Son zamanlarda özellikle Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası veya görevden affı üzerine; bu mekanizmanın devletin üst kademelerindeki uygulanma yöntemlerine dair tartışmalar yaşanıyor. İlk ve klasik Osmanlı devrinde ancak vefat, azil veya “siyaseten katl” ile görevden ayrılan üst düzey bürokratlar, Tanzimat’tan sonra istifa (Arapça ‘afv’ kelimesinden) mekanizmasını türlü şekillerde kullanmışlardı.

Ülkemizde uzun süredir istifa müessesesinin yürürlükten kalktığına, başarısız yöneticilerin istifa yoluyla görevden ayrılmalarının bir erdem olduğunu unuttuklarına dair eleştiriler sıklıkla vuku buluyordu. 2020’nin Nisan ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifası, devlette üst düzey yöneticiler, Bakanlar arasında uzun yıllardır gerçekleşen ilk istifaydı ancak istifası kabul edilmeyince görevine devam etti.

Geçen ay ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medya üzerinden duyurduğu istifası, toplumda belli bir şaşkınlık uyandırdı. İstifanın cumhurbaşkanı tarafından kabulüne giden süreçte medyanın takındığı tavır ve ilgili devlet kurumlarının sessizliği de tartışmalara yolaçtı. Albayrak’ın sosyal medyadaki açıklamasında “göreve devam etmeme kararı aldım” dendiği hâlde, Resmî Gazete’de “görevden affını istediği ve af talebinin kabul edildiği” şeklinde bir ibare bulunması da tartışmaları sürdürdü.

Üst düzey istifa zincirine en son katılan Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç oldu. Arınç da yine sosyal medya üzerinden, bir televizyon programında dile getirdiği görüşlerinin, kamuoyunda ve cumhurbaşkanı nezdinde topladığı tepki üzerine, “görevden affını veya istifasını” beyan etmeden “görevden ayrılma talebi” terkibi ile istifasını duyurdu.

Cumhuriyet devrinde istifa mektuplarının çoğunda “istifa” kelimesinin kullanılmasından kaçınılarak “çekiliyorum, ayrılıyorum, görevimi bırakıyorum” gibi daha mülayim kelimelerin tercih edildiği görülür. İşin aslında, Arapça “afv” kelimesinden türeyen “istifa” kelimesini “görevden istifa” veya “görevden af talebi” biçimlerinde kullanmak dilbilim açısından aynı anlama gelir. 1680’de basılan Meninski Sözlüğü’nde de afv ve istifa, “bağışlanmayı istemek”, “özgür sayılmak” anlamlarıyla karşılanmıştır. 1841 tarihli Hançerî sözlüğü de Fransızca “démission” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak “mansıbını terketmek-istifa” açıklamasını vermektedir.

Günümüzdeki algıya göre ise istifa tek taraflı bir olgudur ve kişinin iradesine bağlıdır. Devletin kamu personelini “affetmesinden” sözedilemez. 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu” da memurlara “görevden çekilme” olarak tanımladığı istifa hakkını vermektedir. Olağanüstü hâl, seferberlik, savaş hâli ve genel hayatı olumsuz etkileyen afetlerde istifa hakkına sınırlama getirilmesi de aynı kanunda zikredilir. Yaşadığımız pandemi günlerinde bazı sağlık personelinin istifalarının engellenmesine dair yayınlanan yönetmelik, biraz zorlama bir yorumla Covid19’un “genel hayatı olumsuz etkileyen afetler” arasına dâhil edilmesiyle mümkün olmuştur. Özel kanunlarıyla sınırlanan stratejik noktalardaki ve millî güvenlik ile ilgili personellerin dışında, devletin istifa talebini kabul etmemesi mümkün değildir.

Cumhuriyet döneminde görevinden istifa eden çok sayıda başbakan ve bakan olmasına karşın, Tanzimat öncesi Osmanlı sadrazamlarından istifa edenler çok azdır. Hukuken istifayı engelleyen bir kanun, örf, teamül bulunmamakla birlikte, sadrazamların çoğu azledilerek veya “siyaseten katledilerek” görevlerinden ayrılmışlardır. Hadım Mehmed Paşa, Hadım Mesih Paşa, Çalık Ali Paşa gibi sadrazamlar padişahlarla açıkça restleşerek istifa etmişler, katledilmeden ömürlerini sürdürebilmişlerdir. Tanzimat sonrasında “siyaseten katl” kuralının uygulamadan kaldırılması, daha fazla sadrazam ve üst düzey bürokratın görevlerini istifa ile terketmelerine imkan sağlamıştır. 2. Meşrutiyet döneminin başladığı 1908’den devletin sonuna kadar tüm sadrazamlar -bir suikast sonucu öldürülen Mahmud Şevket Paşa ve Babıâli Baskını adı verilen hükümet darbesinde zorla istifa ettirilen Kâmil Paşa dışında- istifa yoluyla görevden ayrılmışlardır.

