Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

İSTANBUL ŞEHİR TİYATROLARI YÜZ YAŞINDA

Asırlık ‘Güzellikler Evi’

Ulusal tiyatro kurma düşüncesinin ilk ürünü olan Şehir Tiyatroları, Darülbedayi (Güzellikler Evi) adıyla bundan 100 yıl önce kurulmuştu. Şehir Tiyatroları, bir asır boyunca dönem dönem yasak, sansür ve fiziki saldırılar nedeniyle yalpalasa da sayısız tiyatro neferinin yetişmesini ve halkın ucuz tiyatro seyretmesini sağlayan kurumlardan biri oldu.

AYŞEGÜL YÜKSEL

Belleksiz bir toplum olduğumuzdan – özellikle 1980’lerden bu yanayakınıp durmaktayken, bir de baktık, toplumca ‘tarih meraklısı’ olup çıkmışız. Yaman çelişki doğrusu! Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi ünlü tarihçi akademisyenlerin TV’de ve yapıtlarında sunduklarına diyeceğim yok da, ‘tarihçi’liğe soyunmuş ‘heves erbabı’nın anlattıklarıyla ya da ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinde olup bitenlerle -bilimsel açıdan arada pek de fark gözetmeksizin- kafa bulmamıza ne demeli! ‘Tarih’ ile ‘masal’ı, ‘masal’ı da ‘gerçek’ ile karıştırmaya başlamak tehlikeli…

Yaşını başını almış biri olmanın ayrıcalığından yararlanarak, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) olarak anılan, 100 yaşındaki en ‘kıdemli’ tiyatromuza ilişkin tanıklığımın bir bölümünü, ‘gerçek’ ile ‘masal’ı ve ‘masal’ ile ‘tarih’i birbirine karıştırmadan belleğimden süzerek aktarmanın, en azından okurların kendi canlı tanıklıklarını da anımsamasında yararlı olabileceğini umuyorum.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Modern tiyatronun öncüsü Tepebaşı Dram Tiyatrosu kurulduğu günden itibaren birçok oyuna ev sahipliği yaptı.

Çünkü bu kurum 100 yaşına yalnız birikmiş belgeler, fotoğraflar ve elektronik ses/görüntü kayıtlarıyla değil, milyonlarcamızın tanıklığıyla ulaşıyor.

1908’de II. Meşrutiyet’le oluşan çoşkulu ortam tiyatro alanında da görülmekteydi. Ulusal bir tiyatro kurma düşüncesi o yıllarda oluşmuştur. Darülbedayi bu tür bir yaklaşımın ürünüdür. İBBŞT tam 100 yıl önce, 1914 yazında Darülbedayi (Güzellikler Evi) olarak tasarlanmıştı. ‘Güzellikler Evi’, bir okul olma yanında, profesyonel bir tiyatro kuruluşu olma özelliği de taşıyacaktı.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Aralık 1927’de Darülbedayi oyuncuları Tepebaşı’nda.

Zamanın İstanbul belediye başkanı (ülkemizde modern cerrahinin öncülerinden) Cemil (Topuzlu) Paşa bir konservatuvar kurulması düşüncesini ortaya atmış, Avrupa’da ‘gerçekçi akım’ın tiyatrodaki ilk büyük yönetmenlerinden André Antoine bu amaç doğrultusunda Fransa’dan İstanbul’a çağrılmıştı. (Bu konunun ayrıntılı incelemesi ve başka kaynaklar için Özdemir Nutku’nun Darülbedayi’nin Elli Yılı -DTCF Yay. 1969- adlı yapıtına başvurulabilir.)

Ne ki, I. Dünya Savaşı’nın çıkması ve Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa’nın savaşta karşı saflarda yer alması sonucunda Antoine ülkesine dönmek zorunda kalmıştı. Yine de, Tiyatro ve Müzik bölümlerinden oluşan Darülbedayi bir okul olarak etkinliklerine başlamış, 1916’da ‘Çürük Temel’ adlı uyarlama oyunun sahnelenmesiyle bir tiyatro kuruluşu olma niteliği de kazanmıştır. 1916-1918 yılları arasında 10 yerli, 6 da çeviri oyun sahneleyen topluluk, kısa sürede İstanbul seyircisine çok sayıda oyunla sürekli olarak hizmet veren bir kuruma dönüşmüştür.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Darülbedayi’nin temel direği ve modern Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Muhsin Ertuğrul.

