KELİMELERİN TARİHİNİ ZAPTETMEYE DAİR

Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.

İnsan, gençken kendi dilini bildiğini sanıyor. Yabancı dil öğrenmeye başladığımda, öğretmenimize bir sözcüğün anlamını sorar, ondan başından atmak, “sözlüğe bak” demek varken, “sözlüğe bakalım” yanıtını alırdım. Birlikte bakılırdı sözlüğe; aynı davranışla benzeri bir okulda karşılaşan, sözcüklere ve sözlüklere tutkun Samih Rifat bu olayı sık anardı. Kendi dilini öğrenmek için de kırk fırın ekmek yemeye gereksinmem olduğunu o dönemeçte kavradım ben: Sözlüklerden gel zaman git zaman özerk bir diyar kuracaktım kitaplığımın raflarında.

Derin ve koyu bir sözlük yaşantısı önünüzde iki dipsiz kuyu açar: Gayya ve Zemzem. İkisine yönelik ortak fiil aramak ise, ikincinin fiili bulmak, ilkininki kaybolmak olarak tanımlanabilir. Peki aranan anlam mıdır? Yoksa karşılık, tanım, köken bilgisi, kullanım alanı, örneksel kullanım mı? Biri, tümü. Sözcükler, insanlar aynı: Kimi tekeşli, kimi çokeşli (çünkü birden fazla anlamlı), kimi bulanıktır. Eşanlamlılık tuhaftır ayrıca: Neden tek bir sözcük olmalıyken birçoğu önümüze sürülür -bana kalırsa, hiçbir sözcüğün tamıtamına eşanlamlısı yoktur.

Bulmak, düz yolda ilerlemek bir bakıma. Kaybolmak, Borges’in imgesiyle “çatallanan yollar”ın orta yerinde an gelip pusulasız kalmak: Bir “av”ın peşine düşmüşsünüz, sözlükten sözlüğe sıçrar olmuşsunuz, bir noktada işin içinden çıkamayacağınızı görmüşsünüz. İki yıldır “Oturum” başlıklı bir metin üzerinde çalışıyorum; düze çıkarsa, okur “iskemle” ile “sandalye” arası bir düzine sözcük arasında çırpınış öykümle karşılaşacak, bunu kendi deneyim(ler)iyle karşılaştıracaktır.

Çok erken yaşta yitirdiğimiz “sözlüklerin efendisi” Yücel Dağlı, bilgisayarında bütün Türkçe sözlüklerin içeriklerini yekpâre bir sözlükte buluşturmuştu; ortak hedefimiz güçlü sermayeli bir kuruluşu tasarıyı gerçekleştirmeye ikna etmekti. Başaramadık: Dil(imiz) kimin tasası(ydı)?! Arada, Yücel’den kişisel düzlemde yardım ister, alırdım. Hiç unutmam, bir ara saattaki ‘akreb’in peşine düştüğümde ona başvurmuştum: A4 boyutlarında 60 sayfayı aşkın bir çıkış aldım. Gönderdiği dosyayı hâlâ gözüm gibi saklarım. Bir dolu sözlükçünün arayışlarını, yoklamalarını, bulup buluşturmalarını cemediyordu dosya: Ah, insanı akrepler sokmaya görsün! Her sözcük günü gelir kıvrandırır, kıvrandıracaktır.

Yücel Dağlı arkasının sağlam olduğunu biliyordu: Şemseddin Sami’den Agop Dilaçar’a (kütüklerimizdeki en alımlı soyadı), Ömer Asım Aksoy’dan Tahsin Saraç’a pek çok emeğini ve ömrünü sözcük yapımına adamış birey çıkmıştı bu diyarlardan. Mustafa Nihat Özön’den Yıldız Moran’a, Sevan Nişanyan’a kuyuyu iğneyle kazanlar… Onlara Okyanus’tan Kubbealtı’na, ansiklopedik sözlüklere (örneğin Meydan Larousse’a) anonim katkıda bulunmuş olanları eklersek ciddi bir nüfus çıkar önümüze -birkaç yüz sözcükle dünyası sınırlanan büyük nüfusun karşı kefesinde teraziyi dengede tutmuşlardır.

Kuyuyu iğneyle kazanlar Agop Dilaçar, Yıldız Moran. Mustafa Nihat Özön, Ömer Asım Aksoy (altta) Türkçenin “kuyusunu iğneyle kazan” dil emekçilerindendi.

Ama Gayya, ama Zemzem, sonsuz arayışları üzre sözlük kuyuları açanların heykelleri dikilmiyor ülkemizde. Bir-ikisini nasılsa unutmamışız ama birçoğunun emeği hiçe sayılmış. Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.

Oğlum okula başladığında, arabayla bir yere gittiğimizde, yolboyu bir oyun tuttururdum: Müşfik, müşkülpesent, münafık, mükerrer, mürüvvet, müstakil, mümkün, münazara, mümessil… “Baba, uyduruyorsun…” Hayır, benim kuşağım “mü”lerin pek çoğunu duyarak, okuyarak büyümüş, gene de aygıta, olguya, ilkeye, kökene sevdalanmaktan geri durmamıştı. Yerine göre “hayat”, yerine göre “yaşam demeyi sürdürürüm ve kaş kaldıranlara, parmak sallayanlara aldırmam: Kelimelere de, sözcüklere de sınır çizenlere döndüğüm sırtımdır.

