Büyük Millet Meclisi’nin tam 100 yıl önceki açılışı, Millî Mücadele’nin köşe taşlarından olmasının yanında parlamentonun üstünlüğünü savunanların 1908’den beri yürüttüğü mücadelenin de son adımlarındandı. 2. Meşrutiyet’in ilk parlamentosunun açılışından 31 Mart’a, Bâb-ı Âli baskınından Britanyalılar tarafından çalışamaz hale getirilen son Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ına adım adım hâkimiyet-i millîyeye doğru…

Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, ülkemizde parlamento üstünlüğünü isteyenlerle buna karşı olanlar arasındaki mücadelenin, birincilerin kesin zaferinden önce atılmış son adımlarından biridir. Bu mücadele, daha 1908 sonlarında, 2. Meşrutiyet’in ilk parlamentosunun açılmasıyla başlamıştı. Meclis-i Mebûsân 1876 Anayasası’nı tepeden tırnağa değiştirmeye koyulmuş, Şubat 1909 ortalarında başbakan olan Hüseyin Hilmi Paşa ise her ne kadar anayasa değişiklikleri henüz gerçekleşmemişse de hükümetinin hazırlanmakta olan bu değişikliklere göre hareket edeceğini; yani eskiden olduğu gibi padişaha karşı değil, Meclis’e karşı sorumlu olacağını söylemişti. Bu gidişi Meclis’te kanuni yollardan engelleyemeyeceğini anlayan muhalefet de bunun üzerine harekete geçmiş ve 31 Mart Vakası’nı tezgâhlamıştır.

Halâskâr Zâbitân adlı cuntanın girişimleri de -1912 seçimlerinde hile yapılmış olması ve iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin adam kayırmaları gibi haklı nedenlerle ortaya çıkmış olsa da- aslında hakimiyet-i millîyeye, yani Ağustos 1909’daki anayasa değişiklikleriyle yasallaşan parlamento üstünlüğüne son vermeyi amaçlıyordu. Bu girişimler, Tanzimat döneminden bildiğimiz Bâb-ı Âlî diktatörlüğüne benzer bir yönetimin işbaşına gelmesi sonucunu doğurmuş ve Meşrûtiyet tehlikeye girmişti. İttihat ve Terakki’nin 1913 başında gerçekleştirdiği, Bâb-ı Âlî Baskını olarak bilinen darbe de bu duruma karşı bir tepki, yani parlamentonun son sözü söyleyen merci olarak kalacağı meşrûtî rejime dönüşü sağlayan bir karşı-darbedir.

Hakimiyet milletin egemenlik ulusundur 9 Mayıs 1935’te Mustafa Kemal Atatürk’ün katıldığı son CHP Kurultayı olan 4. Büyük Kurultay sırasında kürsünün arkasında Latin harfleriyle “Egemenlik Ulusundur” yazılı levha görülüyor.

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmasını fırsat bilen ve daha şehzadeliği döneminde hâkimiyet-i milliyeye karşı olduğunu bildiğimiz Sultan 6. Mehmet Vahdettin ve Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti, 2. Meşrutiyet’e Ocak 1919’un ilk günlerinde son vermişlerdi.

Ancak yeni bir önder kadro yönetiminde Anadolu’da örgütlenen hâkimiyet-i millîye yanlıları, önce Erzurum Kongresi’nde, sonra da Sivas Kongresi’nde gösterdikleri çabalarla Ekim 1919’da meşrûtî yönetime dönüşü sağladılar. Ne var ki son Osmanlı Meclis-i Mebûsânı, Sèvres Antlaşması’nı daha baştan reddettiği için Britanyalılar tarafından çalışamaz hale getirildi. Dolayısıyla, Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’ni, yalnızca ülkeyi parçalanmaktan kurtarmaya çalışan bir meclis olarak değil, aynı zamanda ulusal egemenlik ilkesinin zaferi için çalışan bir meclis olarak da görmemiz ve 1908’de başlayan devrimin 1920’de sürdüğünü kabul etmemiz gerekir.

BİRİNCİ MECLİS VE TARİHYAZIMI TARTIŞMASI

Devrimlerin göbeğinde Mustafa Kemal ve diğerleri

Devrim olarak nitelediğimiz süreçlere baktığımızda, bu devrimlerin devrim olarak başlamadığını görürüz. Ankara’daki milletvekilleri, 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da yeni bir devlet kurulduğu iddiasında değillerdi. Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bir avuç insanın iradesiyle TBMM’ye katılan milletvekillerinin büyük çoğunluğunun düşüncelerini farklıydı.

