Pervasız şairlerimizdendir Fâzıl. O pervasızlıktan Nef’i (öl.1634) boğdurulmuş, Nedim (öl.1730) Patrona ayaklanmasında el ayak altında öldürülmüştür. Fâzıl da sürüldü (1810), kör oldu, yatalak düştü, öldü. Bu üçlü, salt sanat anlayışlarıyla değil, zamanlarının ötelerine düşen hayata bakışlarıyla da farklı ışıltılardır.

İçten, açık saçık yazan Fâzıl’ın Akkâ’nın Safd kasabasında başlayıp İstanbul, Halep, Erzurum, Kebân, Rodos en son İstanbul’da noktalanan elli yıllık ömrü kabaca onar yıllık beş evrede özetlenebilir: İlk on yılında Akkâ’da çocuktu. Büyükbabası, babası Ali Tâhir, amcaları, Osmanlı Devleti’ne diklenmenin cezasını Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın topu tüfeği, kılıcı ile kelleleri uçurularak ödemişlerdi. Ailenin yetimlerinden Fâzıl ve kardeşi Kâmil de donanma gemilerine alınıp İstanbul’a getirilerek saray enderununa verildiler.

İkinci on yılında Fâzıl, enderunun, III. Mustafa-I. Abdülhamid saltanatlarına denk düşen cünbüşlü bir hengâmını yakalamış. Hazine koğuşunda ve Hasoda’da teşrifat, yazı ve konuşma incelikleri (bedi, beyan, belagat, lügat) öğrenmiş. Hemcinslerinden üç “huban”la yaşadığı Sokratesvâri aşk yüzünden saraydan kovulmuş. Bu macerasını Defter-i Aşk’ta anlatmış.

Fâzıl’ın, Enderun ortamında çarpıldığı aşklardan vurgun yemiş bir serseri olarak atıldığı saray surlarının dışındaki üçüncü hayat evresi, İstanbul serserilerinin, ayyaşların tiryakilerin, kadınperestlerin dünyasında avare ve perişan geçirdiği 12 yıldır. Fâzıl Bey bu derbederlikten, Reisülküttap Raşid Ebubekir’e, onun aracılığıyla III. Selim’e, Valide Sultan’a kasideler sunarak kurtulur. Rodos evkafı mütevelliliği, Halep defterdarlığı, Erzurum müfettişliğinde dolaşır.

Fazıl’ın hamamı Hubannâme yazmasının açılış sayfası (altta). Enderunlu Fazıl’ın Hubannâme – Zennanâme’nin minyatürlü nüshasında bir hamam sahnesi. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi No: 5502

Koruyucusu Raşid Efendi gözden düşüp Rodos’a sürgün edilince o da yazdığı yergiler yüzünden şikâyet edilir. Yaşamının en verimli olması gereken son evresinde mansıpsız bırakılıp Rodos’u boylar. Adaya ayak bastığı gün, Reisülküttâb Raşid Efendi’nin idamına tanık olur. O ne şiddetli teessürden kör olur. Fâzıl’ın “İki gözüm” redifli kasidesinden etkilenen III. Selim, onu bağışlayarak İstanbul’a dönmesine izin verir. İstanbul’a döndükten sonraki yılları, kör, hasta, yatalak… heder edilmiş bir 10 yıldır. 1810’da, 51 yaşında ölür.

Fâzıl’ı, Türk edebiyatının ön saftaki şairleri arasına yükselten yapıtları, Sâbit’in ve Beliğ’in Berbernâme’leri, Sünbülzâde’nin Şevkengiz’i izinde ve üslubunda yazdığı açık saçık içerikli mesnevileridir. Bunların, dönemin bir sanatkârınca resimlendirilmiş yazma bir nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir. Divan-ı Fâzıl (1842) Türkçe, Arapça, Farsça kasideler, gazeller manzumeler içerir (ilk baskısı 1842’dedir). III. Selim’e kasidesi ünlüdür.

