.

Belediye Başkanı Sayın Hayri İnönü’ye “Kütüphane de yapacağız” sözü verilmişti. Ta­rık, bir süre sonra beni Çiçek Bar’a davet etti ve bir dostla tanıştırdı. Sayın Günay Çapan. “Kütüphaneyi artık kafana takma, işte Günay arkadaşı­mız her türlü masrafını kar­şılayacak” dedi. Kitaplar ise bağış ile toplanacaktı. Proje çizildi, 50-60 bin kitap kapasi­tesi çıktı. Kitap rafları bitme­den bağışlar akmaya başladı. Pek heyecanlı idik. Kullanışı çok kolay bir kitaplığımız ol­muştu. Daha inşaat sürerken öğrenciler kitaplığımızı dol­durmuştu. Her toplantı öncesi kitaplığa çıkıp, bugün kaç öğ­renci var diye bakıyorduk.

Sanırım şu an 50-60 bin kitabımız var. Her gün bu sayı artıyor. Keşke Tarık Akan’ın dediğini yapabilseydik. Gele­cekte yapılacak bir tadilatla Tarık’ın söylediği sayıya ula­şabiliriz, kimbilir… Tüm se­venleri onun meziyetlerini, özelliklerini anlattı, yazdı. Ben de kitap sevgisini hatırladım.

Ali Akdoğan (Özel Taş İlköğretim Okulu Müdürü)

Bilimsel eğitimi yeni kuşaklara taşıdı.

Tarık Akan, sanatının zir­vesinde olduğu 1991 yılın­da, beklenmedik bir atılımla, kendi toplumsal bakış açısı­nı yansıtmaya ve ilerletmeye hizmet edecek olan eğitim işi­ne girişti. Bakırköy’de kendi­nin de bir zamanlar ortaokulu okuduğu tarihî binayı resto­re ederek Taş Okul’u kurdu. Akan, uzun yıllardan beri, ulu­sal eğitimin olduğundan daha kaliteli bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyordu. Onun eğitim ile ilgili düşüncelerinin temelini, ülkemizde maalesef zamanla silikleşen Atatürkçü ve laik eğitim anlayışı belir­ledi.

Tarık Akan’a göre eğitim öğrenciye soru sormayı teşvik eden, buna kapı aralayan zor­lu, meşakkatli bir süreçti. Bu süreçte demokrasinin kaza­nımlarından ve Atatürk ilkele­rinden asla taviz verilemezdi.

Ona göre, kısa sürmüş fa­kat etkisini kısmen de olsa hâlâ devam ettirmekte olan Köy Enstitüleri, dönemin ko­şulları göz önünde bulundu­rulduğunda, hayli zorlu fakat topluma malolmuş bir süreç­tir. Köy Enstitüleri’nin çoklu beceri kazandırma modelini iyi bir örnek olarak görür ve benimser. Kendi okulunun ya­pılanmasını da bir nevi Köy Enstitüleri modeli olarak gö­rür. Bu bakış açısı, romantik ya da nostaljik bir atıftan çok, ilerici ve mücadeleci bir tavır­dır. Ancak bir okul açmanın fi­ziksel bir çerçeve oluşturmak­tan öte bir anlamı olduğunun da bilincindedir.

Öncelikle sürekli seyahat eden diplomat çocuklarının eğitimindeki aksamayı orta­dan kaldırmak amacıyla ku­rulmuş Uluslararası Bakalorya Organizasyonu’nun (Interna­tional Baccalaureate Organi­zation) İlk Yıllar Programı’nı (Primary Years Program­me) ekibi aracılığıyla keşfeder. Bu program, öğrencileri kaliteli so­rular sormaya yönlendiren, hayatı sorgulatarak becerileri geliştirmeyi amaçlayan güçlü, demokratik, idealist bir prog­ramdır. Bu programın gerek­lerini yerine getirmek için, öğretmen eğitiminin de en az öğrenciler kadar önemli oldu­ğunun farkındadır. Bu yüzden, öğretmen eğitimine de büyük destek vermiştir.

Tarık Akan’ın bir okul ku­rucusu olarak, eğitim-öğretim işlerini de demokratik bir tu­tumla ele aldığını, eğitim işle­rini tamamıyla güvendiği kad­rosuna bıraktığını, bununla beraber bu kadronun da onun eğitim anlayışını yansıttığı­nı görmekten mutlu olduğunu söylemeliyim. Bir görüşme­sinde Akan, okulda elde edilen başarının adresini şu cüm­lelerle belirler: “Elde ettiği­miz başarı, bu işe emek veren öğretmenlere aittir. Evet, ben bu okulun sahibiyim ama eği­timci değilim. Ben bu okulda­ki herkesin bir hedefe, aynı noktaya bakmasını sağlarım. O noktayı da ben belirlerim. Amacım budur. O hedefe nasıl ulaşılacağını ise öğretmenleri­me bırakırım. Bu yüzden de el­de ettiğimiz başarının tamamı öğretmenlerime aittir” (Hür­riyet IK, 12 Ağustos 2007).