Kurumlaşmanın önemli bir göstergesi de seyirci için düzenli olarak yayımlanan, oyunlardaki görev dağılımını göstermek yanında, tiyatro yazıları ve haberleri içeren dergilerdir. 1930’da Darülbedayi olarak yayın yaşamına başlayan bu yayınlar zaman içinde Türk Tiyatrosu adını almıştır.

Ben ve kardeşim, tiyatroyu merak etmeyi -henüz tiyatroya götürülmediğimiz- 1950’li yılların başında bu yayınlardan öğrendik. Darülbedayi 1934’te ‘Şehir Tiyatrosu’ adını almıştı. Ne ki Darülbedayi döneminin öyküleri de -büyüklerimizin birinci elden tanıklığından- bizim kuşağa aktarılacaktı.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
İki efsane kadın Bedia Muvahhit (solda) ve Neyyire Neyir, hem Darülbedayi’nin hem de Türk sinemasının ilk kadın oyuncularındandı.

‘Paradi’ sözünü duymuş muydunuz? ‘Cennet’ anlamına gelen bu Fransızca sözcük, tiyatroda biletlerin en ucuza satıldığı ve sahneyi kuşbakışı gören en üst balkonun bulunduğu bölüm için kullanılırmış (Shakespeare’in ünlü Globe Tiyatrosu’nun üst balkonuna da ‘heavens’ (yine ‘cennet’) derlermiş). 1911 doğumlu rahmetli doktor eniştem, tıp öğrencisiyken Tepebaşı Dram Tiyatrosu’ndaki oyunları arkadaşlarıyla ‘paradi’den seyrettiklerini anlatırdı. Bu oyunlar arasında Nazım Hikmet’in sahneye çıkan ilk oyunu olan ‘Kafatası’nın dünya prömiyeri (1931-32 dönemi) de varmış (Yazarın ‘paradi’deki öğrenci seyircilerden büyük alkış aldığı ve omuzlarda taşındığı oyunun 3. gününde kaldırıldığını da tiyatro tarihi yazıyor).

Annem de babam da kitap okuyan, üstelik tiyatroya tutkun insanlardı. Gördükleri oyunlardan günlerce söz ederlerdi. Kardeşim Ahmet’le (Günkut) ben de ağzımızın suyu akarak onları dinlerdik. Biz sanatın insan yaşamını nasıl zenginleştirdiğini onlardan öğrendik.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Unutulmaz oyuncular Neyyire Neyir, Hazım Körmükçü ve Vasfi Rıza Zobu sahnede.

Babamın gençliğinin bir bölümü Bakırköy’de geçmiş. Bakırköy’den çok sanatçı çıkmıştır. Babamın döneminde Münir Özkul, rahmetli Mürüvvet Sim gibi sanatçıların mahallesiymiş İstanbul’un bu ilçesi. Babam Kuleli Askeri Lisesi’nde okuduğu dönemde ve sonra da İstanbul’da görevli olduğu yıllarda Darülbedayi/Şehir Tiyatrosu oyunlarını kaçırmazmış. 1934’te İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda izlediği ‘Lüküs Hayat’ operetinin bütün şarkılarını ezbere söyler, başroldeki Hazım Körmükçü’nün performansını anlata anlata bitiremezdi. İlkel bir ses kaydı olan bu yapıtın şarkıları uzun yıllar sonra bile radyodan yayımlanırdı. Siyah beyaz bir filmi de yapılmış olan yapıtı TV’de izlediğimi de anımsıyorum. Benim birinci elden tanıklığım ise, Hazım’ın rolünü Zihni Göktay’ın –Hazım’a yakın bir yetkinlikle- oynadığı, Suna Pekuysal’lı, Sezai Altekin’li, 1984 yapımı ‘Lüküs Hayat’a ilişkindir.

