Çanakkale muharebelerine dair gerçek olmayan anlatı ve “tarih”ler, bugün bu tayin edici savaşa dair bildiklerimizden çok daha etkili ve yaygın. “Çocuk askerler”den uzaylı hikayelerine, evliyalara ve anlamsız abartılara uzanan bu dev dezenformasyon sektörü, “hem kökü içerde hem kökü dışarda mihraklar” tarafından yıllardır besleniyor. İnsanların inançlarını kullanarak büyütülen anlatılar, bir müddet sonra “resmen gerçek” halini alıyor.

İnsanlık tarihinin uzun bir dönemi biri bitmeden diğeri başlayan savaşlar ile devam etmiştir. Çanakkale Savaşı ise eski zamanların ilk modern savaşı ya da modern zamanların son eski savaşıdır. Neredeyse tüm İngiliz, Fransız askerleri, hatta kendi müttefikimiz Almanlar ve Avusturya-Macaristan askerleri evlerine mektuplar göndermiş, günlükler tutmuş, hatıralar yazmıştır. Türk tarafında ise Çanakkale cephesinde geçen yıllarda ortaya çıkan birkaç günlük dışında, çoğu subayımızın ileri yaşlarda kaleme aldıkları hatıralar vardır.

Elbette tüm bu yazılı eserler dışında cepheden eve dönen askerlerin geride bıraktıkları sözlü tarih anlatılarının çok az bir kısmı ropörtaj, ses kaydı, yazılı transkripsiyon olarak 50’li yıllardan önce kayıt altına alınmıştı. Bugün elimize ulaşabilen Çanakkale gazilerine ait 60 civarında ses kaydı bulunmaktadır. Onların anlattıkları gerçekler, sonradan uydurulan mitlere, efsanelere, hikayelere nazaran çok daha az bilinir.

Cephede sağ kalmayı başarmış, hikâyenin asıl kahramanları genellikle unutulmuş; sonradan ortaya atılan efsane ve uydurmalar ise popüler olmuştur. İşte en meşhur Çanakkale efsaneleri ve gerçekler…

Çanakkale Savaşı’nda çocuk askerler!

Cepheye “çocuk asker” gönderildiği iddiası, konuyla ilgili yazılan tezler-kitaplara rağmen, Çanakkale’yi sadece ziyaret etmiş kimi ziyaretçilerin; hatta kimi konuyla ilgili “tarihçi”lerin de en sevdiği efsanelerdendir. Hatta bir ara İstanbul’un belediyelerinden biri “kültür yayını” olarak Çanakkale’de Çocuklar da Savaştı adlı bir eser dahi bastırmıştı.

Bu efsanenin nasıl doğduğu tam olarak bilinmese de, çıkış noktası büyük ihtimalle savaş sırasında gerçekleşen bir Alman propagandasıdır. Berliner Illustrirte Zeitung gazetesinin 22 Ağustos 1915’te çıkan “Çanakkale Özel” sayısının (No:34) 9. sayfasında “Türk ordusunun en genç çavuşu 15 yaşındaki Ali Reşad” başlığıyla yayımlanan fotoğraf ve haber, büyük ihtimalle efsanenin kaynağıdır. Propagandadan öte tarafı olmayan resim, yıllarca maalesef Genelkurmay dahil birçok resmî ve sivil kuruluş tarafından ciddiye alınarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

Bombacı çocuk fotoğrafı ve propaganda


Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yayın organlarında “Gönüllü Bombacı” olarak kullandığı Ali Reşad Çavuş fotoğrafı. Fotoğraf, Çanakkale Savaşı sırasında bir Alman gazeteci tarafından propaganda amacıyla çekilmiş, sonradan gerçek kabul edilmişti.

