Caddebostan, Moda, Ataköy, Florya… Yüzen güneşlenen kadınlı erkekli insan kalabalıkları… Bir dönemin deniz hamamları, 1950’lerden itibaren yerlerini bikinilerle denize girilen plajlara bırakmıştı. Tabii İstanbul’un o yıllarda neredeyse her köşesinde rahatlıkla denize girilebilen pırıl pırıl plajlar vardı. 

Temmuz, Ağustos ayları denilince aklımıza ilk düşen şeylerden biri de hiç kuşkusuz denizdir. Kendimi ilk bildiğim, yani ayrıntılarıyla anımsadığım çocukluk yıllarımda babam Edremit’in iskele mahallesi olan Akçay’da Denizyolları’nın acentesiydi. Bu bakımdan gözlerim bir deniz kıyısında açılmıştı diyebilirim. 

Sadece 19 haneli ve nüfusu 100’ü geçmeyen küçük bir yerleşim yeri. Bir liman reisi, bir sahil sıhhiye memuru, bir gümrük muhafaza memuru, bir PTT memuru, bir bakkal, aynı zamanda meyhane olan kahvehane sahibi… Onların işyerleri ve aileleri… 

Fransız kızlar temizlikte

Fransız rövü kızları Açıkhava Tiyatrosu’nu plaja çevirmeden önce temizlik yapıyorlar. Bu temizliğin ardından tiyatronun taş zemininde kısa aralıklarla güneşlenmeye başlayacaklar. 

Bunun dışında göz alabildiğine, uçsuz bucaksız bir kumsal. Yalınayak başıkabak kumsalda koşuşturan topu topu beş-on çocuğuz. Denizin derinleri yunusların, kıyı yanı ise biz çocukların. Babamın arkadaşı fotoğrafçı Fehmi Bey Amca, ağabeyimle benim dizimize kadar suyun içinde elele bir fotoğrafımızı çekmiş. Ağabeyim 10, ben beş yaşındayız o zamanlar. Onun ayağında donu var, ben Allah ne verdiyse… Çocukken çok utanırdım o fotoğraftan, saklamaya çalışırdım. 

Annemin babası Yakacık’ta otururdu. Civan adında bir kedisi vardı anneannemin ev şenliği namına. İkinci bir ev şenliği olarak —özellikle yaz aylarında— zaman zaman beni, yani o günlerde en sevimli torunlarını yanlarına alırlardı. Lise çağlarında iki dayım vardı. Onlar Kartal’a inip plaja giderlerdi. Bir gün beni de yanlarına almışlardı. Süreyyapaşa Plajı’na gittik. Aman Allahım plaj neymiş! İlk defa orada görmüştüm. Denizin orta yerinde, bir örneğini Odeon markalı plakların göbeğinde gördüğümüz gazebo benzeri küçük bir adacık vardı (Sahil yolu yapıldıktan sonra “karada” kaldı). Çevresinde ise yüzen, güneşlenen bir yığın erkekli kadınlı insan… Şaşmış kalmıştım. 

Rövüden plaja

 Rövü kızları yeni yeni Baruthane plajında. Ozan Sağdıç aynı araçta seyahat etmeleriye doğan tanışıklık sonucu, hanımları fotoğraf çekimine ikna etmeyi başarıyor. 

Gel zaman git zaman, kader beni Kabataş Lisesi’nin yatılı öğrencisi yaptı. Birinci sınıfı bütünlemeye kalmadan doğrudan geçtim. İkinci sınıfta tek dersten çakmıştım. Sınav dolayısıyla İstanbul’a geldim. Doğal olarak okulda kalacağım. Bizim lisenin binaları Feriye sahil sarayları olarak bilinir… Bir de baktım ki okulun ön bahçesi olan rıhtım bölümü aile plajına dönmüş. Meğer yaz aylarında Milli Eğitim Bakanlığı mensuplarının her bir yandan gelen konuklarına evsahipliği edermiş bizim eğitim yuvamız. Mayolu genç kızlar filan sahil boyunca cevelân etmekte… Ne kadar da şenlikliymiş burası! Ondan sonra ben bütünlemeye kalmayı âdet edindim. 

Deniz hamamları 1950’li yıllarda, Moda Plajı hâlâ tarihî deniz hamamları manzarasını korur gibiydi. 

Caddebostan’da yaz kampları 

Daha sonra İstanbul plajları neredeyse sürekli mekânım oldu. Yavaş yavaş şehrin gerçek plajlarını keşfetme çağım başlamıştı. Yıl 1956; yolum gazetecilikle çakıştı. İşim magazin fotoğrafçılığı. Beni görevli olarak o tür yerlere gönderiyorlar. Gitmem diyemezsin ki, görev… Bana verilen ilk işlerden biri Caddebostan’daki bir kız kampına aitti. Ankara’daki Türk-Amerikan Derneği, kız öğrenciler için bir yaz kampı düzenlemiş. Kampta nisbeten küçük yaşta kız çocukları da vardı, yetişkin genç kızlar da. Kamp yeri deniz kenarında, çok büyük bir bahçe içindeki yalı köşkü idi. Bu köşkün önü de tıpkı Kabataş Lisesi’ndeki gibi plaja dönüştürülmüştü. Denizin biraz açığına atlama rampası görevi gören bir duba demirlenmişti. 

Amerikan Kız Kampı Caddebostan’daki Amerikan Kız Kampı’nda değişik yaş gruplarından kızlar denize giriyor. Kamp yeri, arka plandaki yalı köşkü. 

Bir başka örnek: 1957’de şimdi Ataköy olarak anılan sahilde, eski Baruthane arazisinde yeni bir plaj açılmıştı. Açılışı dahil oradan ne çok fotoğraflar çekmiştim! 

Yine o günlerde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na bir Fransız rövüsü gelmişti. Gündüz provasına gitmiştim. Seçkin rövü kızları kızgın güneş altında programlarının orkestralı provasını yapıyorlardı. Ortamı bronzlaşma adına uygun bulmuş olmalılar ki, önce oraları güzelce silip süpürüyor, ardından kısa aralıklarda bikinilerle taş zemin üzerine yatı yatıveriyorlardı. Prova bitince onları bir araca bindirip yeni açılan Baruthane Plajı’na taşımışlardı. Ben de aynı araca bindim. Küçük bir tanışıklık sayesinde bana plajda da cömertçe pozlar vermişlerdi. 

Zorunlu banyo Plajda bir taşa bağlanıp zorunlu güneş banyosu yaptırılan bir eşek. 

Zamanla İstanbul’daki birçok plajı görüp tanımam kısmet olmuştu. Hatta bu tanışıklık Kilyos ve Şile kıyılarına kadar uzanmıştı. Hatta bana 1970’lerde Turizm Bakanlığı’nca Türkiye’nin genelinde sahil kenarındaki tesisleri saptamak amacıyla bir görev bile verilmişti. Samandağı’ndan Karadeniz kıyılarına kadar bir tarama yapmıştım. Bizzat denize girip çıkmadım, tadına bakamadımsa da bol bol tanıklık etmiştim. Bol denizli, iyi tatiller efendim. 

Bir gölge, üç beden Üç kişi bir plaj şemsiyesinin gölgesine en ekonomik biçimde sığışmaya çalışıyor.