Annemin genç kızlığı ise Kadıköy tarafında geçmiş. Sinemaya ve gösteri sanatlarına meraklı olan anneannem çocuklarından küçük olanları alıp Süreyya Sineması’nda (şimdiki Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası) locadan film seyretmeye gidermiş. Locanın arka fonundaki perdenin arka- sına gizlenip sigara da içermiş üstelik. Bir de eski Bostancı vapur iskelesine giden deniz kenarındaki yolun üstünde Bostancı Gazinosu vardı ben küçükken. Annem ve teyzem çocukluklarında bu gösteri- lere götürülürmüş. Büyükler çay/kahve içerken çocuklara ‘lokum’ getirirmiş garson. Ben ‘lokum’ dönemini kaçırdım, ama o gazinoda çocukların ‘beyaz gazoz’ içtiği döneme yetiştim. Süreyya Sineması’nda ise, ilk-orta-lise-üniversite yıllarım boyunca her hafta film seyrettim.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Darülbedayi’nin unutulmaz oyuncularından Muammer Karaca bir oyundan önce son hazırlıklarını yapıyor.
Asırlık 'Güzellikler Evi'
Bir turne yolculuğunda trenin camından bakan oyuncular Şaziye Moral, Şevkiye May ve Nezahat (Dilligil) Tanyeri (soldan sağa).

Annemle babam evlenince, tiyatroyu yaşamlarının ‘vazgeçilmez’i yapmışlar. Kardeşimle beni büyükbabama emanet edip, birçok oyunu Muhsin Ertuğrul’un yönettiği İstanbul Şehir Tiyatrosu’na, ya da Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne’ye giderlerdi. Babam Cahide Sonku, annem Suavi Tedü hayranıydı.

Edmond Rostand’ın, Max Meinicke tarafından sahnelenen ‘Yavru Kartal’ (‘L’ Aiglon’) (1953-54) oyununda izledikleri –yanlış anımsamıyorsam, sahnede erkek kılığına da girmiş olan ‘muhteşem’ Cahide Sonku’nun oyunculuğu onları çok etkilemişti. Onların Sonku’yu seyrettikleri gece, bir yandan kulakları iyi duymayan büyükbabamın sonuna dek açtığı radyodan gelen Arap müziği, öte yandan, meydanı boş bulan kardeşimin afacanlığı beni öyle bunaltmış olacak ki, içimi ‘Annemle Babam Dram’a Gitti’ adını koyduğum bir şiire döküp, geldiklerinde görsünler diye masanın tam ortasına yerleştirdiğimi ya da bu şiir nedeniyle bütün sülalemin benimle dalga geçmekten yıllarca bıkmadığını unutmam olası mı?

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Asırlık 'Güzellikler Evi'
Eski davetiye ve el ilanları Ramazan ayında daha zengin bir program sunan Darülbedayi’nin Ramazan temsilleri afişi (en üstte). Darülbedayi’nin sahnelediği ilk oyun olan 1916 tarihli “Çürük Temel”in el ilanı (üstte solda) ve Tepebaşı Tiyatrosu’ndaki temsilin davetiyesi (üstte sağda).

Benim Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda gördüğüm ilk oyun Jean Anouilh’in, yine Max Meinicke’nin 1954-1955 döneminde sahnelediği ‘Beyaz Güvercin’di (‘Colombe’). Demek ki 13 yaşındayım. Gencecik Nedret Güvenç’in, karanlık sahneyi ışığa boğan -beyazlar içindeki- o şiirsel görüntüsü ve billur sesiyle mühürlenen tiyatro coşkusu…

Aynı yıl, dokuz yaşındaki kardeşimi (1958’de yıkılan) Tepebaşı Komedi Tiyatrosu’ndaki -Vasfi Rıza’nın oyunculuğuyla ortalığı yıktığı- Moliére’in ‘Kibarlık Budalası’na 12 yaşındaymış süsü vererek sokmaya çalıştığımızı unutabilmem de olanaksız. Babamın ‘yalan beyan’ına karşı çıkan bizim ‘cin fikir’ küçük delikanlı, sesini yükselterek ‘Amma da mübalağa ettiniz’ deyiverince, biletleri kontrol eden görevli kıkırdamasını tuta- mamış, ‘Böyle akıllı bir genci oyunumuza nasıl almayız’ diyerek içeri girmemize izin vermişti. Belleğime kazınmış ilk oyun repliği, Vasfi Rıza Zobu’nun -benzersiz sahne albenisiyle- bu oyunda birkaç kez yinelediği ve her seferinde bir öncekinden daha şiddetli alkış alan, evde yıllarca -kendimizi önemsediğimiz her aşamada- işi şakaya vurmak için yinelediğimiz ‘Ben mamamuşi oldum’ sözü olmuştur.

