Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

TÜRKİYE’DE 1962’DEN BU YANA…

Anayasa Mahkemesi: İktidarların hep boy hedefi

Günümüzde “hukuk devleti” olmanın temellerinden biri kabul edilen anayasa mahkemeleri, Türkiye’de ilk dönemlerinden itibaren seçilmiş iktidarların eleştirilerine uğradı. Siyasetçiler, aldıkları kararları iptal etme gücüne sahip bu yetkiye tahammül gösteremediler. 1960’lardan günümüze, krize dönüşen tartışmalar ve uygulamalar…

Yazılı anayasaların or­taya çıkması, dünyada önemli bir soruyu da beraberinde getirmişti: Başta kanun koyucu yasama organı olmak üzere devlet organları anayasaya uymaya nasıl zorla­nacaktı? Bunu sağlamak için iki yöntem ortaya çıktı. Birincisi, siyasi denetim mekanizmala­rıydı. Fransa gibi bazı ülkeler, yasama organları içinde ya da dışında özel komisyonlar kurmuşlardı. Bu komisyonlar, parlamentodan geçen yasa ta­sarılarını anayasaya uygunluk açısından inceliyordu.

Anayasaya uygunluk dene­timini sağlamak için ortaya çıkan ikinci ve daha etkili olan yöntem ise yargısal denetimdi. Bunun da iki yolu vardı; ya bü­tün mahkemeler bu bakımdan yetkili kılınacak ya da anayasa­ya uygunluk denetimi yapacak özel yetkilerle donatılmış ana­yasa mahkemeleri kurulacaktı.

Yargısal denetimin ilk ör­neği ABD’de görüldü. 1803’te Federal Yüksek Mahkeme’nin bir atama işlemiyle ilgili baş­vuruyu 1787 ABD Anayasası’na uygun olup olmadığı yönünden incelemesi, kanunların anaya­saya uygunluğunun yargısal denetimi açısından bir dönüm noktası olacaktı. “Amerikan modeli” olarak da bilinen bu sistemde, anayasa mahkemesi gibi özel bir mahkeme yok­tu ve denetim yargı sistemi içindeki mahkemeler tarafın­dan gerçekleştiriliyordu. Bu model günümüzde de Japonya, Hindistan, Danimarka, Norveç, Kanada ve Yeni Zelanda, Eston­ya, İrlanda, Bangladeş, Singa­pur, Kenya ve Gana tarafından uygulanıyor.

Anayasal denetimin yargı organlarına bırakılmasının önemli bir sonucu da yargının anayasal sistemin en önemli denge ve denetleme mekaniz­masına dönüşmesi oldu. Yargı kurumları daha önce olmadık­ları kadar güçlü bir hâle geldi.

Denetimi anayasa mah­kemelerine bırakan “Avrupa modeli” ya da “özel yargı siste­mi” olarak adlandırılan diğer yargısal denetim biçiminin ilk örneği ise bu düşüncenin mimarı ünlü hukukçu Hans Kelsen’in ülkesi Avusturya’da ortaya çıktı. 1920 Avusturya Anayasası’nın kabul ettiği bu sistemde, denetim görevi diğer mahkemelerden bağımsız olarak kurulmuş bir anayasa mahkemesine bırakılıyordu. Bu model, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkenin anayasal düzenini etkileyecek, özellikle 2. Dünya Savaşı son­rasında yaygınlaşacaktı. Savaş öncesindeki totaliter iktidarla­rın açıkça anayasaya aykırı ka­nunlar çıkarmasından dersler çıkaran ülkeler, anayasanın üs­tünlüğünü kurmak için bu yolu seçmişlerdi. Türkiye de 1961 Anayasası ile “Avrupa modeli”ni benimsedi ve 1962’de Anayasa Mahkemesi kuruldu.

KapakDosyasi-2
Junius Brutus Stearns’ün eserinde, modern anlamda ilk anayasa olan 1787 ABD Anayasası’nın Washington Konvansiyonu’nda imzalanması resmedilmiş.

Türkiye’deki tartışmalar

1923’te cumhuriyet ilan edildi­ğinde, 1921’de çıkarılan Teş­kilât-ı Esâsiye Kanunu yürür­lükteydi. Bu kanunun anayasa olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Olağanüstü koşul­larda, olağanüstü bir meclis olarak kurulan Büyük Millet Meclisi’ne özgü, geçici bir ka­nun olarak görülebileceği gibi, geniş bir yorumla yeni kurulan bir devletin (Türkiye Devleti) anayasası olarak da görülebilir.

Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’n­da Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisinin sınırsız olmadığı belirtilse de bunun denetiminin hangi yollarla yapılacağına değinilmiyordu. Buna karşın, çıkarılan kanun­ların Teşkilât-ı Esâsiye Kanu­nu’na uygun olup olmadığının denetlenmesine dair görüşleri­ni açıklayanlar da vardı.

Cumhuriyet dönemi hukuk literatüründe anayasa mah­kemesi düşüncesinin öncüle­rinden biri Ziya Gökalp’ti. 18 Aralık 1922’de Küçük Mecmua dergisinde yayımlanan “Yüce Mahkeme” başlıklı yazısında “Her millette anayasaya aykırı birtakım kanunlar vardır ki ya eskiden kalmış yahut sonradan bilinmeyerek yapılmıştır. Bu gibi kanunların mevcudiyeti, anayasanın bütün kanunların üstünde olması ilkesini ihlal etmez mi?” diye sorduktan sonra çıkarılan kanunlarla ana­yasa arasında çelişki olmasını “anarşilerin en büyüğü” diye nitelendiriyor ve “Biz kanunları en karışık bir millet olduğumuz için Türkiye’de de Amerika’da olduğu gibi bir Yüce Mahke­me’nin tesisine ihtiyaç var” diyordu.

KapakDosyasi-1
28 Ağustos 1962’de resmen göreve başlayan Anayasa Mahkemesi’nin ilk üyeleri. Mahkemenin ilk başkanı, beyaz takım elbiseli Sünuhi Arsan.
KapakDosyasi-2b

Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 Anaya­sası’nda da “Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Ana­yasaya aykırı olamaz” hükmü olmasına karşın kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi sistemine yer veril­miyordu. Gerçi bu anayasa, 1946’ya kadar tek parti rejimi altında uygulandı. Otoriter tek parti rejiminde -en azından teorik olarak- kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği ilkesi benimsendiği için anayasa yar­gısına pratikte ihtiyaç da yoktu.

1946’da çokpartili yaşa­ma geçilmesinden sonra ise durum değişti. 1924 Anayasası TBMM’nin yetkileri üzerinde hiçbir etkili sınırlamaya yer vermediği için Meclis’te çoğun­luğa sahip partiler anayasaya aykırı kanunları kolayca çıka­rabilirdi. Bu durumda anayasa­nın üstünlüğü yasama organı açısından bir anlam ifade etmi­yordu ve anayasada düzenlenen temel insan hakları anayasaya aykırı olarak çıkarılan kanun­lar karşısında korunmasız hale gelebiliyordu. Bu durum en belirgin şekilde 1950-1960 arası Demokrat Parti (DP) iktidarı sırasında ve özellikle 1954’ten sonra ortaya çıktı.

1950 seçimlerinde demok­rasi vaadiyle ve toplumun geniş kesimlerinin desteğiy­le iktidara gelen DP, 1951’de “kanunlardaki antidemokra­tik hükümlerin ayıklanması için” bir komisyon kurmuştu. Komisyonun 1952 Şubat’ında sunduğu rapordaki önerilerden birisi de bir anayasa mahkeme­si kurulmasıydı: “Demokrasi rejimi kökleşmemiş memleket­lerde istibdat ve diktatörlüğün hortlamasını engellemek için birtakım tedbirler almaya ihti­yaç vardır. Almanya, İspanya, İtalya ve Türkiye bu nasipsiz memleketler arasındadır. (…) İtalya ve Almanya hürriyetleri­ne tekrar kavuşunca, yakalarını bir daha diktatörlüğün pençe­sine kaptırmamak için hukukî tedbirler almış; anayasalarını düzeltmiş ve anayasa mahke­mesi kurmuşlardır”.

DP iktidarı komisyonun raporundaki birçok öneri gibi anayasa mahkemesi önerisini de kabul etmemişti. Muhalefet partileri içinde bu talebi ilk dillendiren ise Osman Bö­lükbaşı liderliğindeki Millet Partisi oldu. Parti programında, çıkarılan kanunların anaya­saya aykırı olup olmayacağını denetleyecek bir yargı oranına ihtiyaç duyulduğu, böyle bir mahkemenin kurulmasının partinin önemli hedeflerinden biri olduğu belirtiliyordu. CHP de 1952’den itibaren Genel Başkan İsmet İnönü ve Genel Sekreter Kasım Gülek’in açıkla­malarıyla anayasa mahkemesi talebini sürekli gündemde tutmaya çalıştı.