Bu meseleyi tetikleyen bir diğer konu da, Anadolu’da sıklıkla çalınıp-söylenen ve esasen bir ağıt olan Onbeşliler Türküsü’dür. Türküde bahsi geçen 15’lileri, 15 yaşında cepheye giden askerler olarak algılamak herkesin hoşuna gitmiştir! Oysa ki durum çok farklıdır. 12 Mayıs 1914 tarihinde çıkarılan Geçici Askerî Yükümlülükler Kanunu’na göre, o dönemde 21 yaşındakilerin askere alındığı görülmektedir. 3 Ağustos 1914 tarihinden sonra ise tahsilli olanlardan veya tahsili devam edenlerden 1887 ile 1894 (21 ile 28 yaş arası) yaşta olanların silah altına alınması kanun ile yürürlüğe sokulmuştur. Çanakkale Savaşı’nın sonuna gelindiği 1915 sonunda ise silah altına alınacakların yaşı 18’e düşürülmüştür. Birçoğumuzun bildiği üzere o dönemde Osmanlı Rumî takvim kullanıyordu. Yani türküde geçen 15’liler, 15 yaşındaki gençleri değil, 1315 doğumluları işaret etmektedir ki, bu da onların 18 yaşında silah altına alındığına işaret eder.

Bu efsaneyi ateşleyen elbette yalnızca bunlar değildi. Diğer taraftan sonraki yıllarda Osmanlı askerî eğitim sisteminde mevcut ilkokul, ortaokul ve liselerde eğitim gören öğrencilerin tören kıyafetli resimleri “Çanakkale’de Savaşan Lise öğrencileri” olarak sıkça kullanılmıştır. Hatta cumhuriyetin erken yıllarında askerî okullarda eğitim gören öğrencileri gösteren fotoğraflar da, “Çanakkale’de çocuk askerler” olarak sunulmuştur. Çanakkale’de “çocuk asker” yoktur. Bu tür yalanlara ise hiç ihtiyacımız yoktur.

15’liler hikayesi… Meşhur türküde geçen 15’liler, 15 yaşındaki gençleri değil, 1315 (1897) doğumluları işaret etmektedir ki, bu da onların 18 yaşında silah altına alındığına işaret eder. “Çanakkale’de Savaşan Lise öğrencileri” olarak yayınlarda sıkça kullanılan bu kare, 1920’li yıllara ait bir geçit törenini gösteriyor.

‘251.000 şehit verdik’ efsanesi

Öncelikle muharebedeki “kayıp”ların, cephede hayatını kaybedenler olarak görülmemesi gerektiğini söyleyelim. Bugün “kayıp” olarak ifade edilen “zayiat” kelimesinin karşılığı “savaşdışı kalan”dır; dolayısıyla verilen rakamlar şehit sayısını değil, muharebelerin sonunda hesaplanan kayıp (zayiat) miktarıdır ve bunlar şehitlerin yanısıra yaralıları, akıbeti belirsiz olanları ve esirleri kapsar. Çanakkale cephesi için Genelkurmay Başkanlığı’nın gösterdiği resmî kayıp miktarı şu şekilde güncellenmiştir: 86.692 şehit, 164.617 yaralı, toplam 251.309 kişi. Türk Asker Hekimliği Tarihi’ni yazan Dr. Kemal Özbay’a göre 1915’te Çanakkale cephesinde yaralanıp tedavileri devam etmekte olan askerlerden bir kısmı, daha sonra kaldırıldıkları çeşitli hastanelerde şehit olmuştur. Onun tespitlerine göre toplam şehit sayısı 100.000 dolaylarındadır. Görülen şudur ki, toplam zayiatı birileri hep şehit sayısı olarak göstererek yaygınlaşmıştır.

Çanakkale’deki açlık meselesi

Çanakkale ile ilgili duygu sömürüsü yapan bu efsane için kaynak gösterilen, 15 Haziran 1917 tarihli, 43. Piyade Alayı 1. Tabur 1. Bölük Yemek Listesi’dir. Bu liste 1917 yılına ve Irak cephesine ait olmasına rağmen birileri tarafından Çanakkale Savaşı’ndaki iaşe listesi diye bağdaştırılmış ve meşhur olmuştur. Alanda kılavuzluk ya da rehberlik yapanların ellerinde dolaştırdığı, dahası milyonlarca kişinin izlediği dizilerde ajitasyon için kullanılan bir listedir.