Hubânnâme ve Zenannâme (1790’lar) şairin, “hubân”larla (güzel erkekler) “zenân”ları (güzel kadınlar), mensup oldukları ulusların cinsel-seksü- el özellik ve güzellikleriyle tanıttığı iki mesnevidir. Her ikisindeki fizyolojik- sosyolojik tanımlar da, üzerinde durulmaya değer. İstanbullu erkek ve kadınlarının beden ve huy güzellikleri anlatılırken “tohumu var türlü ecnasın (türlerin)!” vurgulaması ilginçtir. Fâzıl, Hubânnâme’de, sevgilisinin: -Hangi memlekette erkek güzeli daha çoktur?” sorusuna yanıt olarak geniş bir coğrafyadan: Hint, İran, Bağdat (Irak), Mısır, Habeş, Yemen, Mağrip, Cezayir, Tunus, Hicaz, Şam, Halep, Anadolu, Rumeli, Ege Adaları, İstanbul, Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene, Tatar, Arnavut, Boşnak, Çerkes, Avrupa’dan Felemenk, Frenk (Fransız), İspanyol, İngiliz, Nemse (Avusturya), Moskof, Yeni Dünya (Amerika) erkek güzelliklerini tanımlamıştır.

Zenannâme’de kadınların ırksal güzellik ve kusurları, daha nesnel gözlemlere dayalı betimlenmiştir. Eser, nikâh ve evlilik aleyhtarıdır. “Verseler sana Azrâ’yı / Duhter-i Kayser ile Kisrâyı” nikâha heveskâr olma, serazatlık varken kendini bağlatma” uyarısında bulunur. Evliliğin erkek özgürlüğüne ters düştüğünü anlatır. “Ne fena bir zenne maksur olmak/ Tâze zevk eylemeden dûr olmak” der.

Zenannâme’nin 1838’deki ilk baskısı, o sırada İstanbul’a dönen Londra Büyükelçisi ve Hariciye Nazırı -Tanzimat’ı ilana hazırlanan- Mustafa Reşid Paşa’ca edebe aykırı bulunup toplatılmıştır. İ. Decourdemanche ise bu yapıtı Avrupalı kadınların ruhsal ve fiziksel özellikleri bakımından isabetli bularak Fransızcaya çevirmiştir.

Çenginâme / Rakkasnâme (1839)yapıtında, İstanbul meyhanelerinde, kır eğlencelerinde, düğünlerde kadınsı giysi ve oyunlarla sanat yapan Çingene, Rum, Ermeni, Hırvat… çengiler-köçekler, aydınların toplandığı bir mecliste tartışılır. Fâzıl’dan çengileri tanıtması istenir. Şair o günün en yaşlı çengisi -58 yaşındaki- Akbaba diye ünlü oyuncudan başlar. Hırvat Yorgi, Güzel Büyük Âfet, iki bin âşığı olan Antuvan, Panayot, Çengiler Şahı Mısırlı, bir başka Mısırlı puşt, Şevki, yüz bin eri olan Kız Mehmed adlı aşufte, Yeni Dünya adlı şekl-i cingânede bir Ermeni, kupkuru bir oğlan Yorgi, Pandeli, Küçük Andon, Kıvırcık Oğlan, Kanarya Şâkir, Küçük Âfet, Kaspar, Haydar, Hayber… İstanbul meyhanelerini coşturan 43 çengi ve kolbaşları tanıtır. Birini: “O gümüş tenli olan Altun Top /G..ü uşşaka olur hazır lop/ Kalesinde bulunur daim top!” diye tanımlar.

Davullu zurnalı ev baskını Hamse-i Atayi’nin Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki nüshasında ilişki halindeki iki erkeğin evine baskın düzenleniyor.

Bu ve Zenannâme’nin sonundaki “Emr-i nikâh” bölümü, benzeri olmayan manzum dram veya bir opera konusu, dönemin eğlence, oyun kültürünün belgeselidir.

Defter-i Aşk (1837) ise Fâzıl’ı Fâzıl yapan, aşk serüvenlerini sakınmadan anlattığı mesnevisi budur. Önsözde, tanrısal güzellik ummanının beşeri yüze yansıttığı büyüleyici cazibenin gözde ve kaşta odaklandığı vurgulanmıştır. Eser 437 beyitlik bir mesnevidir. Eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri zoru kolay gösterme sanatına harika bir örnek, bir opera-operet güftesidir.

Kitabın girişinde, belirttiğine göre: “Yazayım şâhım olan her güzeli” diyerek “Dilberler için bir şehnâme” meydana getirmeyi düşünmüştür ama üçü saray içoğlanı, biri Galata meyhanelerinde köçek, dört macerasını anlatabilmiş. İlk tutulduğu genç, Hazine koğuşu içoğlanlarından “Ocak-zade bir sanem-i mümtâze” olmuş. Tanrının, tab’ına uygun yarattığına inandığı bu genç, Eflâtun’u kıskandıracak bir cevher, çehresindeki al da yakut gibiymiş. Oğlan da anlamış Fâzıl’ın kendisine vuruluşunu. İlk buluşmalarında “Nîze (mızrak) çuvala sığmaz!” demiş. Maceraları 12 ay sürmüş. Sonra taze genç bir anda nabedit olmuş!

