İnsanların yerleşik düzene geçmesiyle kıymetlenen yerleşim ve tarım alanları, zaman içerisinde önemli merkezlere ve ekonominin kalbinin attığı kentlere dönüştü. Dışarda olan, dışarda kalan, “öteki” olanlar ise “barbarlar” diye nitelendi. Bunlara karşı savunma amaçlı yapılan  devasa sınır duvarları ise istilacılara karşı içerdekileri korumak kadar, içerdekilerin dışarıya çıkmasını engellemeye de yarıyordu. Tarihte bu duvarların hiçbiri ne içerdekileri ne de dışardakileri durdurabildi. Ancak buna rağmen günümüzde de duvarlar yapılmaya devam ediyor.  

Tarih öncesinden efsanelerden tarihî dönemlere, yapılan-ayıran-yıkılan ve halen varolan uzun duvarların kısa öyküleri… 

1989’da Jean Marais tarafından yaratılan ve duvarın içinden geçen bir adamın sembolize edildiği “Passe-Muraille” heykeli Paris’te. 

SUNUŞ

İlk kentlerin kurulmasıyla ‘şehir surları’ ortaya çıkmış, Neolitik Çağ’ın (MÖ 8000-5000) en belirgin özelliklerinden birisi de düzenli şehir planlarının hayata geçirilmesi olmuştu. Bu duvarlar, içeride yaşayan kentlileri dışarıdaki düşmanlardan ve vahşi hayattan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruyan ilk savunma hatlarıydı. 

Tarihin bilinen ilk şehir surları olan, Eriha (Batı Şeria) ve Uruk duvarları, sonrasında Mezopotamya’da kurulan bütün uygarlıkların devşirdiği bir gelenek olarak nesilden nesile aktarılacaktı… 

Duvar, insan uygarlığı üzerindeki sosyolojik ve psikolojik sonuçları itibariyle farklı anlamları olan bir tasarımdı. Sadece bir zaman diliminde çevrelidiği alan içerisinde yaşayanları değil, nesiller boyu orada şekillenen medeniyeti de koruyacak bir tasarımdı. Bütün bu özelliklerinin yanısıra sahipliğin ve egemenliğin nişanesi olarak duvarların içindeki bölgenin kime ait olduğunu da belirlemekteydi. Bu anlamda duvarlar sınırları belirledikleri ölçüde, sahiplik üzerinden kurulan iktidarı da tanımlayan hatlardı. Duvarların içindeki alan duvarca korunana, dışarısı ötekine aitti… 

Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavramların değiştiği, yeni paradigmaların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. 

1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bunun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyordu… 

Günümüzde ‘sınıra duvar’ fikri, sadece Trump’ın ya da ABD’nin bir politik fantezisi değil. Son dönemde dünyanın her yerinde sınırlar duvarlarla örülüyor. Küresel düzlemde bütün devletleri ve devlet olmayan aktörleri etkileyebilecek önemli bir paradigma değişimi ile karşı karşıyayız… 

Duvarların neyi engellediği ya da engelleyemese bile neye karşı dikildiğini tespit etmek bu bakımdan oldukça önemli. Öncelikle duvarların küreselleşme ideolojisine ve aktörlerine karşı dikildiğini söyleyebiliriz. Zira bunlar bir anlamda ‘itiraz duvarları’ ve süregiden düzenin ekonomik, sosyal ve siyasal koşullarına karşı sembolik bir karşı duruşu yansıtıyorlar. Mal ve hizmet akışından küresel finansal aktörlere, ortak Pazar ve serbest ticaret stratejisinden emek göçüne kadar küreselleşmenin üzerine bina edildiği her iddiaya karşı bir direnişi simgeliyorlar. 

Bu dünya çapında bir akım ve duvarlarla sınırlandırılmış alanların içinde yaşayan halkların bundan böyle çok daha otoriter ve totaliter sistemlerin yönetiminde olacağını da gösteriyor. Küreselleşmenin sonuçlarından hoşnutsuz geniş halk yığınlarının desteğiyle anti-demokratik, anti-entelektüel ve anti-liberal politikaların hayata geçmekte olduğunu görmek için fazla çabaya gerek yok…”

(Deniz Ülke Arıboğan’ın Duvar isimli eserinden alıntılanmıştır.)

Tarihten efsaneye efsaneden tarihe

ÇİN SEDDİ

Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

İSENBİKE TOGAN

Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

“Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

R-HJ eşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

Dışarıdaki ‘barbarlar’a içerideki ‘asiler’e karşı

HADRİANUS DUVARI

Roma İmparatoru Hadrianus, 21 yıllık saltanatının (117-138) yarısından fazlasını üç kıtada imparatorluğun eyaletlerini ziyaret ederek geçirdi. Hadrianus nereye gittiyse orada duvarlar yükseldi. Geniş alanlar boşaltıldı, ordu daralan yeni sınırları belirlemek için işe koşuldu.