Açıldığı zamanki adıyla Büyük Millet Meclisi, 1921’den itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarih anlatılarında da Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olarak karşımıza çıkan meclis, her şeyden önce gazi bir meclistir. Anadolu Savaşı’nı yöneten ve zafere ulaştıran meclistir. Dolayısıyla da tarihimizdeki önemi tartışılamaz bile. Ayrıca bu önemi, yalnızca tam bağımsız bir Türkiye’nin oluşmasında oynadığı role de indirgenemez. Birinci TBMM, ulusal egemenlik ilkesinin, yani parlamentonun üstünlüğü ilkesinin kesin zaferinde de çok önemli bir işlev görmüştür. Bu nedenle Birinci TBMM’nin Türk Devrimi dediğimiz süreçteki yeri de tartışılamaz. Zaten kuruluşu da Osmanlı anayasal düzeninin tümüyle dışına çıkılmış olması nedeniyle, kendi başına devrimsel bir gelişmedir.

Hakimiyet milletin egemenlik ulusundur

15 Ekim 1927’de Mustafa Kemal’in Nutuk’u okurken çekilmiş bu fotoğrafında ise birinci Meclis binasının duvarında Hattat Mehmed Hulusi Yazgan tarafından yazılmış “Hakimiyet Milletindir” levhası var.

Bütün bu söylediklerimize karşın birinci TBMM, gerek hukuksal yapısı gerekse de kendisini oluşturan bireylerin siyasal ve toplumsal fikirleri açılarından devrimci bir meclis değildi. Yani 1950’lerin sonlarından itibaren bir yanda Tarık Zafer Tunaya, diğer yanda da Tevfik Bıyıklıoğlu’nun yayınlarıyla ortaya çıkan tarih söylemi çok ciddi bir eleştiriye muhtaçtır. Bu iddia, devrim olarak adlandırdığım bir süreçte çok önemli bir rolü olan bir kurumun devrimci olmadığını ileri sürdüğü için garipsenebilir. Paradoksal gibi gözüken bu yaklaşım, aslında bir tarih yöntemi eleştirisi, özellikle de devrimlere özgü tarihyazımının bir eleştirisidir. Özetle söylenecek olursa, çoğu devrim tarihinde görülen erekselcilik boyutu, bugüne kadarki birinci TBMM algımızda da egemen olagelmiştir. Bu da, gene kısaca söylenecek olursa, yeni Türkiye Devleti’nin 23 Nisan 1920’de açılan Birinci TBMM ile başladığı fikridir.

Devrim olarak nitelediğimiz süreçlere baktığımızda, gözden kaçması kesinlikle mümkün olmayan birçok özellik, bu devrimlerin devrim olarak başlamadığını gösterir. Eğer Büyük Britanya, Fransa veya İspanya’yla ve her durumda yerlilerle savaşı göze alıp Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında birikmiş yerleşimcilerin batıya doğru yayılmasını yasaklamasa, Amerikan Devrimi büyük olasılıkla ortaya çıkmayabilirdi. Daha da önemlisi, eğer Büyük Britanya yönetimi birçok yıl sonra yapacağı önemli bir siyasal reformu 1770’lerde yaparak seçme ve seçilme hakkını genişletmiş olsa, Amerikan Devrimi diye adlandırdığımız süreç hiç ortaya çıkmazdı. Nitekim Amerikalıların o çok meşhur “Temsil yoksa vergi de yok” sloganını o günlerde gayet mantıklı bulan birçok Britanyalı vardı. Ama olmadı ve Amerikalılar Westminster’a kendi milletvekillerini bir türlü gönderemediler, sonunda da kendi parlamentolarını kurdular.

Dualarla açılış 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram-ı Veli Camii’ndeki Cuma namazının ardından tekbirlerle Meclis binasına doğru yola çıkan kalabalık, Fehmi Hoca’nın hatim duasının ardından içeri girdi. Hoca mebuslar Meclis’te hep bir ağızdan dualar ediyorlardı. Bayraklarla süslenen kürsüye de Kur’an-ı Kerim ve Sakal-ı Şerif konmuştu.