1954 seçimleri, 4 yıl önce demokrasi vaadiyle iktidara gelen DP’nin demokrasiden uzaklaşmasının ve âdeta bir parlamento diktatörlüğü kur­masının miladı olmuştu. Yüzde 58.4 oy oranıyla 541 milletvekil­liğinden 503’ünü kazanan DP, yargı bağımsızlığını, üniversite özerkliğini, basın özgürlüğünü, örgütlenme hakkını hiçe sayan bir dizi antidemokratik yasa çıkardı. Yeni düzenlemelerle seçim öncesi radyoda propa­ganda günleri bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhale­fete kapatılıyordu. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ise muhalefetin miting ve etkin­lik yapmasını olanaksız hâle getiriyordu.

DP iktidarının baskısı arttık­ça, muhalefet de denge me­kanizması olarak bir anayasa mahkemesi kurulmasını daha yüksek sesle savunmaya başla­dı. Muhalefet partilerinin 1957 seçimlerinden önce yayınladı­ğı ortak bildiride “Anayasaya aykırı mevzuatın çıkmasına ve tatbik edilmesine engel olmak üzere siyasî kuvvetlerin dışında kalacak bir anayasa mahkeme­sinin kurulması” önerisi de yer alıyordu. Bu amaçla bir anayasa değişikliği yapılması talebi CHP ve Hürriyet Partisi’nin 1957 seçim beyannamelerinde de yer aldı.

1957 seçimlerinden sonra, Anayasa değişikliği konusun­daki istekler daha da somut­laşırken, sınırsız iktidarının sınırlanmasını istemeyen DP iktidarı bu taleplere kulaklarını tıkadı. Giderek artan siyasi ge­rilim 27 Mayıs 1960 darbesiyle son bulacaktı.

KapakDosyasi-3
Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar başkanlığındaki hukukçular heyeti tarafından hazırlanan ve 9 Temmuz 1961’deki halkoylamasında kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği belki de en büyük yenilik Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
KapakDosyasi-3b

27 Mayıs’ta DP iktidarının devrilmesinden sonra yöne­tim Millî Birlik Komitesi’nin eline geçti. 1924 Anayasası yürürlükten kalkarken, yeni anayasayı 38 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi ile üye­leri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı. 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunulup kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği belki de en büyük yenilik Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı.

Anayasa Mahkemesi ilk döneminde yasaların ve TBMM içtüzüklerinin şekil ve esas bakımından anayasaya uygun­luğunu denetleme görevinin yanısıra, görevleriyle ilgili suç­lardan dolayı Anayasa’da sayı­lan kişileri Yüce Divan sıfatıyla yargılamak, siyasi partilerin kapatılması hakkındaki davala­ra bakmak, siyasi partilerin gelir kaynakları ile giderlerine ilişkin hesapları incelemek ve anayasa ile verilen diğer görevleri yerine getirmekle de yetkili kılın­mıştı. 15 asıl ve 5 yedek üyeden oluşacak mahkeme üyelerinden 4’ü Yargıtay, 3’ü Danıştay, 1’i Sa­yıştay Genel Kurulu tarafından, 3 üye TBMM, 2 üye Cumhuriyet Senatosu, 2 üye ise biri Askerî Yargıtay’dan olmak üzere cumhurbaşkanı tarafından seçilecekti.

Mahkemenin yasaların anayasaya uygunluğunu de­netleyebilmesi için, anayasada sayılan belli kişi ve kuruluşların doğrudan doğruya iptal davası açmaları ya da uygulanacak bir yasa hükmü dolayısıyla başka bir mahkemede ileri sürülen anayasaya aykırılık iddiasının ciddi bulunarak aynı mahke­mece Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması gerekiyordu. 1961 Anayasası’nın ilk metnine göre doğrudan doğruya iptal davası açma hakkına sahip olanlar şunlardı: Cumhurbaşkanı, son milletvekili genel seçimlerinde muteber oy sayısının en az yüz­de 10’unu alan veya TBMM’de temsilcisi bulunan siyasal partiler veya bunların meclis grupları, yasama meclislerinden birinin üye tamsayısının en az 6’da 1’i tutarındaki üyeleri, kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda Yüksek Hâkimler Ku­rulu, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve üniversiteler.

“Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usul­leri Hakkında Kanun” 25 Nisan 1962 tarihinde yürürlüğe girdi, Anayasa Mahkemesi resmen çalışmaya 28 Ağustos 1962’de başladı.

1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü, 1963’ten itibaren Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandı. İlk yıllarında vatandaşlardan da epey katılı­mın olduğu bayram törenlerin­de Ankara’daki devlet erkanının Anayasa Mahkemesi’nin Selanik Caddesi’ndeki eski binasına ge­lerek mahkeme başkanı ve üye­lerini kutlaması âdettendi (1982 Anayasası yürürlüğe girince Hürriyet ve Anayasa Bayramı­nın kutlanmasından vazgeçildi; o tarihten sonra Anayasa Mah­kemesi’nin kuruluş günü olan 25 Nisan’da yıldönümü törenleri yapılmaya başlandı).

Kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme işini anayasa mahkemelerine bırak­mak ve iptal yetkisi vermek, bir anlamda yasama yetkisinin, yasama organı ile anayasa mah­kemesi arasında paylaşılması anlamına geliyordu. Zaten, ana­yasa mahkemesi düşüncesini ilk ortaya atan Hans Kelsen de “Bir kanunu iptal etmek, o kanunu çıkarmakla eşdeğerli bir yet­kidir” diyor; yasama organının kanun yapma yetkisini “pozitif kanun koyuculuk”, anayasa mahkemelerinin iptal yetkisini ise “negatif kanun koyuculuk” olarak nitelendiriyordu.

KapakDosyasi-4
1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü, 1963’ten itibaren Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandı. İlk yıllarında vatandaşlardan da epey katılımın olduğu bayramın kutlanmasından 1982’de vazgeçildi. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

Anayasa mahkemeleri, özellikle ilk dönemlerinde birçok ülkede seçilmiş iktidar­ların eleştirilerine uğradı. Batı demokrasisi geliştikçe, seçilmiş iktidarlar aldıkları kararları iptal etme gücüne sahip mah­kemeye tahammül etmeyi öğrendi. Normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan anayasanın üstünlüğünü sağlama ve temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından önemli katkılar sunan anayasa mahkemeleri, günü­müzün demokratik dünyasın­da hukuk devletinin önemli kurumlarından biri olarak kabul görüyor. Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesi konulu anayasal ve siyasal tartışmalar mahkeme kurulduğu günden beri devam ediyor.

1965’ten sonra iktidara gelen istisnasız tüm Sağ partiler bu mahkemeleri yasama organının “üstünde”, ondan daha güçlü yetkilere sahip, siyasal sistemi yönlendiren bir aktör olmakla eleştirdi. Karşıt görüştekiler ise Anayasa Mahkemesi’nin, anayasaya aykırılık dolayısıyla ortadan kaldırdığı kuralla­rın yerine kural koymadığını hatırlatıyor ve bu mahkemenin yasamanın “üstünde” değil, “ya­nında” olduğunu savunuyordu.

Gerçek mesele, iktidarların başka organlar tarafından de­netlenmekten rahatsız olmasıy­dı. 1961 Anayasası yürürlüktey­ken TBMM’den geçen kanunlar sadece Anayasa Mahkemesi tarafından değil, Senato gibi başka organlar tarafından da denetleniyordu. 1965 ve 1969 seçimlerini kazanan, Süley­man Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin en büyük şikayetlerinden biri bu denetim mekanizmalarıydı. Demirel, “ellerinin kollarının bağlandı­ğını, icraat yapamadıklarını” söylüyordu.

Günümüzde Anayasa Mahke­mesi ile 1962’de kurulan Ana­yasa Mahkemesi arasında epey fark var. Özellikle 1982, 2007, 2010 ve 2017’deki düzenleme­lerle Anayasa Mahkemesi’nin yapısında değişiklikler yapıldı; yetki alanı daraltıldı. Ancak bunların da yeterli olmadığı anlaşılıyor; zira Anayasa Mah­kemesi bu kez yalnızca siyasi iktidarın değil, üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan baş­ka yargı organlarının da hede­finde. İktidarın bir kanadından “Gerekirse Anayasa Mahkeme­si’ni kapatalım” önerisi gele­bilmesi, durumun vahametini göstermeye yetiyor.