AYŞEN GÜR

Eskiski imparatorlukların sınırlarından çok sınır bölgelerinden sözetmek daha doğru olur. Hele hele dağ, nehir, deniz, çöl gibi doğal engellerin bulunmadığı yerlerde, bir devletin sınırları, egemenliğin sürekli el değiştirdiği, akınlara açık geniş alanlardı. Roma İmparatorluğu, Traianus (Trajan) döneminde (101-117) en geniş sınırlarına ulaştığında bu sorunu yaşıyordu. Sınırlar, bugünkü İngiltere’nin kuzeyinden Sahra çölüne, bugünkü Almanya’nın kuzeyinden Romanya’ya, Kafkasya’dan güneydeki Part İmparatorluğu’na kadar uzanıyordu.

Varisi Hadrianus tahta geçince bu genişleme politikasını terketti ve imparatorluğun konsolidasyonu için cesur kararlar aldı. Sınır bölgelerini, koruyabileceği alanları gözönünde tutarak yeniden belirledi. İmparatorun son biyografilerinden birini yazan İngiliz tarihçi Antony Birley şöyle yorumluyor: “İmparator olur olmaz ilk kararı en yeni kurulmuş eyaletleri boşaltarak maliyeti düşürmek oldu. Selefi Traianus’un ağzına yutulamayacak kadar büyük bir lokma attığını anlamıştı”. Hadrianus, 21 yıllık saltanatının (117-138) yarısından fazlasını üç kıtada imparatorluğun eyaletlerini ziyaret ederek geçirdi. Hadrianus nereye gittiyse orada duvarlar yükseldi. Geniş alanlar boşaltıldı, ordu daralan yeni sınırları belirlemek için işe koşuldu.

Böylece bugünkü İngiltere-İskoçya sınırına denk düşen bir bölgede ünlü Hadrianus Duvarı’nı inşa ettirdi; kıta Avrupası’nın kuzeyinde, Ren ve Tuna nehirleri arasında bugün kalıntıları UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde bulunan bir başka sınır çekti. Bu sınır, 120 küçük kale ve 900 gözetleme kulesiyle güçlendirilmiş 500 kilometre boyunca uzanan bir çitti. Buna Rhaetian Limes (Rhaetia eyaleti sınırı) veya Limes Germanicus (Germen Sınırı) adı verildi. Arkeologlara göre Kuzey Afrika’daki Fossatum Africae’nin (Afrika Hendeği) yapımına da Hadrianus döneminde başlanmıştı. Bugün kalıntıları Fas, Cezayir ve Tunus’ta bulunan, 750 kilometrelik bu savunma yapısı, imparatorluğun Afrika’daki sınırlarını korumaya yarıyordu. İddiaya göre bu savunma hendeğinin yapımına Hadrianus 122’de Afrika ziyaretinde başlamıştı.

Bunların arasında en ünlüsü İngiltere’nin kuzeyinde iki deniz arasında uzanan Hadrian Duvarı’dır. 122-130 arasında yapılan duvar Kuzey Denizi kıyısında bugün Newcastle’a yakın bir noktadan batıda İrlanda Denizi kıyısındaki Carlisle’a yakın bir noktaya kadar 117 kilometre boyunca uzanıyordu. Roma döneminde duvarın genişliği 3 metre, yüksekliği 4-4.5 metreydi. Tek tek insanlar bu duvarı aşabilirdi ama, atları ve arabalarıyla bir ordu geçemezdi. Amaç, kuzeydeki Kaledonya kabilelerinin Roma egemenliğindeki Britania eyaletine saldırmasını engellemekti. İmparator Hadrianus adını birçok kente vermişti. Bunların en ünlüsü Trakya’daki Hadrianopolis yani Edirne’ydi. İmparator eski adı Orestias olan kente kendi ismini verdi. Edirne’de 2005 yılında 4-7 metre yüksekliğinde, yaklaşık 75 metre uzunluğunda duvarlar ortaya çıktı; bunların Hadrianus döneminde, muhtemelen imparatorun kente yaptığı gezi sırasında (123-124) yaptırıldığı anlaşıldı.

