Toplum hayatının daha ziyade yazılı olmayan kurallarını düzenleyen ahlaki anlayışlar, zaman ve coğrafyaya göre değişmiş, değişiyor. Günümüzde giderek yaygınlaşan “görgüsüzlük” ve yakın tarihteki anlayış, yaklaşım ve uygulamalar…

 Âdâb-ı muâşeret. Yani günümüzde “görgü ku­ralları” diye ifade edilen ve birlikte barış içinde yaşamak için kabul edilen ortak ahla­ki kaideler, kodlar… Sosyal ha­yatta, hem bizde hem dünyada yıllar içinde değişen, tuhafla­şan, şaşırtan; ülke ve kültürle­re göre farklılıklar gösterebilen; zaman-zihniyet değişimiy­le algılama ve tartışmalara yol açan; yazılı olan veya olmayan kurallar.

Semavi dinler öncesindeki inanç ve geleneklerin tektanrılı dönemlerde giderek artan tica­ret ve sosyal ilişkilerle yeniden düzenlenmesi, değiştirilmesi ve kanunlaşması; insan toplu­luklarını farklı coğrafyalarda farklı ahlaki normlara taşımış. İktidarı ve gücü elinde bulun­duranların, kendileri ve etraf­larını daha “yüksek-yüce”, daha “bilgili-kültürlü”, daha “rafine” hatta “ilahi” addetmeleri, tarih­lerini bu şekilde tanzim etme­leri de, görgü ve davranış ku­rallarını biçimlemiş.

‘Çok yaşa’mak için ağzınızı kapatınız Görgü kurallarından zaman içinde değişenler, unutulanlar, artık geçerliliğini yitirenler olduğu gibi, Covid-19 sonrası dönemde daha da hayati hâle gelenler de oldu. Hapşururken ve öksürürken ağzı kapatmak herhalde bunların başında…

Örf, âdet, yol, yordam, şe­kil, tarz gibi kategoriler; tari­hin her döneminde hâkim-yö­netici zümreler, sınıflar tarafından gerek dinî gerekse etik kodlar, yasalar hâline ge­tirilmiş. “Baş”­ların “ayak takımı”nın gündelik hareket­lerine ayar vermesi, onların da haddini hududunu bilmesi, an­cak bu sayede mümkün olabil­miş. Tabii 17. yüzyılın ünlü şairi Nâbi’nin yazdığı gibi: “Kenârın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz”. Yani taşralı-köylü her ne kadar görgü kurallarını öğ­renmiş olsa da, İstanbul’daki seçkin hanımlar gibi hassas ve işveli davranamaz.

Dinî-siyasi ideolojiler “top­lumsal düzen ve huzur”un ko­runması için yazılı olan-ol­mayan davranış kurallarını empoze ededursun; “halk” de­nilen çoğunluk bir yandan “Al­lah sizi başımızdan eksik et­mesin” diğer yandan “Yok ar­tık, o kadar da değil” arasında günlük hayatını devam ettir­miş. Âdâb-ı muâşeret kuralla­rının zamanla-mekanla değiş­mesi, her dönem esas ve doğal olarak yaşı ilerlemiş insanla­rı rahatsız etmiş. Günümüz­de ise artık neredeyse tama­men tarihe gömülen bu kural­lar, baştan ayağa tüm kesimler için nostalji ve espriyle karışık bir “hoşluk”.

Yine de insanın -“kendinde başlayıp kendinde biten” ko­nular-durumlar haricinde- tek bir diğer insanla dahi iletişime geçtiğinde uygulaması gere­ken ifade ve davranış kuralları, sosyal hayatın olmazsa olma­zı. Gerçi günümüzde maalesef “ayıp denen bir şey” pek kal­madı ama, gerek gündelik ha­yatımızda gerekse sosyal med­yada karşılaşılan “modeller”, görgü kurallarının artık tama­men gömüldüğünü gösteriyor. Kamusal alanlarda yüksek ses­le böğürenler; kulaklık taktığı için telefonla yüksek sesle ko­nuşmaya hak kazandığını dü­şünenler; tanımadığı veya ken­disinden yaşça büyük insanlara 2. tekil şahıs hitap edenler; yol­da-trafikte olmadık hareket­ler yapanlar; birbirlerine yine olmadık-duyulmadık küfürler eden siyasetçiler ve daha neler neler… Bu türlerin ortak özel­liği ise, esas itibariyle bu dav­ranışlarıyla dikkati çekmek, ilgi görmek, takipçi edinmek, popüler bulunmak-hissetmek istemeleri.

Bu dosya konumuzu ev­de yalnızken de öksürdüğün­de ağzını kapatan; lokanta­da yanından geçerken çarptğı sandalyeden de özür dileyen; kırda-sokakta gördüğü hasta ağaca-hayvana da yardım eden; dilini-elini-kolunu nereye ko­yacağını bilen; kısacası düşün­cesi-fikri-dünya görüşü-inancı ne olursa olsun kendini bilen insan evlatlarına adıyoruz.

Dünden bugüne âdâb-ı muâşeret örnekleri…

Gürsel Göncü

SAYGISIZLIKLA SAVAŞ DERNEĞİ

Saygıya davet hep cesaret işiydi

Kapağımızda afişini gördüğünüz Saygısızlık­la Savaş Derneği, 15 Haziran 1945’te toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarla mücadele etmek amacıyla yola çıkmıştı. Kurucu başkan, ileride ordinaryüs ünvanı da alacak olan ünlü anatomi profesörü Zeki Zeren’dir (1900-1973). Profesör Zeren, adabı muaşeret üzerine yazdığı yazıların yanı sıra “Toplu­luk Hayatında Saygısızlarla Savaş Lüzumu” ve “Hemşehrilik Adabı” gibi başlıklarla verdiği konferanslarıyla da tanınmak­tadır. Zeren, kurdukları derneğin “pis esnafla”, toplu taşıma araçlarında sigara içenlerle, yerle tükürenlerle ve gürültü yapan­larla mücadele edeceğini açıklar. Bu amaçla çok sayıda afiş ve broşür bastırılır. İhap Hulusi’nin çizdiği afiş derneğin en bilinen afişidir. Kurulduktan hemen sonra Cumhuriyet yazarı Abidin Daver, dernek üyelerini “Eğer sokakta saygısızlık, kabalık eden­leri uyaracaksanız dikkat edin başınıza iş gelmesin. Yanınızda boksör ya da pehlivan bulun­durmanızda fayda var” diye uyarır. Aynı günlerde bir dernek üyesinin tramvayda sigara içen üniformalı bir polisi uyarması büyük bir cesaret örneği olarak gazetelerde yer bulacaktır. Say­gısızlıkla Savaş Derneği ne yazık ki çok uzun ömürlü olmaz ve 1952’de üniversite ve basından yeterli alakayı göremediklerini gerekçe gösteren yöneticiler tarafından feshedilir.

(#tarih’in Haziran 2015 tarihli 13.sayısı, Murat Toklucu)

Bernard Shaw’un Pygmalion’undan
Hollywood’un Audrey Hepburn’lü “My Fair Lady”sine ve oradan Yeşilçam’ın “Tatlı Dillim”, “Kezban Paris’te” gibi klasiklerine sinemada “Bir kadın yaratma” teması zarafet ve adab-ı muaşeret derslerinden geçiyordu.