Belleğime o zamanlarda yerleşmiş bir başka oyun repliği de ‘Yine yalan söylüyorsun, Peer’dir. Annemle babam, Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda izledikleri Ibsen’in ‘Peer Gynt’(1956-57) oyunundan öyle etkilenmiş olmalılar ki, bu sözleri -evde konuya uygun bir dramatik an oluştuğunda- Peer’in annesi Aase’yi oynayan sanatçının tonlamalarını taklit ederek yinelemeyi alışkanlık edinmişlerdi.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Müthiş bir Hamlet performansı 1959-60 sezonunda sergilenen Hamlet’te Gülistan Güzey ve Engin Cezzar.
Asırlık 'Güzellikler Evi'
1953-54 sezonu oyunlarından Yavru Kartal.
Asırlık 'Güzellikler Evi'
Yönetmen İsmail Galip Arcan’ın oyunculara yaptığı “metne harfi harfine sadakat” uyarısı.

Ailecek seyrettiğimiz ‘Ben Çağırmadım’ (1956-57) oyunundaki bir replik ise benim kuşağımı da aşarak, önce çocuklarımın, sonra da 2003 doğumlu torunumun belleğine ulaştı. Karşılıklı oynadıklarında -söz gelimi, A. Nuri Sekizinci’nin uyarladığı ‘Hisse-i Şayia’da (1966-67)- benzersiz bir komedi çifti oluşturan, yeri gelince de inanılmaz güzellikte ‘tuluat gösterileri’ sunan Bedia Muvahhit ve Vasfi Rıza Zobu’nun rol aldığı oyunda, Vasfi ev sahibi, fal bakmak için kullandığı ve içinde bütün kainatı gördüğünü iddia ettiği ‘cam küre’siyle gelen Bedia da yapılacak olan ‘ruh çağırma’ seansının çağrılısıdır. ‘Seans’ sırasında bir ara ışıklar söner, perdeler uçuşmaya başlar, garip sesler duyulur. Ortalığın darmadağın olduğu ve sahnedeki herkesin ‘ruhlar’dan korunmak için bir yere sindiği sahne bitip de ışıklar yeniden yandığında, masanın altına saklanmış olan Vasfi, bir yandan ayağa kalkarken, öte yandan da yere düşmüş cam küreyi kaldırıp, sanki az önceki gürültü patırtı hiç yaşanmamış gibi, soğukkanlılıkla Bedia’ya uzatarak, ‘Madam, kainatınız!’ der. Bu replik bizim ailede 60 yıldır günlük kullanımdadır. Ne zaman biri yere ‘münasebetsiz’ bir şey düşürse ya da birinin arayıp da bulamadığı bir nesne beklenmedik bir yerde ortaya çıkıverse, sözümüz hazırdır: ‘Madam, kainatınız!’

Oyunlarımızı kendimiz seçtiğimiz yıllarda, Shakespeare’lere de sıra gelmiştir. Muhsin Ertuğrul’un sahneleyip, Yale’de okuyan Engin Cezzar’ın Hamlet’i, Ulvi Uraz’ın Polonius’u, Agah Hün’ün Kral’ı, Gülistan Güzey’in de Kraliçe’yi oynadığı- ünlü ‘Hamlet’ (1959-60) yapımını, Tunç Yalman’ın sahnelediği ‘Atinalı Timon’(1961-62), Beklan Algan’ın rejisiyle sunulan, Macbeth’i Agah Hün, Lady Macbeth’i Nedret Güvenç’in ve Kapıcı’yı efsane oyuncu Behzad Butak’ın oynadığı ‘Macbeth’(1962-63), Tunç Yalman’ın rejisinde Rumeli Hisarı’nın doğal dekor olarak kullanıldığı -başrolü Doğan Bavli’nin üstlendiği- ‘Coriolanus’(1964-65) izler. ‘Romeo ve Juliet’i aynı yıllarda gencecik Cüneyt Türel ile narincecik Tijen Par canlandıracaktır…

Asırlık 'Güzellikler Evi'
1953-54’teki “Ceza Kanunu” adlı oyunun pazar matinesi ile suare arasında Nezahat Dilligil, Şaziye Moral ve Bedia Muvahhit’in de olduğu oyuncular börek yerken.
Asırlık 'Güzellikler Evi'
Bedia Muvahhit ve Vasfi Rıza Zobu, 1966-67’deki Hissei Şayia’da müthiş bir komedi performansı sergilemişti.