Çanakkale Cephesi, daha önce yukarıda belirttiğimiz üzere 9 Ocak 1916’da kapanmıştı. Daha önce #tarih dergisinin 2017 Nisan sayısında günlüğünden kesitler vererek hikayesini anlattığımız Mehmed Raşid Moralı, günlüğünde limonatadan kahveye, taze peynirden, sıcak kakaoya kadar bir çok yiyeceğe ulaşabildiklerini yazmıştır. Herşey bir yana birçok subay hatta meşhur 27. Alay komutanı Yarbay Şefik (Aker) Bey dahi hatıralarında konserve çorba bir çok yemek verildiğinden bahseder. Ayrıca Çanakkale cephesinin iaşesinin eksik olmaması için İzmir’de konserve fabrikası da kurulmuştur, Şefik Bey’in bahsettiği çorbalar ve diğer konserve ürünler bu fabrikada üretilmiştir. Yine belgelere göre zaman zaman günde 250 gr et ve hergün 800 gr ekmek verilebiliyordu. Bazı taarruz anlarında aksilikler olsa da, ilerideki ateş hattına muharebe devam ettiği için yemekler geç verilse de, erzak ve iaşe konularında sorun yaşanmamıştır.

5. Ordu’nun ikmal ve lojistiğinden mesul Menzil Müfettişliğinde görev yapan, sonradan profesör olan Abdülkadir Noyan da hatıralarında askerlerin iskorbüt gibi çeşitli hastalıklarının önüne geçilebilmesi için taze sebzelerden salatalar yedirildiğini belirtir. Hatta bölgede yetişen kuzukulağının da askerlere toplatılarak salatalara katılması veya sade yenilmesi talimatı verildiğini ifade eder. Öte yandan 5. Ordu Menzil Müfettişliğinin raporlarında; Çanakkale cephesindeki askerler için Muğla’da taze Ispanak, Aydın’da meyve sebze yetiştirildiğini, Biga, Lapseki, Gelibolu ve civarındaki hayvan ağıllarının sürekli 40.000 baş hayvan ile depolandığını, etlerinin de sürekli Gelibolu Yarımadası’na sevkedildiğini anlıyoruz.

Türk tarafı Gelibolu’da iç kesimlerde konuşlandığı ve kendi ana toprakları üzerinde bir cephe olduğu için taze ve içilebilir su kaynaklarına da sahipti. İtilaf askerleri ise deniz kıyısında hatlarını kurmak zorunda olduğu için, zaman zaman deniz suyunun tatlı suya çevrilmesiyle ancak içme suya sahip olabiliyordu ki bu suyun ne denli berbat olduğunu hemen her İtilaf askerinin günlüğünden okumak mümkün. Diğer taraftan, yine İtilaf askerleri sürekli “diş kıran” bisküviler, berbat sığır bifteği konservesi, kötü reçeller ile hayatını idame ettirdiğinden ve taze ürünlerle beslenemediğinden iaşe açısından Türk tarafındaki askerlerden daha kötü koşullarda muharebe etmişlerdir. 

Seyit attı, gemi battı!

Çanakkale’de harp sahasını ve şehitlikleri gezmek isteyenlerin en gencinden en yaşlısına kadar hemen hepsi muhakkak “Seyit Onbaşı”nın adını anar ve görev yaptığı Mecidiye Tabyası’nı ve hemen kıyıdaki top mermisini kaldırırken tasvir edilmiş heykelini görmek ister. Seyit Onbaşı aslında bir ikmal eriydi ve görevi yalnızca top atışlarının devam edebilmesi için cephane sağlamaktı.