Dilin belden aşağı işleyişi de gönlümüzü çelmiştir. Nefî’yi, Eşref’i, Neyzen’i sevdik; Develioğlu’ndan Aktunç’a, gene erken yaşta yitirdiğimiz Filiz Bingülçe’ye argonun sularına açılmak hazlar kattı bize. Cem Behar’la “bahtsız deveyi çölde kutup ayısı” derin tartışmalara girdik. “Dlyrk” kelimesini Türk Dili dergisinde çıkacak yazımdan dışlamak isteyen Cahit Külebi’ye, Tahsin Saraç’ın TDK yayını Fransızca-Türkçe sözlüğündeki “nymphomane” maddesine bakmasını söylemiştim: Açıp baktı ve “yrkbdlsı”yla karşılaşınca, “yahu, bu Tahsin bizi mahvedecek” dedi, unutamam. Hiçbir sözcük ayıp olamaz, ayıp olan namussuzluktur.

Fransızca-Türkçe Sözlük deyince, Saraç’ınki bugün de dolaşımda. Buna karşılık, Orhan Suda’nın hazırladığı sözlük ‘aşırı gelişkin’ olması gerekçesiyle okura sunulamamıştır (Fransızca eğitim veren yerli eğitim kurumlarına duyurulur!). Ben, Darago’nun sözlüğüne sık başvururum; sahaflarda bile zor bulunuyor. Kanaat Kitabevi’nin üç ciltlik resimli sözlüğü de dolaşımda değildir; hazırlayan heyette Reşat Nuri Güntekin, Ataç ve İsmail Hami Danişmend’in yanyana geldiğini anımsatalım. Suat Sinanoğlu’nun yetkin Yunanca-Türkçe Sözlüğü’nü yayımlayacak babayiğit var mıdır bugün? Dün varmış.

Kitaplığımdaki bir daha günyüzü görmemiş önemli başka sözlüklere gidiyor gözüm: TDK yayını (1946) Eti Dili Sözlüğü ve Dilbilim Terimleri Sözlüğü (1949), nereden nereye gidildiğinin iki kanıtı. Ama benim gözdem, TDK’nın 1948’de yayımladığı, Dr. Şefik İbrahim İşçil ile ‘Türkçe Edebiyat Öğretmeni’ Ali Ulvi Elöve’nin Bursa’da hazırladıkları, büyük boy 974 sayfalık Türkçe Hekimlik Terimleri Üzerine Bir Deneme’dir -lütfen okur bu cümlemin her birimini döne döne tartsın ve bu tansığın üç çeyrek yüzyıl önce burada nasıl gerçekleşebildiğini ve bugün neden gerçekleşmeyeceğini düşünsünburası artık orası mı?

Hekimlik yüce bir meslek dalı ve yaşayan bütün canlıları ilgilendiren boyutu ortada. Nece konuşuyor hekimlerimiz? İşçil-Elöve ikilisi önermişler: Diüretik yerine işetken, ortopedi yerine üye onarımı, laparoskopi yerine karıniçi bakın. Meslektaşları aldırış etmemişler. Dr. İşçil’in, 1940’da Bursa’da yayımladığı “Türkçede Yabancı Terimler Hakkında Bir Münakaşaya Cevap” broşürü önümde: Orada “vitamin yerine dirimöz, ultraviyole yerine morüstü demeyi öğrenmezsek her ürünü dışarıdan almaya boyuneğeceğiz” demiş. Daha ne diyebilirdi? Çok genç yaşta sinemaya merak salmış, 7. sanatın gramerini öğrenmek için Martin’in Le Language Cinématographique başlıklı kitabını hatmederek işe başlamıştım. Bir süre sonra sinema yazıları yazmaya heveslendim (1970-72 arası), benden önceki kuşaklar montaj yerine kurgu’yu, travelling yerine kaydırma’yı, plonje yerine dalışaçısı’nı kafa patlatıp önermemiş, oturtmamış olsalardı bilmem nece yazacaktım? Hâlâ, TDK’nın peşpeşe yayımladığı, çeşitli alanlara yönelik terim sözlüklerinden yararlanıyoruz. Yitirilmiş bir savaşın ardından, ağır yaralı, inliyor meydanda sözlük tutkunları, sözcük yaratıcıları: “Gökkonuksal avrat” diye çabaları küçümseyen vasat idraklılar Facebook’du, Twitter’di dolaşıyor muzaffer edâlarıyla ortalıkta.

UNESCO’nun her onbeş günde bir dünyada konuşulan dillerden birinin öldüğü konusunda çanları çaldığına daha önce değinmiştim. Türkçe, hayır, öyle kolay ölecek, öldürülecek dillerden biri değil neyse ki: Dede Korkut’un, Kutadgu Bilig’in, Yunus’un, Mercimek Ahmed’in dili bizimkisi. Komşusu dillerin, içeriden hem de, boyunduruğu altına sokulmuş olmasına karşın yüzyıllar boyu direnebilmiş, sindiği sanılan yerden dikilerek geri dönmüş, yeniden büyük yapıtlar doğurmuş. “Yalnızca insanlar ölür, öteki canlılar telef olur” diyen Heidegger’e katılmıyorum: Dili kurumuş, çürümüş insanlar, cahil kuşaklar da telef olur; Dil’ini kalıcı kılan, iki kuyu arası ine-çıka yaşamayı sevenlerden geriye birşeyler kalır.