Çinggis Han’ın başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lara gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. 

Birçok kişi “Onlar bize kız vermezler” deyimini bilir. Bu deyim oğlan evinin, kendini kız evine karşı dezavantajlı bir durumda hissetmesinin ifadesidir. Eğer olur da oğlan evi gene de statü açısından kendisinden yüksek gördüğü bir evden kız alırsa, o zaman bir “üst düzey” ile ilişki kurmuş olur. Sherry Ortner’in çok güzel bir şekilde belirtmiş olduğu gibi bu olaya antropolojide “hipergami” denilmektedir. Bu durumda oğlan evi “kız alan” durumunda olur. Bilindiği gibi bu durumlarda oğlan evi, kız evinin belirlediği bir miktarda bir “başlık parası” da verir. 

Eğer oğlan evi statü açısından kendinden düşük bir evden kız alırsa, o zaman bu duruma “hipogami” yani aşağıdan evlenme denilmektedir. Her iki durumda da kız tarafı çeyiz hazırlar. Ancak “hipogami” durumlarında kız tarafı aşağıda kalmamak ve kızlarının ezilmemesi için çeyizi iyice donatır. 

Halk ile devleti birbirinden ayırma eğiliminde olduğumuz için, bugün bile kırsal kesimde günlük yaşamın parçası olan bu durumun Türk-Moğol devlet ananelerinde varolduğunu düşünmeyiz. Yeni bir devlet kurulur veya sülale başlarken, Osmanlıların kuruluş rivayetleri Osman Bey’i Şeyh Edebali’nin kızı gibi güçlü bir şahsın kızıyla evlendirir. Orhan Bey’in karısı Nilüfer Hatun da bir tekfur kızıdır. Murat Hüdavendigar zamanında Germiyan’la ilişkiler burada bir geçiş dönemi ile karşı karşıya kaldığımızı gösterir. Hâlâ kendini kız veren durumunda gören Yakup Bey, Hüdavendigâr’ın oğlu Bayezid’a kızını vermeyi teklif ederken gönderdiği elçi ile “eyü atlar” ve denizli kumaşlarını pişkeş, birkaç “pare hisar”ı da çeyiz olarak gönderir. İki tarafın birbirine bakışaçısını Aşıkpaşazade “dünürleşme” olarak kaydeder. Karaman ile ilişkiler ise “kız alan”dan “kız veren” durumuna geçilmiş olduğunun göstergesidir. 

Çinggis Han’ın kurduğu devlete bu açıdan bakınca, onun başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lere gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. Türkçe “tartuk”, Moğolca “sauğa” adı verilen, Farsçası ile “pişkeş” diye bildiğimiz bu hediyelerin yönü hep aşağıdan yukarıya doğru idi. Eğer siyasi ve diplomatik bir çerçevesi olmasa idi, bu beylerin sunduğu hediyeleri halk arasındaki başlık parası çerçevesinde anlamak mümkündü. Kısacası halk adeti bu durumda siyaset ve diplomasi çerçevesinde özel bir anlam kazanmaktadır. Biz de tarihi bu çerçevede öğreniriz. 

Çinggis Han ancak çok gençken halk adetlerinin hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamıştı; hatta birinci hanımı Börte’nin yanında yaptığı güvey hizmeti de başlık parası verecek imkanları olmadığı için yapılan bir hizmetti. Daha sonraları Çinggis Han devamlı bir çatışma ortamında yaşadığı için bu türden törelere uymak yerine, her yendiği beylik veya kabilenin kızlarını kendine alıvermişti. Ancak bugünkü Gansu bölgesindeki Tangutlar ve kuzey Çin’deki Jin sülalesi sözkonusu olunca, çatışmalar sonucunda yapılan anlaşmalarda kendisine sunulan prensesler aslında yüklü bir çeyizle gelmişlerdi. Diplomasi ve siyaset çerçevesinde Çinggis Han’a sunulan mallar, prensesler ile ilişkili değilmiş gibi -tâbiyeti simgelemesi ve İngilizcede “tribute” denmesinden dolayı- Türkçeye de “haraç” olarak giren ayrı bir tabirle ifade edilir. Sanki haraç (“tartuk, sauğa”) ayrı, onlarla beraber gelen prenses de ayrıdır. Aslında Çinggis Han’ın üstünlüğü tanınmamış olsa, ne prenses ne de “tartuk” olurdu. Çatışma ortamında ise karşı tarafın yenilgisi sonunda düşman tarafın kızlarını kendine alan Çinggis Han, artık kız alan, kız veren değil de gücünü kanıtlamış, kendine aldığı bu kızları kurduğu yeni düzene devşiren bir hükümdar olmuştur (#tarih 81). Devşirmek bir anlamda değiştirip düzene koymak değil midir? Düzeni olamayan da devşiremez.