Fransız Devrimi’nde de durum farklı değildi. Devrimsel süreç başladığında Fransız seçkinlerinin en büyük arzusu ülkelerinin siyasal ve malî yapısını Büyük Britanya’nınkilere benzetmekti. Yani istenen şeyler, o güne kadar yeryüzünde görülmemiş, çılgınca ütopik şeyler değildi. Bir parlamento kurulacak ve kralın hakları kısıtlanacak; bir de soylular tıpkı Büyük Britanya’da olduğu gibi, yıllık kazançlarına orantılı olarak vergi vermeyi kabul edeceklerdi. Bunlar olamadı. Fransız Devrimi tarihçisi François Furet, Fransız Devrimi’nin aslında 1787’de, Soylular Meclisi’nin vergilendirilmeyi reddetmesiyle başladığını söyler. Kral da Britanyalı mevkidaşı gibi olmayı gurur meselesi yapmasa Fransız Devrimi pekala olmayabilirdi. Unutmamamız gerekir ki birçok Batı Avrupa ülkesi, insan haklarına saygılı çağdaş bir demokrasi olma yolunda devrim yapıp kral kafası kesme ya da cumhuriyet ilân etme ihtiyacı duymamıştır.

Birinci TBMM’ye gelince… İlk bakmamız gereken, 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniye Kanunu’dur; zira TBMM’nin çıkardığı ikinci kanun olan bu metin yeni meclise meşruluk sağlayan, kurucu bir metindir. Bu metinde TBMM, kendisini geçici bir kurum olarak tanıtır. Yani Hilâfet ve Saltanat makamlarıyla Osmanlı topraklarını yabancıların elinden kurtarıp saldırıları savuşturduğunda TBMM’nin varoluş nedeni ortadan kalkacaktır. Dolaylı olarak, “Bu amaçlara ulaşıldığında başkentimize ve meclis-i mebûsânımıza, yani meşrûtî yönetimimize döneceğiz” denmektedir.

Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ise ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.
MECLİS’İN KURUCU METİNLERİNDEN

Hıyânet-i Vataniyye Kânûnu

29 Nisan 1336 ve 30 Recep 1338

Nümero 2

Madde 1 – Makâm-ı Muallâ-yı Hilâfet ve Saltanat’ı ve Memâlîk-i Mahrûse-i Şâhâne’yi yed-i ecânibden tahlîs ve taarruzâtı def maksadına matûf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisi’nin meşrûiyyetine isyânı mutazammın kavlen veyâ fiilen veyâ tahrîren muhâlefet veyâ ifsâdâtda bulunan kesân hâin-i vatan addolunur.

NOT: Bu kanunda 15 Nisan 1923 tarihinde yapılan değişiklikle üzeri çizili bölüm kaldırılmış, böylece TBMM kalıcı bir kurum olmuştur.

Burada dikkat etmemiz gereken bir husus da birçok milletvekilinin kanunlarımızda yeri olmayan, dolayısıyla da bakışaçılarına göre devrim ya da isyan olarak görülebilecek bir oluşum olan Birinci TBMM’nin geçici olduğunu söyleyen bu kanun sayesinde Ankara’ya gidip Meclis’e katılmayı kabul etmiş olmasıdır.

Bu söylediklerimiz, Ankara’daki milletvekillerinin 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da yeni bir devlet kurulduğu iddiasında olmadıklarını göstermesi açısından önemlidir. Burada karşımıza çıkan en ciddi tarihyazımı sorunu da Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bir avuç insanın iradesiyle TBMM’ye katılan milletvekillerinin büyük çoğunluğunun düşüncelerini birbirine karıştırmaktır. Bugün artık biliyoruz ki Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyet kurmak istediğini birçok kişi daha 1919 yazında biliyordu. Onun gibi düşünen başkaları da vardı. Ama TBMM’yi oluşturanların büyük bir çoğunluğunun hiç de böyle bir niyetleri yoktu.