Bir tabyada bulunan topun doğru bir şekilde ve seri olarak çalışabilmesi için 20 ile 28 arasında görevli askere ihtiyaç vardır. Bu askerlerin bir kısmı cephaneyi sağlamak üzere çalışır, bir kısmı da topun teknik mekanizmasından sorumlu ustalar ve atış için gerekli açı ve hesaplamaları yapan subaylardır. Yani topun ateşlenmesi için teknik bilgi sahibi olan kişileri bu işte tahsilli subaylardır; zira bu hesapları yapabilmek mühendislik düzeyinde matematik ve fizik bilgileri gerektirir. 18 Mart günü isabet alan Mecidiye tabyasındaki Seyit Onbaşı, top mermisini sırtlayarak arkadaşlarıyla birlikte vinci bozulan topa taşımıştır. Arkadaşlarıyla birlikte diyoruz, çünkü Genelkurmay ATASEDaire Başkanlığı’nın 2015’te yayımladığı ATASE Arşivinden seçilmiş Çanakkale Deniz Savaşına Ait Belgeler adlı eserde, 18 Mart günü gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle Seyit Onbaşı ile birlikte aynı nedenden (190 ila 215 kiloluk mermileri taşımak) taltif edilen başka askerler de bulunmaktadır.

Seyit Onbaşı ve tahtadan top mermisi Harp Mecmuası’nın 2. sayısında (1915) kapakta kullanılan ve 215 kg’lık topu kaldıran Seyit Onbaşı. 18 Mart günü yaşanan hadise sonradan fotoğraflanmak istenince Seyit Onbaşı doğal olarak mermiyi kaldıramamış, top mermisinin tahtadan yapılmış maketiyle poz verdirilmişti.

Elbette Seyit Onbaşı’nın bu denli öne çıkmasının asıl nedeni, dönemin Harp Mecmuası’nda yayımlanan fotoğrafıydı. Yine Yüzbaşı Hilmi Bey bu durumdan hatıralarında şöyle söz eder: “Bu durumu (sırtlarında ve kucaklarında top taşıma) bütün millete göstermek için 18 Mart savaşından hemen sonra, o zaman ki Savunma Bakanlığı’nın foto muhabirleri bataryaya gelerek, Edremit’li Seyit’in topa mermi çıkardığının resmini çekmişlerdi. Bu resim Harp Mecmualarında da vardır”.

Lakin ilerleyen yıllarda 190 kg ve 215 kg ağırlığındaki mermiler, yerini 276 kg ağırlığındaki mermilere bırakacak ve gerçek abartılarak içi boşaltılacaktı. Halbuki, bu ağırlıktaki bir mermiyi ateşleyecek yetenekte ve kalibrede top bulunmuyordu. Bu hatanın kaynağı da, yine resmi çeken muhabirin topun ağırlığını yazarken 215 kg yerine 215 kıyye olarak yazmasıdır.

Bazıları işi daha da öteye götürerek Seyit Onbaşı’nın üç defa mermi kaldırıp, tek başına topu ateşlediği ve yine tek başına Ocean zırhlısını batırdığını söyleyecek kadar efsaneyi ilerletmiştir. Oysa ki ki askerî rapor ve eldeki veriler Ocean’ın, Seyit Onbaşı’nın görev yaptığı Mecidiye Tabyasının tesirli menzili dışında olduğunu gösteriyor.

Bugünkü modern Seyit Onbaşı heykelinde ise mermi kucağa konmuş!

Bir bulut efsanesi ve UFO hikayeleri

Bu efsane diğerlerine göre en sıradışı ve uluslararası olanıdır. Muharebelerden sonra İngilizler tarafından dillendirilen, ilerleyen yıllarda ise bir sektör halini alacak UFO hikayelerinin çıkış noktası da Çanakkale’dir. Türk tarafında Çanakkale ile ilgili “evliya” efsaneleri nasıl bol ve çeşitli ise, Batı’da da bir dönem UFO efsaneleri epey etkili olmuştur.

Dr. Tuncay Yılmazer daha önce “geliboluyuanlamak.com” sitesinde bir makale ile olayı etraflıca anlatmıştı. Türk tarafındaki belge ve kanıtlardan yoksun olarak Nigel McCrery tarafından yazılan The Vanished Battalion adlı kitap 90’lı yılların başında epey ses getirmişti.