Tarık Akan ezberci eğiti­me de karşı bir duruş sergi­ledi. Ona göre ezbercilikten demokratik ve sorgulayıcı bir tavır üretilemez. Okulunda ez­bere dayalı olmayan, sorgula­maya dayalı bir eğitim-öğre­tim modelinin varlığından hep gururla söz etti.

Öğretmenlere ve onların duruşlarına saygıyla yaklaşır­ken kendi rolünü de en ince ayrıntısına kadar belirlemişti. “Bizim öğretmenlerimiz, önce çocuğu iyi analiz eder. Onun gramajını, eksiklerini belirler­ler. Buna göre eklenmesi ge­reken ne varsa, eklerler. Bu iş matematik gibidir ve başarı bu şekilde gelir. Bizim bu siste­mimizden anne – babalar da memnun. Bir çocuğun dere­ceye girmesini tüm okula ma­letmek yanlış olur. Bu, onun kişisel başarısıdır. Aklının, kültürünün, bilincinin sonu­cudur. Biz hiç Türkiye birin­cisi çıkaramadık. Amacımız da bu olmadı. Biz bütün bir başarıdan bahsederiz. Önemli olan tek kişinin başarısı değil, herkesin başarısını sağlaya­bilmektir. Bizim de hedefimiz bu” (BOSCH Rextroth, 2010, 1. Bülten) diyerek okulculuğu döneminde öğrencilerin kişi­sel başarısı üzerinden kurum­sal yarar devşirmeye çalışan­ları da eleştirmişti.

Akan’ın 66 yıllık yaşamın­da eğitimle ilgilendiği dilim, çocuk sevgisi, geleceğe olan umut, öğretmenlere duyduğu inanç ve Mustafa Kemal Ata­türk’ün “Benim manevi mira­sım bilim ve fendir” sözü çer­çevesinde şekillendi.

Umur Burgay (Tiyatrocu, dramaturg, yazar)

Yılmaz bir savaşçı, sonuna kadar sanatçı!

Tarık’la 1974’te Rıfat Il­gaz’ın ölümsüz eseri Ha­babam Sınıfı’nın ilk senar­yosunu yazmam için Ertem Eğilmez tarafından evine çağ­rıldığımda tanıştım. O geniş kadroda kimler yoktu ki… O dönem tiyatrolara ilginin azal­ması, ülkenin usta oyuncuları­nı sinemaya yöneltmişti. Adile Naşit, Münir Özkul, Halit Akçatepe, Kemal Sunal…

Bu saydığım isimlerin ço­ğu gibi Tarık da, Arzu Film’de kadrolu oyunculardan biriy­di. Ertem Bey beni Deveku­şu Kabare tiyatrosuna yazdı­ğım oyun ve skeçlerden gözü­ne kestirmiş, Halit Akçatepe de “O yazar Ertem Abi” diye hararetle desteklemiş. Ertem Eğilmez her filminde iyi kad­rolar kuran, hangi oyuncudan neler alabileceğini iyi hesapla­yan, özellikle de komedilerde çok başarılı bir yönetmendi. İnek Şaban’ı Kemal’e, Güdük Necmi’yi Halit’e ve elbette Da­mat Ferit’i Tarık’a yakıştır­ması bu başarısını simgeler. Yazdığım senaryoyu çok be­ğendi, kendi de çok iyi yönetti. Tarık’ın ve diğer tüm oyuncu­ların da müthiş performansıy­la film o dönemin 1 numara­sı oldu. Tarık daha sonra Yıl­maz Güney’in etkisiyle Arzu Film’den, dolayısıyla kadrolu­luktan ayrıldı. Yılmaz Güney “Onlar Yeşilçam’sa biz Kızıl­çam’ız gardaş” diyordu.

Tarık, ülkesinin yüzü Ba­tı’ya dönük, Atatürkçü ay­dınlarından biriydi. İnandığı her davanın gözünü kırpma­dan içinde oldu. Solculukla anti-emperyalist ulusalcılığı özümsemiş, “sanatçı” sıfatını sapına kadar haketmiş, alçak­gönüllü, arkadaş canlısı biriy­di. Onunla 12 Eylül darbesi­ne karşı kaleme alınan Barış Bildirisi’nde, İstanbul’dan sansüre karşı yola çıktığımız “Büyük Ankara Yürüyüşü”n­de, 1 Mayıslarda omuz omuza Taksim mi­tinglerinde, ödül törenlerinde, Silivri iş­kencehanesinin kapılarında, en son Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulunda hep beraber olduk. Sen yapacağını yaptın, artık nöbet bizde.