Yeniden olgulara dönelim. Birinci TBMM, alkollü içki kullanımını yasaklayan bir kanun çıkarmış, erkek ve kadın öğretmenleri toplantı salonunda birlikte oturttu diye Eğitim Bakanı hakkında soru önergesi vermiş bir meclistir. Saltanatın kaldırılması sürecinde Meclis’te verilen önergelerin birinde, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti üyelerinin Müslümanlarca taşlanması isteniyordu. Bu Meclis’in birçok üyesi Sakarya zaferinin mimarı Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığını yenilemekte ayak diremiş, bazı üyeleri ise Paşa tekrar seçilemesin diye seçim kanununda değişiklik önermiştir. Bunları vatan haini oldukları için ya da ülkenin işgalden kurtulmasını istemedikleri için değil, zaferin getireceği meşrulukla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın yükselişine engel olamayacaklarını, bunun sonucunda da işin cumhuriyete, laikliğe, kadın-erkek eşitliğine, Latin harflerine ve daha başka birçok şeye kadar gideceğini öngördükleri için yapıyorlardı.

Eylül 1922’de kendisiyle İzmir’de yaptığı söyleşide, “Artık Latin harflerini alırız, değil mi Paşam?” diyen Hüseyin Cahit Yalçın, daha o günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın Latin alfabesi yanlısı olduğunu bilen tek kişi değildi. Gerçi saltanatı kaldıran Birinci TBMM’dir. Ama bu Meclis, saltanatı kaldırdığı akşam hilâfet devleti kurulacağını, halifenin devlet başkanı olacağını sanıyordu.

İlk meclis üyelerinin 5 Kasım 1925’te Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin (bugünkü Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi) açılışında çektirdiği bu fotoğraftan.

Birinci TBMM’de yukarıda söylediğim önlemlerle Mustafa Kemal Paşa’yı engellemeye çalışanlar arasında birkaç kişinin gerçek demokratlar olduğunu ve bunların Paşa’nın tek adam konumuna yerleşmiş olmasından samimiyetle rahatsızlık duydukları söylenebilir. Ama bunların büyük bir çoğunluğu aslında bu tek adam bahanesini kullanarak ülkenin ufkunda beliren köklü bir siyasal ve toplumsal devrime karşı durmaya çalışıyordu. “2. Grup” olarak tanınan, Paşa’ya muhalif bu kişiler arasında Enver Paşa’nın başa geçmesini isteyen, geçmişlerinde de Enver Paşa’nın yakın çevresinde bulunmuş birçok milletvekili vardı. Bunların, diktatörlük karşıtları olduğunu iddia etmek çok gülünç olur. Bu nedenle, görünürde diktatörlük eleştirisi yapanların, yıllar önce Niyazi Berkes’in dediği gibi, gerçekte diktatörlüğe değil, Mustafa Kemal Paşa’nın o diktatörlükle gerçekleştirmek istediklerine karşı olduklarını kabul etmemiz gerekir.

Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz sonuç, Birinci TBMM’nin devrimsel bir meclis olmasına karşın devrimci bir meclis olmadığıdır. Devrimseldi, çünkü İstanbul’a isyan etmiş ve ulusal egemenlik ilkesinin yerleşmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. Ancak, devrimci değildi, zira bağrında, başta cumhuriyet olmak üzere, “Türk Devrimi” dediğimiz zaman akla gelen neredeyse bütün reformlara karşı olan bir çoğunluk barındırıyordu.

Derviş ve asker Mebuslar İlk mecliste her meslekten milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.

Burada ilginç olan bir boyut da bu çoğunluğa mensup olanların bir bölümünün Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinden olmasıdır. Nitekim en tanınmışları Rauf (Orbay) Bey, Adnan (Adıvar) Bey, Refet (Bele) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa olan bu grup, 1924’te açıkça muhalefete geçtiğinde, kurdukları partinin programına halkın açık onayı olmadan herhangi bir anayasa değişikliği yapılmayacağına ilişkin, gayet muhafazakâr bir madde koyacaklardı.

Birinci TBMM’nin ilginç bir özelliği daha vardır ki devrimci bir meclis olmadığının en sağlam göstergelerinin başında gelir. Bilindiği gibi Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 seçimlerinde büyük bir hezimete uğramış, bu yüzden o yıl açılan Meclis’te önceki Meclis’te de milletvekili olarak bulunmuşların oranı yüzde 12’de kalmıştı. Bu olağandışı durumu saymazsak, cumhuriyet tarihinin açık arayla en düşük yenilenme oranının (yüzde 30) Birinci TBMM’nin milletvekillerine ait olduğu, yıllar önce siyaset bilimci Frederick Frey tarafından tespit edilmiştir. Artık devrimi gündeme koymaya hazırlanan Mustafa Kemal Paşa, devrim yapmak için değil, ülkeyi kurtarmak için kurulmuş olan Birinci TBMM’yi 1923 yazında sıkı bir elemeye tâbi tutmuştu.

