‘Sovuk yüzlü zehir ıssı’

Yılan, dünya üzerindeki çeşitli kültürlerde ölümsüzlük ve yenilenmenin, verimlilik ve doğurganlığın, gizem ve hikmetin simgesi olagelmiş; aynı zamanda sinsilik, şehvet ve kötülüğün de. Zerdüştlük dışındaki pek çok inanış bu gizemli yaratığa saygı duymuş ve hatta bazıları ona tapınmış. Çokları onunla arasına bir mesafe koyarken, bir kısmı da eğlence yahut şifa için onunla sarmaş dolaş olmuş.

Eski Mezopotamya’da Tanrıça tasvirlerinde görülen yılan, ölenlerin ruhlarına giren bir ata olarak onanır. Roma, Çin, Avustralya ve Endonezya mitlerinde asaleti, Sümer’de ve Kenanlı toplumlarda hayatın kaynağını/yaratıcıyı, eski Mısır’da ve yine Çin’de hâkimiyeti sembolize eder. Çoğu antik kültürde ev, mabet ve mezarların koruyucusu olarak hürmet görür.

Zehrinin bir panzehir gibi kullanılabiliyor oluşu Sümer, Mısır, Yunan ve Türk kültürlerinde makbul görülen bir hayvan kılmış onu. Ayrıca bu kültürlerde yılan, sonsuzluk simgesi “hayat ağacı”nın köklerinden çıkar ve ona ait sırları bilir. Bu sebeple Şamanlar, onun etinden yiyenin geleceğin sırlarına erişeceğine inanmışlar. Eski Mısır’ın sağlık merkezi olan Teb kentinin totemi bir yılandı ve bugün Arap ve Türk dillerinde bulunan “tıp” kelimesi, kökenini buradan alıyor. Yine, günümüz tıbbının simgesi olan, bir asaya sarılmış çift yılan sembolü, Sümer’e ve eski Yunan’daki Tıp Tanrısı Asklepius’a dayanıyor.

Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinde insanın cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın yerine yılan sahneye çıkar ve bilgi ve şehvet kavramlarıyla özdeşleşir. İslâmiyet’te şeytanla eşitlenmese de nefsin kötücül dürtülerini temsil eder ve böylece “zararlı” kategorisine dâhil olur. Hatta bazı İslâmî yorumlar, gizemli hâli dolayısıyla bu yaratığı “cinlerden bir taife” diye betimlemiş. Bunun yanında bazı hadisler, yılanların öldürülmesi gerektiğini, ancak ev yılanlarına dokunulmamasını salık vermekte. 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ahi teşkilatının piri Ahi Evran -ki adı da yılan anlamına gelir- bir debbağ ustasıydı ve çeşitli amaçlarla yılan yetiştiriyordu.

Osmanlılar yılanları zehrinden dolayı itici bulup “soğuk yüzlü” olarak anmışlar, ama hiç şüphesiz Evliya Çelebi gibi pek çokları da yılan zehrinden ya da etinden yapılma ilaçların (tiryâk-ı fâruk) nice dertlere deva olduklarını anlatmışlar ve bu yaratıkları eğlencelerinin bir parçası olarak görmekten, öyle görünüyor ki, büyük memnuniyet duymuşlar.

Şenlikte yılancılar

Sultan III. Murad’ın şehzâdesi III. Mehmed’in 1582’deki sünnet düğünü, Atmeydanı (bugünkü Sultanahmet). Padişah, gösterileri İbrahim Paşa Sarayı Divanhânesi’nden takip ediyor. Surnâme yazarı İntizâmî’nin anlatımına göre “maharetli yalancılar olan yılancılar” gösteri alanına girer. Tatlı dil ile yılanı ininden çıkartıp zehir ve tiryâk (ilaç/panzehir) pazarlamaya girişirler: “Bu sanata yalan sığmaz, bu (gördükleriniz) yılan ayağıdır, herkesin kârı değildir” derler. Güya, seferde ve hazarda bu “Peygamber tiryâkı”nı yanında bulundurmak sünnet olup yetmiş derde devadır (Nakkaş Osman, İntizâmî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Bölümü. Farklı anlardaki olaylar tek bir an gibi resmedilmiştir).

Bronz yılanlar

Sahnenin (Atmeydanı’nın) o anki gösteriyle güzel bir uyum sergileyen değişmez dekoru: Yılanlı Sütun. Şehri yılan ve benzeri haşerelerden koruduğuna inanılan bu tılsımlardan birinin alt çenesi Hünernâme’de tasvir edildiği üzere, Fatih Sultan Mehmed tarafından topuz atılarak kırılır ve şehri gerçekten de haşerelerin bastığı rivayet olunur. Silahtar Tarihi’ne göre 1700 yılı akşamı yılanların başı kendiliğinden düşüp kopacaktır.

Yılanbazın zor anları

Sonra üstat, fıçının içine girip “ol sovuk yüzlü zehir ıssı (sahibi)” yılanlarla sarmaş dolaş olur. Görenler “âyâ bu ne hâletdür, ne it cânlu sûret-i insânda hayvânlar olur imiş” diye şaşkınlık dile getirirler. Birkaç tulumcu “bu asıl harîfün sûretini itler depsün” diyerek, belki biraz oyun olsun diye, fıçıyı kapatıp birkaç tekme ile yuvarlarlar, ortalık karışır. İçeriden bağrış çağrış, küfür kıyamet…

Yılan üstadı soyunur

Yılancıların hünerli üstadı, siyah renkli, zehirli, ejder gibi, heybetli yılanları kucak kucak alıp seyir yerine götürür. Büyük bir fıçı getirilir. Üstat, engerekleri fıçıya tutam tutam koyar ve bir peştamal kuşanıp, bütün elbiselerini soyunup bir kenara bırakır.

Zehrin zararı yoktur

Fıçı tekrar açılır, üstat çıkar, yılanları tekrar kuşanır ve “hayli zuhûra getürdüm” diye kurumlanır, tiryâklarını över: “Yiyüp bir pâre sokdurdı zebânın / Didi var mı görün zehrün ziyânın” (Yiyip bir parça dilini sokturdu / Dedi görün var mıymış zehrin zararı).

Hem maharet hem ticaret

Yılanlar tekrar kutusuna konunca halk tiryâk satın alabilmek için yılanbazların başlarına üşüşür. Bu kâseler muhtemelen yoğun ilgi gösterilen tiryâkları muhafaza ediyor. Yılanbazlar padişaha dua edip onu öven bir de şiirle gösteriyi tamamladılar.

Levnî’nin yılanları

III. Ahmed’in dört şehzâdesinin 1720’deki sünnet düğününde de yılanlar eğlencelerin önemli bir parçasıydı (Levnî, Vehbî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, III. Ahmed Bölümü).

Tiryakilere soğuk bir sürpriz

Tütün tiryakilerinin geçişi sırasında Sadrazam İbrahim Paşa onların üzerine altın saçtırır. Herkes yere eğildiği bir sırada ortalığa salınan yılanlar tiryakilerin iyice korkmasına sebep olup eğlencedeki şamata ve kahkahayı ikiye katlar.