İngiliz tarihçi Dr. Neil Faulkner, Hadrianus’un pekçok halkı ve dini kucaklamasına rağmen, imparatorluğun belli bir kültürü simgelediği düşüncesini ortaya attığını yazıyor: “İmparatorluğun, dışarıdaki ‘barbarlar’a ve içerideki ‘asiler’e karşı, ‘medeni’ insanların ortak topluluğu olduğu düşüncesi, sınırlarda ve kentlerde taşlara kazılarak anıtlaştırıldı”. Yani Roma sınır anıtları, bir propaganda işlevine de sahipti. Yapıldıkları yerlerde, medeniyetin bittiği, barbarlığın başladığı sınırı belirliyor, Roma’nın büyüklüğünü ve teknolojik üstünlüğünü simgeliyordu.

Ancak hiçbir sınır, zamana karşı direnemez. Bütün bu duvarlar, hendekler, çitler, insan akınını durduramadı. Hatta Hadrianus ölür ölmez, ardından gelen Antoninus Pius, onun çektiği sınırı değiştirerek Britanya’da kuzeye ilerledi; İskoç kabileleriyle savaşarak bu defa biraz ötede kendi Antoninus Duvarı’nı yaptırdı (142). 200 yıl geçmeden, Roma İmparatorluğu’nun duvarları her yönden gelen “barbarlar”ın istilasıyla çökecekti.

Soğuk Savaş’ın simgesi ve yeniden birleşme

BERLİN DUVARI

İki Almanya arasında 12-13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan duvar, esas olarak Doğu’dan Batı’ya devam eden büyük göçü durdurma amacını taşıyordu. Doğu Bloku her ne kadar duvarın “faşizme karşı” örüldüğü propagandasını yaymaya çalışsa da, 10 Kasım 1989’da Doğu Berlin’de toplanan yüzbinlerin inisiyatifiyle duvar yıkıldı. 

MASİS KÜRKÇÜGİL

Bir zamanlar dünya, Berlin’de ikiye bölünmüştü. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ortasına kadar giren Rus orduları, Yalta Konferansı’na göre Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefikleriyle ülkeyi paylaştıklarında, ellerindeki başkent Berlin’in yaklaşık yarısını da onlara bırakmışlardı. Sovyet nüfuz alanının ortasındaki Berlin, sanki dünyayı ikiye ayırmıştı. Aslında savaşın sonuna doğru başlayan iki blok arasındaki gerilim, Berlin’de simgesel bir önem kazanmıştır. 1949’da Batı’da başkenti Bonn olan Federal Almanya Cumhuriyeti kurulurken Doğu’da başkenti Berlin olan Demokratik Alman Cumhuriyeti kurulacaktı. Günlük kullanımda ise ilkine Batı, ikincisine Doğu Almanya denecekti. Almanya’ların kuruluşu ile sınırların güvenliği ve kapatılması

gündeme gelecekti. Berlin’in ise özel bir konumu vardı. Kağıt üzerinde iki devletten bağımsız bir statüye sahip olan Berlin, Batı’sı ve Doğu’suyla ait olduğu nüfuz alanına bağlandı. 1958’de SSCB lideri Hruşçov 6 ay içinde Batılıların askerlerini geri çekmelerini talep edince, dört yıl sürecek Doğu-Batı krizi gündeme geldi. 

Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden Batı’ya Berlin üzerinden 2.5-3.5 milyon insanın kaçması (yaklaşık nüfusun altıda biri) hem rejimin itibarını zedelemekte hem de ihtiyaç duyulan işgücü ve beyin gücünden Doğu’yu mahrum bırakmaktaydı. Doğu’dan Batı’ya geçiş metro veya demiryoluyla olduğu için herhangi bir engel tanımıyordu. Ağustos 1961’in ilk haftasında bu geçiş 47 bin kişiye vardı. Almanların dışında Çekoslavakya ve Polonya gibi yakın Doğu Bloku ülkelerinden gelenler de bu geçişi kullanıyordu. Özellikle göçün asli unsurunun gençler olmaları, ülkenin geleceği açısından ciddi bir kaygı oluşturuyordu. Öte yandan 50-60 bin Doğu Berlinli gündelik olarak Batı’ya geçip çalışıyorlardı. Ne de olsa Batı’da ücret yüksekti, Doğu’da ise kiralar düşüktü! Doğu polisinin gözünde ise geçiş yapanlar muhtemel kaçakçı veya casustu. 

Duvar geliyor 

Doğu Alman lider Walter Ulbrich, Ağustos başında Varşova Paktı zirvesinde SSCB lideri Nikita Hruşçov ile görüşüp onun olurunu alınca, 12-13 Ağustos 1961 gecesinde ilkin dikenli tel örülerek uluorta geçiş engellenmiş, hemen ardından asker ve polis gözetiminde duvarcılar işe girişmişti. 14.500 ordu mensubu kara ve demiryollarını durdurarak kentin iki yakası arasındaki ulaşımı kesmişlerdi. 