Bir zaman âfetlerden uzak durmuş. Derken “Bâkire kız gibi, şehvetli” biri, perhizini bozdurmuş. Fâzıl yeni bir aşk ile “medhûş” olmuş (şaşırmış). Bu, “Hoş edâ, tâze beden nazende bir civan”, lakin yüreği taştan pek! “Teni de hanım aynası gibi”ymiş.

Üçüncüsü, yani Fazıl’ın ”Ma’şuk-ı diger”i, “ ya belâsın bula ya mevlâsın”ı misali, gamzesiyle istihzâ eden, dengi yok bir “fitne-i cân şehlevend”miş. Üç yıl boyunca sevgilisini “tanbur misâli kucağına yatır”mış. Onu da yaşlı, kambur, papaz kılıklı birine kaptırmış. Oysa moruğun ne “şeftali” ile bir işi olabilir, ne göbek ısıracak dişi varmış! “Leb-i canâ- neyi emse o habis tükürüğüyle telvis edermiş (kirletirmiş).

TANZİMAT DÖNEMİ

Cevdet Paşa: Oğlancılık (maalesef) azaldı

Osmanlılar Ansiklopedisi, 1999

Cevdet Paşa (1822-1895) Tanzimat döneminin çok yönlü aydınlarından bir devlet adamı, hukuk bilgini, eğitimci ve vak’anüvisti. Tezâkir ve Maruzat adlı yapıtları döneminin anılarını, tarih notlarını içerir. Maruzat’ta Tanzimat’ı, kadın-erkek ilişkilerini doğal akışına (mecrasına) yönlendirdiği için de över: Zen-dostlar (kadın- severler) çoğalıp mahbûblar (oğlancılık) azaldı. Kavm-i Lût sanki yere battı. İstanbul’da öteden beri delikanlılar (arasındaki) ma’ruf u mu’tad olan aşk u alâka (sevişme) hâl-i tabî’si üzre kızlara müntakil (yöneldi) oldu. Sultan III. Ahmed zamanından beri âdet olan Kâğıthane gezileri ziyade rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid meydanında arabadan arabaya işaretlerle aşıklık usulü hayli meydan aldı. Büyük adamların arasında gulâmparelikle meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbûki Âli Paşa da yabancıların itirazlarından çekinerek gulâmpareliğini gizlemeye çalışırdı.

Sultan Abdülmecid Han hazretleri hakikaten melek-haslet bir padişah-ı âli-câh olduğu halde o da nev’-i beşerden değil mi? Bu rüzgâr onu da çarptı. Âlemin bu inkılâbâtı arasında, o dahi kadınlardan bazılarına mahabbet ve rağbet buldu. Nâsın haram olan mu’amelâtına o dahi helâlinden olarak müşâreket buyurdu”.

İRAN


Şah Abbas ve homoerotizm

İran’da Safeviler döneminde (1502-1722) yaşamış Muhammed Kasım Musavvir’e ait bir minyatür. 1627’de yapılmış bu eserde, dönemin İran Şahı Abbas saray oğlanlarından biriyle halvet halinde.


HİNDİSTAN


Dünyevi ve ruhani

Cinselliği her türlü formda ele alan Hint sanatında, dünyevi ve ruhani olanın birliği sembolize ediliyor. Kanarak şehrindeki Surya tapınağındaki taş oyma, sevişen iki kadını gösteriyor (13. yüzyıl).


JAPONYA

Shunga stili

Erotik sanatın Batılı sınırlarını tanımayan Japon kültüründe, eşcinsel çizimler de yaygındı. Ağaç üzerine yapılmış 1821 tarihli eser, bir genelev sahnesini canlandırıyor.


ÇİN
Duygusal hikayeler

Erkek eşcinselliği, eski Çin yöneticilerinin biyografilerinde duygusal hikayeler olarak geçer. Rulo üzerine çizilmiş Wan Sheng imzalı resim, Ming hanedanının sonlarına, 17. yüzyıl başlarına tarihleniyor.