1960’larda, gelecekte tiyatromuza damgasını vuracak olan yerli oyunlarımızın da ‘dünya prömiyerleri’ yapılmaktadır. Haldun Taner’in ‘Fazi- let Eczanesi’(1959-60) Ulvi Uraz’ın ve Gazanfer Özcan’ın unutulmaz yorumlarıyla, ‘Lütfen Dokunmayın’(1960-61) Zihni Küçümen’in rejisiyle sunulur. Aziz Nesin’in ‘Biraz Gelir misiniz’i Tunç Yalman imzalıdır. Şirin Devrim’in sahnelediği, M. C. Anday’ın ‘İçerdekiler’(1964-65), ustalığına her zaman hayran olduğum Rıza Tüzün, Kâmran Usluer ve Filiz Toprak tarafından yorumlanır. Güner Sümer, kendi oyunu ‘Bozuk Düzen’i sahneleyecek, İsmet Ay’ın sarhoş enişte rolündeki performansı yıllara meydan okuyacaktır. Haldun Taner’in kimi oyunlarının ve M. C. Anday’ın çok önemli bir oyununun dünya prömiyerini İBBŞT’den izlemiş olmamın getirdiği ayrıcalık, yıllar sonra Haldun Taner Tiyatrosu ve Yapısalcılık ve Bir Uygulama: M. C. Anday Tiyatrosu başlıklı kitaplarımı yazarken belirginleşecek ve beni çok sevindirecektir.

Bu arada ünlü yabancı oyunların Türkiye prömiyerleri de gündemdedir. Brecht’in ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’nı (1963-64) Beklan Algan sahneler, Shen-Te’yi Ayla Algan oynar. Oyun, dinî inançlarla alay ettiği ve komünizm propagandası yaptığı savıyla tutucu bir grup tarafından basılır. Algan çiftinin yine bir araya geldiği Dürrenmatt’ın ‘Fizikçiler’i ise Ayla’yı ‘çılgın doktor’ rolünde doruklara taşır.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
Darülbedayi dergisi Darülbedayi’nin Resimli Gazete’deki Anadolu turnesi ilanı.
Asırlık 'Güzellikler Evi'
1930’da Darülbedayi olarak yayın hayatına başlayan ve adı sonradan Türk Tiyatrosu olan dergi, Darülbedayi’nin kurumlaşmasının önemli bir göstergesiydi.
Asırlık 'Güzellikler Evi'

1970’e dek İBBŞT’nin hemen hemen bütün sahnelerinde, Tepebaşı Dram ve Komedi Tiyatroları’nda, Beyoğlu’ndaki Yeni Komedi Tiyatrosu’nda, Harbiye’deki salonda, Açık Hava Tiyatrosu’nda, Kadıköy’de, Üsküdar’da oyun seyretmiş biriyken, Ankara’ya yerleşince, İBBŞT turnelerine bel bağlama durumu çıkmıştır ortaya. Ne ki o dönemde yoğun bir turne hareketi yoktur. Bu nedenle 1970’lerde Muhsin Ertuğrul’un onayıyla gerçekleşen ‘Birim Tiyatro’ hareketinin ürünlerine tarafımdan tanıklık edilememiştir. 1974-75 döneminde İstanbul’da izlediğim, rejisini Metin Deniz’in yapmış olduğu ve başrolü Erol Keskin’in üstlendiği Brecht’in ‘Galile’nin Yaşamı’ ise değerli bir ‘bonus’ olmuştur benim için. Bir İstanbul kaçamağına da 2000’li yıllarda Ayşenil Şamlıoğlu’nun çarpıcı rejisiyle Üsküdar’da sunulan, Özen Yula’nın ‘Gayri Resmi Hürrem’i denk düşecektir.