Olay kısaca şöyledir:

Çanakkale kara muharebelerinin ikinci evresi olarak kabul edilen 6 Ağustos 1915 tarihinde Anafartalar Limanı’na (Suvla Koyu) yapılan İngilizlerin 9. Kolordusu’nun çıkarmaları sırasında ilk etapta istenilen hedefler ele geçirilemeyince, başka birliklerin de çıkarmaları devam etmişti. 12 Ağustos 1915 tarihinde karaya çıkan birlikler için Küçükanafarta Sülecik bölgesine bir taarruz planladı. Bu taarruza katılacak birliklerden biri de Norfolk Alayı idi. Bu alaya bağlı Sandringham Bölüğü, Anafartalar ovasında saldırıya geçmiş, çok bulutlu ve bulutların oldukça aşağıya indiği bir ortamda ilerleyerek gözden kaybolmuş, gerisiyle bağlantısı kopmuştu.

İngiliz bölüğü Türk birliklerinin arkasına düşmüş, bir kısmı muharebede esir alınmış, bir kısmı da öldürülmüştü. Bu olaylar Türk tarafında olduğu için gizemli bir hal almış, birlikten kimse haber alamamıştı. İngilizler savaştan sonra, Mütareke döneminde bu hadisenin peşine düştüler. Zira bu bölük, esas olarak Kral’ın yazlık sarayında (Sandringham) görevli gönüllü askerlerden, hanedanın bizzat tanıdığı insanlardan oluşuyordu. Kral V. George’un da arkadaşı olan birlik komutanı Yüzbaşı Frank Beck’ten haber alamayan annesi de, haliyle Kral’a başvurmuştu.

İtilaf’ın Çanakkale’deki ilk komutanı Ian Hamilton’un raporu beklendi. 6 Ocak 1916’da Hamilton, bu askerler için şu cümleleri kullanmıştı: “Bu cesur ve kahraman askerler arasında Kraliyet Sandringham Malikânesi’nden askere yazılmış bir bölük asker de vardı. O zamandan beri bunların akıbetinden hiçbir haber alınamadı. Bunlar ormanlığa daldılar ve kaybolup gittiler. Bunlardan hiçbiri bir daha geriye dönmedi. Gece kaybolup gittiler”. Bu ifadeler olayı açıklığa kavuşturmaktan çok daha da karmaşanın içine itmişti. Gelibolu Yarımadası’nda kurulan Mezar Kayıt Birimi’ne (Grave Register Unit) tayin edilen Din İşleri subayı Leonar Egerto-Smith, kayıp Norfolkluların hikayesini şöyle anlatıyordu: “Uzun süre aramalardan bir sonuç alınamadı. Daha sonra tamamen tesadüf eseri hemen hepsinin cesetleri bulundu. Görevli askerlerimizden biri muharebeler sırasında Türklerin elinde olan bölgede bugün bulunan bir çiftlikten erzak alırken çiftçinin üzerinde kolye olarak kullanılan Norfolk Alay rozetini görmüş. Çiftçi bulduğu yeri gösterdikten sonra yapılan araştırmalarda 114 ceset bulundu”.

Bu cesetler bölgedeki Azmak Mezarlığı’na nakledilip, oraya defnedilmiştir. Her şey aslında tam açığa kavuşmuşken bu hikâyeye yeniden ivme kazandıracak destek Yeni Zelanda’dan gelmişti, hem de UFO ve gökyüzü olaylarının zirve yaptığı ve aynı zamanda Çanakkale Savaşlarının 50. yıldönümü olan 1965 yılında. İşte artık burada efsanenin adı konacaktı: “Bulut olayı”. Olaylar sırasında daha güneyde, ANZAC sektöründe bulunan üç askerin noter onaylı ifadeleri; 12 Ağustos’taki bu taarruz sırasında havanın açık olmasına rağmen 250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 metre eninde bir bulutun yere doğru indiğini, Norfolk taburuna mensup askerlerin bunun içine girdiğini ve kaybolduğunu beyan ediyordu.