Duvarın inşaının ve güvenliğinin sorumluğunu merkez komite genel sekreteri olan Eric Honecker bizzat üstlenmişti. Aynı gün Varşova Paktı üyeleri yayınladıkları bildiriyle ablukayı desteklediklerini açıklıyorlardı. Eylül 1961’e kadar yine de sınırı geçmek mümkün olabildi. Çarşafla bir taraftan diğerine bir binadan sarkıp geçen bir kişinin fotoğrafı, bu geçişlerin simgesi oldu. 

Duvar tamamlandığında Batı Berlin, düşman bir ülkenin ortasında çevrelenmiş bir toprak parçası haline geldi. Batı güçlü bir tepki vermese de Batı Berlin belediye başkanı ve geleceğin ünlü şansölyesi Willy Brandt, bunu uluslararası hukuka ve insanlığı karşı bir suç olarak niteleyip 300 bin kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenledi. 

81 geçiş kapısının 69’u hemen kapatıdı. Tarihî Brandebourg Kapısı artık bir geçiş noktası değildi. Potsdamer 

Platz ikiye bölünmüştü. Kent merkezi boşluktan ibaretti. Doğu’da oturup Batı’da çalışan 63 bin, Batı’da oturup Doğu’da çalışan 10 bin kişi işlerini kaybettiler. 

Berlin Duvarı dünyanın iki kampa ayrılmasının simgesi haline geldi. Doğu Alman yönetimi her ne kadar duvarı faşizme karşı inşa ettiğini iddia etse de, Batı’ya kaçışı engelleyemeyen Doğu’nun ekonomik ve sosyal başarısızlığının bir itirafı olarak görüldü. İki taraftaki akrabaların birbirlerini ziyaret edebilmesi için çeşitli tarihlerde anlaşmalar yapıldı. 70’li yıllarda ise iki ülkenin yöneticileri Willy Brandt ve Erich Honecker’in izlediği yakınlaşma politikasıyla gidiş-gelişler artmaya başladı. 

Duvarın paradoksal bir sonucu, Almanlarda birleşme fikrini geliştirmesi oldu. 

Duvarla birlikte kentin iki kesiminin gelişiminde büyük farklılıklar meydana gelmişti. Doğu Almanya başkenti olarak Doğu Berlin’de gösterişli binalar inşa edilirken, ablukayı propagandif olarak haklı çıkartmak için kent özel olarak canlandırılmaya çalışıldı. Batı ise daha ziyade kentin geleneğine uygun olarak bir üniversite kenti olarak gelişti ve öğrenciler nüfusun hatırısayılır bir kısmını oluşturdu. Batı Berlin bir kültür merkeziydi. 

Duvarın arkadan yıkılması 

1989’da Doğu Bloku için alarm zilleri çalıyordu. Ruslar Afganistan’daki başarısız işgali sonlandırmak zorunda kalmışlardı. Polonya’da muhalefetteki Solidarnosc hareketinin önderi Walesa, başbakan olmuştu. Macaristan ise demirperdeyi yırtmıştı. Sınırlar açılmıştı. Doğu Almanlar o yaz önce Macaristan’a oradan da Avusturya’ya geçiyordu. Federal Almanya elçilikleri Doğu Almanya’dan gelenlerle dolup taşıyordu. 

16 Ekim 1989’da Leipzig’de 200 bin gösterici sokakları dolduruyordu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin 40. yılını kutlamaya gelen Mihail Gorbaçov, yöneticileri gösterilerin silahla bastırılmaması için ikaz ediyordu. 4 Kasım’da Doğu Berlin’de 1 milyon ve diğer kentlerde de yüzbinlerce insan gösterilere katılıyordu. 9 Kasım’da bir yetkilinin televizyon programında seyahatlerin serbest bırakılableceğine dair beyanatı üzerine, yüzbinler geçiş noktalarına giderek geçmeyi talep ettiler. Ortada resmî bir karar olmamasına rağmen kitlelerin baskısıyla kapılar açıldı. Ertesi gün Doğu Berlin Batı’ya akıyordu. 

Bir yıl sonra 3 Ekim 1990’da iki Almanya birleşti. Duvardan geriye hatıra olarak saklanan parçalar kaldı. 1961’den 1989’a 5 bin kişi duvarı geçmeye çalışmış, bunlardan 3 bini tutuklanmış, en az 100’ü ölmüştü.