Fransız ressam Henri Matisse (1869-1954), hayatının son 38 yılını Nice kentinde geçirmişti. Ünlü sanatçının izinde, yaşadığı mekanlarda, yaptığı resimlerin anlamında bir yolculuk: “Karşıdan gökyüzü, yandan Akdeniz, kesintisiz renk kavgaları, mevsimden mevsime oynak, delişmen bir dil..”

Le Corbusier’nin çocuk yaşta okuduğu çizgiroman Zigzaglı Yolculuklar’dan, bir dönem hakkında doktora tezi yapmaya niyetlenecek ölçüde etkilenmiş olmasının, onun seyahat kuramını birincil elden yoğurduğu ileri sürülmüştür. Doğa’daki örnek hareket biçiminin iki karşılığından birini, sık değindiği akarsu düzeninde bulmuştur: Bizim sözcüklerimizde menderes, “S” harfiyle özdeşleştirilir; Le Corbusier ise “zigzag”dan (sözlükler “zikzak”ı öneriyor) hareketle Z harfini sert kıvrımlı biçimiyle S harfinin dolantılı biçimini buluşturan bir güzergah oluşturma yöntemini yüceltmiş, ikinci model için buna karşılık “eşeğin yol tutturuşu” üzerine durmuştur. Sırtında yükü, tırmanması gerektiğinde, “doğru yol”a çağrıyı dinlemez eşek; yokuş yukarı çıkışı yumuşatmak için dairemsiler çizerek ilerler (bir sözlükte menderesle eşanlamlı olarak “eşeğimli kıvrım” deyişine rastladım); Le Corbusier’ye göre ülküsel yolalma biçimi.

2019’ın Mayıs ayında, Nice’deki Le Beau-Rivage otelinde beş geceliğine oda ayırttığımda, orayı seçme gerekçem konumuydu, ötesinden haberim yoktu: 24, Rue Saint François de Paule’e vardığımızda, ertesi gün fotoğrafını çektim; kapının iki yanındaki iki mermer levhadan birinde Çehov’un 1891’de şehre ilk gelişinde bu “ev”de kaldığı yazılıydı. İkincisini görünce şaşıracaktım asıl: Matisse’in Nice’teki hayatına burada başladığını bilmiyordum (otel, mermer levhaya 1916 yazdırmış; oysa Matisse 1918’de odasına yerleştiğini söylüyor bir söyleşisinde ve yanılıyor! 1918 ikinci gelişi. O vakit, bugün yıkılmış olan başka bir otelde kalıyor).

Henri Matisse burada kaldı Nice’teki Le Beau-Rivage oteli, Henri Matisse’in kente ilk geldiği 1916’da ünlü ressama evsahipliği yapmış. Otel bu özel konaklamayı duvarına çaktığı mermer levhayla ölümsüzleştirmiş.

Ertesi gün, otelin yanındaki 22 numaralı binada Nietzsche’nin 1880’de bir oda tuttuğunu anlıyorum. Buraya levha koymamış yetkililer. Hangi katta ve köşedeydi odası bilinmiyor. Farklı cephelerden kolaçan ediyorum bir dolu pencereyi, bir tanesini seçip ona yakıştırıyorum.

Matisse o yıl Nice’e geldiğinde hava kötüymüş. Gerisin geri dönmeye hazırlanırken mistral bütün bulutları kovmuş: Mavi ortaya çıkınca kalmaya karar vermiş. 38 yıl sonra burada ölecek, gömülecek -araya neleri sığdırarak!

Nice, öyleyse, mavi mi? Sanat tarihçilerinin, estetik kuramcılarının ‘tabloların isimlendirilmesi’ konusunda enikonu mürekkep akıtmış olduklarını tahmin ediyorum. Bundan kaçınmış sanatçılar azraktır, özellikle modernler isim üzerinden de anlam/imlem katsayısını yükseltmeyi yeğlemişlerdir.

Mavinin egemenliği Matisse’in 1922 tarihli, “Sırtı Açık Pencereye Dönük Oturan Kadın” tablosunun fonunda Nice’in palmiyelerle süslü sahil şeridi görülüyor.

Nicolas Stael “Nice” adlı tablosunda (1954) -bir Washington müzesinden Obama’nın talebi üzerine Beyaz Saray’a taşındığı haberi basın organlarında geniş yer tutan yapıtta- bir tek mavi rengi kullanmamış; oysa son durağı güneye indikten sonra sık sık öne çıktığını gözlemliyoruz paletinde. Beni bu tablodaki siyah kare ve oradan tablonun dışına yürüyen üç kalın yeşil çizgi oyalıyor. Antibes’deki son adresin son noktası çatı katından boşluğa kendini salıverecek uzundan uzun boylu kırılgan adam sanki bu kara karede bir işaret bırakmışcasına, asıl sırtdönme böyle olur diyor içsesim, çıkıp boşlukta oraya yürüyorum.