Çocuklara armağan 4 yıl sonra 1929’da Meclis’in açılış yıldönümü ilk defa çocuk bayramı olarak da kutlanmaya başlandı.

İhtilal ve demokrasi, ateşle su gibi…

Birinci TBMM, olağanüstü koşullarda kurulmuş, olağanüstü bir devrim meclisiydi ve belki de Türkiye tarihinin en çoksesli meclisiydi. Ama genel oy hakkının, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve hatta kurtuluşa kadar seçimlerin de mevzubahis olmadığı bu meclisi “demokratik” olarak tanımlamak yanlıştır.

Birçok yayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci döneminin gayet demokratik olduğu iddia edilir. Samet Ağaoğlu’nun 1944’te yayımladığı Kuvay-ı Milliye Ruhu adlı kitabından beri yerleşmiş olduğunu sandığım bu yorum yanlıştır. Bir meclisin demokratik olabilmesi için her şeyden önce genel oy hakkı gerekir. Halbuki ne 1919’daki son Meclis-i Mebûsân seçimlerinde, ne de 1920’de TBMM için yapılan seçimlerde genel oy hakkı vardı. Yalnızca gelir vergisi ve emlâk vergisi ile tarımdan alınan aşarla hayvancılıktan alınan ağnam vergilerini ödeyenler seçmendi. Demokrasinin bir toplumun kendisini yönetecek olan kanunların yapılmasına doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla katılması demek olduğunu unutamayacağımıza göre, genel oy hakkı olmayan bir ülkede demokrasiden de söz edemeyiz.

İki meclis binası 1920’de Ankara’da Meclis olarak kullanılmaya elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, 2. Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bina, eksikleri okullardan ve halktan toplanan eşyalarla tamamlanarak açıldı. İlk meclisin duvarında Şûra Suresi’nin 38. ayetinden “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamına gelen bölüm asılıydı.

Hukuk ya da siyaset bilimi öğrencilerinin kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde demokrasinin de olamayacağını daha birinci sınıfta öğrendiklerini sanırım. Yani bir yönetimin demokratik olabilmesi için yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrı olması en temel ilkedir. Birinci TBMM ise yalnızca bir yasama meclisi olarak kurulmamış, yürütmeyi de kendisi üstlenmiştir. 1920’nin Eylül ayından itibaren ise İstiklâl Mahkemeleri’ni kurarak yargıyı da eline almıştır. Üstelik bu, yargıç atamak biçiminde olmamıştır. Meclis, yargıçları ve tabii savcıları kendi üyeleri arasından seçmiştir.

Son olarak da TBMM, gene Eylül 1920’de çıkardığı Nisâb-ı Müzakere (toplantı yeter sayısı) Kanunu’yla, kurtuluşa kadar seçim olmayacağını ilân etmiştir. Gerçi beş ay sonra, 1921’in Ocak ayında çıkarılan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nda, Meclis’in üçte iki çoğunlukla amacına ulaştığına ilişkin bir karar alması halinde seçim yapılabileceği söylenmiştir; ama seçimin yapılıp yapılmayacağına karar verecek olan merci gene TBMM’dir.

İki meclis binası 29 Ekim 1929’da Atatürk’ün yanındaki heyetle birlikte çıktığı bina ise 18 Ekim 1924’ten beri kullanılan ikinci meclis binası.

Bütün bu söylediklerimiz TBMM’nin olağanüstü koşullarda kurulmuş, olağanüstü bir devrim meclisi olduğunu gösteriyor. Devrim ve demokrasinin ateşle su gibi birarada olamayacaklarını bildiğimize göre, nasıl oluyor da günümüzde hâlâ birçok “biliminsanı” Birinci TBMM’nin “demokratik” olduğunu iddia edebiliyor? Bu çok önemli sorunun yanıtını galiba günümüzün siyasal tercih ve yaklaşımlarında aramamız gerekiyor. Tercih meselesinin anlaşılması görece kolay. Bazıları sözkonusu dönemde yaşananların bir devrim olmadığı kanısındalar. Yaklaşım meselesi ise daha nazik bir konu.