‘Kralın Bütün Yalanları’


BBC yapımı “All The King’s Men” filmi, İngiliz askerlerinin Türkler tarafından esir alındıktan sonra öldürüldüğünü iddia ediyordu.

Hikayenin yarattığı sansasyon dalga dalga yayıldı ve Nigel McCrery’nin kitabından sonra, 1998’de yılında BBC iç yapımı, “All The King’s Men” adlı filmle hikaye Avrupa’da daha da popüler hale geldi. Türkiye’de gösterimi nedense yasak olan bu filmde, Türklerin gerilerine düşen Norfolk askerlerini bir çiftlik evine kadar takip ettiği; burada onları sıkıştırdığı ve dışarı çıkarmak için çiftlik evini ateşe verdiği anlatılıyor; dışarı çıkanların ise esir alınmak yerine başlarından vurularak öldürüldüğü bir katliam sahnesi canlandırılıyordu.

Biz de bu efsaneyi, yani “bir bulutun Norfolk askerlerini alıp götürmesi” efsanesini, 2002 yılında basılan ve Buket Uzuner’in yazdığı bir roman (Uzun Beyaz Bulut) ile ithal etmiştik. Fakat gelin görün ki, kurgudan önce daha henüz tarihî gerçeklerden habersiz olanlar, bu edebiyat ürününe uhrevi bir hava katmış, ateşli bir şekilde “bulutların Yaratıcı tarafından gönderildiğini” konuşmaya başlamışlardı. Hatta kendilerine karşı çıkanlara “hem de bunu biz değil, İngilizler söylüyor” demekten geri de kalmıyorlardı. Haklılardı.

‘Bulutta kayboldu’ denilenlerin ifadeleri Norfolk taburundan Yüzbaşı Cedric A.M. Coxon’un esir düştükten sonra ailesine gönderdiği mektubun tutanağı. Mektuplar haliyle ne içerdiğini anlamak için kontrol ediliyordu. Coxon’un mektupta “12 Ağustos’ta hücum sırasında boynumdan yaralandım. Etrafımızı çeviren Türk askerleri tarafından esir edildim. Hastaneden yeni çıkıp geldim” diye yazdığı görülüyor (solda). Norfolk Alayı’na mensup Çavuş Allen, esir düştükten sonra verdiği ifadesinde “10 Ağustos’ta bütün alay Suvla Körfezi’nin kuzey sahiline çıktık. 12 Ağustos günü bir siper içerisinde 20 kişiydik. 17 kişi vuruldu. Üçümüz yaralandık. Siperde öylece kaldık. Beni esir ettiler” diyor (sağda).

İşin gerçeği, Türk hatlarının gerisine düşen İngiliz askerlerinin birçoğunun hayatını kaybettiğiydi. Yaralananlar tedavi edilmiş, hatta bunlardan ikisi İstanbul’a götürülerek bakılmış ve hastanede ölmüşlerdir; mezarları bugün Haydarpaşa’daki CWGC (Commonwealth War Graves Commission) alanındadır.

Cephede yaşamından vazgeçip, ailelerini geride bırakıp, milleti için can-ı feda ederek kahramanlığa adanmış hayatların sahibi şehitlerimiz ile cephede bir taraftan arkadaşlarının cesedini, bir taraftan harbin yükünü, psikolojik ağırlığını taşıyan; bir taraftan da bacağını, kolunu bırakan gazilerimize hakettikleri değeri göstere(mey)enler, efsanelere ve uydurmalara sarılır. John F. Kennedy’nin şöyle demiş: “Gerçeğin en büyük düşmanı çok sıklıkla söylenen yalan değildir. Yalan kasıtlı, yapmacık ve aldatıcıdır; fakat efsaneler kalıcı, ikna edici ve etkilidir”.