KapakDosyasi-5
12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, 1961 Anayasası’nı yürürlükten kaldıracak 1982 Anayasası’nın hazırlıkları sırasında Anayasa Mahkemesi’ni ziyaret ediyor.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

Adalet sadece devletin değil ekonominin de temelidir…

“Sermaye nazlıdır” tespiti kulağa hoş gelse de aslında sermaye nazlı değildir. Oluşumu ve birikimi meşakkatli olduğundan, çok zaman gerektirdiğinden ve kimi zaman büyük riskler altında ortaya çıktığından sağlam güvence arar. Bunu da ancak kuvvetli hukuk sistemlerinde ve oturmuş adalet yapısında arayıp bulabilir.

Adliye saraylarında, mahkemeler­de hep karşımıza çıkan bir cümle var: “Adalet mülkün temelidir”. Hak ve hukukun toplum yaşamında temel norm olmasının altını çizen; davalıya da, davacıya da, hüküm verene de bunu ha­tırlatan, genlerinde devlet kurma olan bir ırkın varolma imbiğinden geçmiş bu özlü deyiş. Bu deyişin içinde geçen “mülk”ün kastettiği de devlet.

Asur Ticaret Kolonileri devrinde kil tabletlerle yapılan ticari sözleşmelerden, İtalya’daki banker ve banka dönemleri­ne; Amerika kıtasının keşfinden sonra İn­giltere’den Amerika limanlarına yapılan ticaretin finansmanına ilişkin kontratlara kadar ticaret hukuku her dönemde oldu. Adalet, tüm coğrafyalarda ticaretin var­lığı ve de hukukun işlemesi için titizlikle korunmaya çalışıldı. Zaman içinde ada­letin yüksek standartlara ulaştığı ülkeler daha öne çıktı; bu ülkelerin şehirleri de ticari mahkemeleriyle marka-referans oldu.

20. yüzyıl ortasından sonra gittikçe artan bir ivmeyle hız kazanan küreselleş­meyle, adalet artık sadece “mülklerin” değil, yerel ve küresel kapsamda eko­nomilerin de temelidir. Kuşkusuz, devlet olan her coğrafyada bir “adalet sistemi” vardır. Kıta Avrupası hukuku, İngiltere hukuku, çöl hukuku, Bedevi hukuku, Ortadoğu hukuku, Latin Amerika hukuku vb. tanımları altında geniş bir yelpaze­den sözedebiliyor. Genel kabul görmüş bu tanımlar, o coğrafyalarda iş yapacak muhataplarının nelerle karşılaşacağını da ifade ediyor.

“Sermaye nazlıdır” diye, çok bilinen ve kulağa hoş gelen bir tanım vardır. Oysa sermaye nazlı değildir; oluşumu ve birikimi meşakkatli olduğundan, zaman gerektirdiğinden ve kimi zaman büyük riskler altında ortaya çıktığından sağlam güvence arar; bunu da sağlam ve kuvvetli hukuk sistemlerinde ve adalet yapısında arayıp bulur.

Ticaretin ve de yatırımın münbit zemininin bileşenlerinin başında gelen “seçkin adalet”, ülkelerin refahlarına doğrudan etkisi olan bir unsurdur. Ampi­rik ve bilimsel çalışmalar bunu çok açık ve net şekilde kanıtlar. “Seçkin adalet”e ulaşmak zaman ve emek ister; adil sicil onyıllar içinde kendini inşa eder. Sicilin ve kredibilitenin oluşturulması uzun süreli ve meşakkatli, kaybı ise kısa süreli ve ko­laydır. “Seçkin adalet” seviyesine gelmek hedefi olan ülkelerin iktidarları ve adalet mensupları da ülkelerini o seviyeye taşı­mak için titizlikle gayret gösterirler.

Uluslararası ekonomi dünyasında, adalet ve hukuk sisteminin norm altı olduğu ülkelerde iş yapanlar (ticaret ya da yatırım), bu nedenle “seçkin adalet”in olduğu ülkelerin mahkemelerini sözleş­melerine alırlar. Ülkelerin birbirine artan oranda bağlı/bağımlı olduğu global dünyada, bu mahkeme kararlarına göre haklarını en azından bir noktaya kadar koruyabileceklerini bilirler.

Global ekonominin oyuncularından biri olmak, ülke refah seviyesini yükselt­me hedefi bulunan ülkeler için “seçkin adalet” ve bunun mütemmim cüzü bir hukuk sistemine sahip olmak gereklidir, şarttır. Eksikliği ya da yokluğu ülkeye küresel rekabette zemin kaybetme, ülke halkına da refah azalması olarak yansır.

Kısacası, adalet ekonominin de temelidir.

Alp Aksudoğan

Devamını Oku

Son Haberler