Günümüz Türkiye’sinin ciddî bir temsil sorunu var. Toplumdaki fikirler bütün zenginlikleriyle siyaset sahnesinde seslerini duyuramıyor. Yani Samet Ağaoğlu’nun, kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla tarzında kaleme aldığı Kuvay-ı Milliye Ruhu yaklaşımı hâlâ geçerli: “Bak, Kurtuluş Savaşı’nın en hengâmeli günlerinde bile TBMM’de ne tartışmalar ne eleştiriler yapılıyordu!” Üstelik, bu tespit yanlış bir tespit de değil. Ama adı yanlış koyuluyor. 1920-1923 arasındaki dönemde TBMM’nde demokrasi değil, çokseslilik vardı. Ayrıca dediğimiz gibi, Birinci TBMM tüm Türkiye tarihinin en çoksesli meclisiydi. Ama çokseslilik, demokrasilerin çok önemli bir özelliği olmakla birlikte, tek başına demokrasi için yeterli olamaz.

SÜREKLİLİKLER VE YENİ BAŞLANGIÇLARLA

Son Osmanlı Meclisi’nin kaldığı yerden…

İşgal yıllarında son Osmanlı Meclis-i Mebûsân’ının feshedilmesi, başkent İstanbul dışında kurulacak bir meclise meşruiyet zemini sağladı. İki meclis arasındaki süreklilik ilişkisi Büyük Millet Meclisi’nin bir isyan olarak görülmesinin önüne geçti. Meclis başkanlığı seçimine dek…

İstanbul’daki Meclis-i Mebûsân Britanyalılarca çalışamaz hale getirilince Mustafa Kemal Paşa,19 Mart 1920’de Ankara’da toplanacak olağanüstü bir meclis için seçim çağrısı yaptı. Meclis başkent dışında toplanacaktı ve âyân meclisinin bulunmadığı bir oluşum olacaktı. Üstelik bu meclis için çağrıyı yapan da devlet başkanı değildi. Kısacası girişim, Anayasa’ya aykırıydı. Gerçi Meclis-i Mebûsân’ın artık toplanamaz olmasının bu yeni meclise bir meşruluk sağladığı söylenebilirdi. Ama anayasal sistemin dışına çıkılması nedeniyle söz konusu meclisin açılması bir devrim ya da isyan olarak görülecekti.

Bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa, yeni meclise fazladan bir meşruluk kaynağı sağlamak üzere, yaptığı seçim çağrısında Meclis-i Mebûsân’dan kaçıp Ankara’ya geleceklerin de yeni meclise katılabileceğini söyledi. Böylece Meclis-i Mebûsân’la yeni meclis arasında bir süreklilik ilişkisi kurulmuş oluyordu. Büyük Millet Meclisi’nin açıldıktan sonra ilk çıkardığı kanun da bu süreklilik arayışına vurgu yapan bir kanundur. Nitekim Ankara’daki mebuslar, yapılacak onca iş varken, 24 Nisan 1920’de Ağnam Resmi Kanunu’nu, yani hayvancılıktan alınacak vergiye ilişkin kanunu çıkardılar, zira Britanyalılar İstanbul’daki Meclis-i Mebûsân’ı bastıklarında birkaç gündür görüşülmekte olan konu bu kanundu. Ancak bu süreklilik yoluyla meşruluk arayışı bu kadarla kaldı. Hatta ilginç bir de gelişme yaşandı. Erzurum Mebusu Celâlettin Arif Bey, yukarıda açıkladığımız mantığa göre Büyük Millet Meclisi başkanı olmak istemişti. Nitekim kendisi, Reşat Hikmet Bey’in ölümü üzerine son Meclis-i Mebûsân’ın başkanı olmuştu. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın itirazı üzerine bu gerçekleşmedi. Yeniden başkanlık seçimi yapıldı ve Mustafa Kemal Paşa BMM Başkanı oldu.

Tehditkar seyir Fındıklı’daki son Osmanlı Meclis-i Mebûsân binasının önünde İngiliz donanmasına ait gemiler. Britanyalıların bu meclisi çalışama hale getirmesi, Ankara’da toplanacak olağanüstü bir meclise zemin sağladı.