İBBŞT turneleri, Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliğini yaptığı 1984-94 döneminde canlanır. Erol Keskin-Cüneyt Türel ikilisinin ‘Vahşi Batı’daki yorumu bugün de benzersizliğini korumaktayken, Haldun Dormen’in o dönem gerçekleşen ‘Lüküs Hayat’ projesi 2000’li yılları da peşinden sürüklemiştir.

Tomris İncer’i ‘İlk Evlilik’te, Hikmet Körmükçü’yü ‘Münevver’in Hasbıhali’nde, Savaş Dinçel’in ‘Meraklısı için Öyle Bir Hikaye’ adlı oyununu ve Dinçel ile Engin Al- kan’ın başrolleri oynadığı, Orhan Alkan’ın rejisiyle sunulan ‘Godot’yu Beklerken’i Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Ankaralı dostlarla, Zühal Olcay ve Cihan Ünal’ın taçlandırdığı ‘Evita’ müzikalini İzmir’de açık hava tiyatrosunda çok sevdiğim eski okul arkadaşlarımla izlemiş olmam da anılarımı zenginleştiriyor.

Algan’ların İBBŞT bünyesinde kurduğu Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı (TAL) ürünlerinden olan ‘Troya İçinde Vurdular Beni’ çalışmasına tanıklık ettiğimde ise DTCF Tiyatro Bölümü olarak Polonya’daydık. Erol Keskin ve Ayla Algan sahnenin dokusuna Anadolu’nun sesini ve soluğunu yabancı bir ülkede izledik…

İlk profesyonel tiyatro temsilini I. Dünya Savaşı sürerken sunan kurum, günümüze dek bir dolu yönetmelik değişikliğiyle olumlu ya da olumsuz yönlere kaydırılmış, güncel politikanın ve parti yandaşlığının ağır bastığı dönemlerde yalpalamak durumunda bırakılmış, Zihni Küçümen, Ali Taygun gibi artık yaşamayan ve Başar Sabuncu, Çetin İpekkaya gibi yaşamakta olan pek çok değerli sanatçısı yasal yaptırımlarla mağdur edilmiş, seyircili oyunları sahneden kaldırılmış ya da yasaklanmış, sahneleri yakılmış, yıkılmış ya da elinden alınmış, sanatçılarının özgürce çalışması ve kendi kendilerini yönetmeleri için önerilen düzenlemelere her zaman set çekilmiş olmasına karşın, ayakta durmayı ve seyircisinin sevgisiyle taçlanmayı 100. yılına ulaştığında da sürdürmüştür.

İBBŞT, yapıtlarına sahip çıktığı onca yerli yazarın, dünya kültürünün tüm ürünlerine sahnede can veren onca oyuncunun, yönetmenin, dekorcunun, giysi-ışık tasarımcısının, tiyatro müzikçisinin ve sayısız tiyatro neferinin yetişmesine katkıda bulunmuş ve milyonlarca seyirciye en ucuza elde edilebilen biletler karşılığında unutulmaz saatler yaşatmış, zaman içinde, tiyatroyu benimki gibi binlerce ailenin yaşam biçiminin vazgeçilmez bir parçası yapmıştır.

Bu nedenle 100 yıl önce olduğu gibi, bugün de Güzellikler Evi’dir… 

SARA MANNİK

İlk oyunun ilk aktrisi

Türk tiyatrosunda ilk resmî oyun olarak kayıtlara geçen ve Fransız yazar Emile Fabre’ın La Maison d’Argile (Kilden Ev) adlı eserinden Hüseyin Suat Yalçın tarafından tiyatroya uyarlanan çürük Temel, 20 Ocak 1916’da Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Darülbedayi’nin yöneticisi Muhsin Ertuğrul’un yanısıra Madam Felekyan, Nurettin Şefkati, Kınar Hanım, Fikret Şadi, Ahmet Muvahhit, Raşit Rıza, İ. Galip de rol almıştı. Bu prömiyerler prömiyerinin oyunculardan biri de Sara Mannik idi.

Asırlık 'Güzellikler Evi'
+ yazıları

Devamını Oku

Son Haberler