Yıllar geçmiş… Söz oyunu olsun, “Dalga Geçmek”te Hokusai’dan, Courbet’den, Nolde’den, Hiller’dan sıkı yapıtlara uğramış (Strindberg’le o sıralarda karşılaşmamış), Stael ile Matisse’i anmışım; oysa yeni karşıma çıktı Matisse’in mavi “Dalga”sı -yaşıtım bir yapıt, besbelli “Havuz”un (1952, bis) ayrı yumurta ikizi, kağıdın suya dönüşmesi tansık. Bırakın yüzmeyi, ayakta durmakta zorlanan usta kesip biçiyor kâğıtları; yapıştırırken hareket duygusunu yüklüyor; o da bir şey mi, iki tablonun da, karşılarında dikkatle durulduğunda, içinden sesler geliyor.

Hotel Regina’daki stüdyosunda çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafta, duvara nakşedilmiş “Havuz”u görüyoruz: Côte d’Azur’e bir inişinde, yanılmıyorsam birkaç gün kaldığı bir otelde tetiklenmiş figür ‘kompleks’i, besbelli onca “Dans” çalışmasının (Cimiez’deki müzenin bir odası ayrılmış eskizlere ve çeşitlemelere -düpedüz büyüleniyorum, neredeyse titreme başgösterecek gövdemde).

Nice’de de (öncesinde olduğu gibi) bir dolu pencere odaklı resim yapmış Matisse; 1918 tarihli “Beau-Rivage Otelindeki Penceremden” ilki olmayabilir. Işık kaynağının cezbe doğurmasında şaşırtıcı yan yok; buna karşılık, geldiği yöne ve kurduğu açı denklemlerine bağlı olarak farklı sorunlar dayattığı unutulmamalı her pencerenin. Le Corbusier’nin 1926 Notları kavurucu önem taşıyor bu bağlamda; mimariyi doğrudan ışığa bağlıyor (Akdeniz’in “neşe”sine değiniyor). Asıl odaklandığı konu: Pencerenin ne yaptığı. “Pencereler eve güneşi taşır” önkayıtından hareketle pencerenin duvar(lar)la ilişkisini tarttığı satırları Matisse çıkıp yorumlasın isterdim… Diyecek olduğumda duraksıyorum: Onca, pek çok sayıda, ‘pencereli resim’den öte yorum mu aranır? Caïs de Pierlas’taki stüdyosunun pencerelerinden tam 17 yıl bakacak dışarıya: Karşıdan gökyüzü, yandan Akdeniz, kesintisiz renk kavgaları, mevsimden mevsime oynak, delişmen bir dil -ayrı, Latince kökenli özerk bir dil Nissand (ya da Nigard), Provençal’in kalın kolu, “evet”in karşılığı “ai”(ahi)imiş; bize göre eşekçe değil mi?!

Cimiez’e çıkınca değişiyor ışık. Denizin uzaklaştığı (ama genişleyerek açıldığı), gökyüzünün insanın üstüne kapaklandığı noktada Regina’ya yerleşiyor Matisse; son yıllarında, son büyük kalkışımlarında, sözgelimi Vence Şapeli’ni tasarlayıp gerçekleştirdiğinde kafese doluşturduğu kuşları eşlik edecek. Mavinin herşeyi kaplamaya kalkıştığında, bu dönemde ona boyun eğmediğini gözlemliyoruz ustanın: Sınırsız bir renk infilakı, özellikle kesip yapıştırmalarda fırdönen o tayf, sözgelimi Arılar’da (1948) özel ve özgün bir alkım çalışması… Vence Şapeli’ne yönelirken, birden siyah-beyaz alaşımıyla kromatik bir karşı salvo yaratıyor.

Ressamın Mavi serisinden “Mavi Çıplak II” yine Nice’te 1952’de tamamlandı.

O yol nereye çıkar? Bunu, hayır, bir tek Staël’in seçtiği son yolu ima ederek soruyor değilim: Herkesin hayatında önüne yollar çıkar, seçilenlerin ve esgeçilenlerin ortalamasında biçim alır yazımız. Uzès dizisinin 9 parçasında çeşitlenir yol çizgileri, görkemli leke dağılımları. Gidecek yeri kalmayanda ise “basso continuo” zonklar yol imgesi. Hareket yeteneği sınırlanmış Matisse’in “Havuz”u yatay, iki ucu açık bırakılmış yol değilse nedir ?

Cimiez’deki resim evliyası, Vence Şapeli için çalışmaya koyulduğunda, süreç onu iyiden iyiye ölüm-dirim köprüsünden son yolculuğa yaklaştırırken, bir noktada çifte salyangoza taşıyacaktı: Ustanın bilge haliyle çocuk hali, orada, karşıkarşıya.