Babıâli Baskını ile zorla istifa ettirilen sadrazam Kamil Paşa.

Osmanlı devrinin genelinde asker, ulema ve kalem erbabından devlet görevlilerinin istifa taleplerindeki en yaygın gerekçe, yaşlılık veya hastalıktır. Yaşlılığından dolayı ata inip binemeyenler yani “rükûb ve nüzûle iktidarı olamayanlar”, bulunduğu şehrin havasına, suyuna uyum sağlayamayanlar, İstanbul’a veya yakın bölgelere tayin edilmeye uğraşır; bunu başaramayanlar ise genellikle istifayı, yaşı uygunlar ise emekliliği tercih ederdi.

Babıâli bazen bulunulan yerin havasına uyum sağlayamama gerekçesini hiç dikkate almazdı. Basra Valisi Hamdi Paşa 1894’te Basra’nın kötü havasına uyum sağlayamadığı için istifa etmiş ancak Babıâli bu istifayı kabul etmemiş, “eslâfınız tarafından şimdiye kadar oranın havasının kötülüğünden kimse şikâyet etmemişken sizin de görevinize devam etmeniz tavsiye olunur” cevabı verilmişti (BOA. BEO 461/34567). Bu cevabı alan Hamdi Paşa “Basra’nın havasının kötülüğü” gerekçesini dile getirmeden gerçek istifa sebebini açıklayarak “Bahriye nazırının adamı olan Basra bahriye kumandanının sekiz senedir aynı görevde olduğunu; nazır tarafından kendisiyle uğraşması için kumandana gizli yazı gönderildiğini; bu adamla aynı yerde görev yapamayacağından başka bir yere tayin edilmesini” talep etmiştir (BOA. Y. A. HUS. 309/34).

Tayin edildikleri görevlerde liyakatlerinin bulunmadığı düşüncesiyle istifa eden neredeyse yok gibidir. Böyle nadir örneklerden biri, 1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığına tayin edilen Aleko Bey’in, hukuk muamelatına vakıf olmamasından dolayı yetersizliğini sebep göstererek görevden affını talep etmesidir (BOA. İ. DH. 40049).

1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığına tayin edilen Aleko Bey, hukuk muamelatına vakıf olmamasını sebep göstererek görevden affını talep etmiş.

Bilhassa dış temsilciliklerde görevli Osmanlı memurlarının maaşlarının zamanında ödenmemesi sebebiyle istifalarına da sıklıkla rastlanır. Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa, Berlin sefiri iken maaşlarının aylarca ödenmemesi nedeniyle çektiği sıkıntıların tahammül edilecek düzeyi çoktan geçtiğini belirterek defalarca maaşının düzenli ödenmesini talep eder. 29 Mayıs 1905 tarihinde gönderdiği şifre yazıda “işbu hâle sabır ve tahammül etmeye kudretim kalmadığından yeʽs ve fütur ile alilü’l-vücud olmaktansa hizmet-i mülkiye ve askerîden afv buyurulmaklığımı bir lutf-i şahane olarak tekrar ale’t-tekrar merhamet-i seniyyeden istirham eylerim” der. Bu yazısına da cevap alamayınca 31 Mayıs’ta çektiği şifrede Berlin’den Wies-Baden’e hareket edeceğini haber verir (BOA. Y. PRK. EŞA 47/75).

Ya maaş, ya istifa Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ve Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa, maaşlarıyla ilgili sorunları çözülmezse istifayı tercih edeceklerini söyleyenlerden.

Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa da tahsisatının elçilik tertibinden verilmemesinden ettiği şikayetin dikkate alınmamasına içerlemiş. Maaşı süfera tertibinden verilmediği takdirde afv-ı şahaneye istinaden istifayı tercih edeceğini bildiriyor. Ya maaşının arttırılması yahut istifasının kabulüne dair irade bekliyor (BOA .Y. PRK. MK. 9/62).

Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa.

İstifa etmenin doğal bir hak olduğuna ve bu hakkın kullanımına dair çok sayıda örnek bulunsa da istifanın padişahın hukukuna tecavüz olarak algılandığı istisnai durumlar da mevcuttur. 1. Abdülhamid devrinde Serdarlar Kâtibi Abdullah Efendi, tayin edildiği Surre Eminliği görevini kabul edip hilat dahi giydirilmişken, iki gün sonra mali kudretinin bu göreve yetmeyeceğini beyan ederek istifa etmek istemiş, istifasının kabul edilmeyeceği düşüncesiyle hastalandığını bildirmiş. Sadrazam bu hastalığın yalandan olduğunu; Abdullah Efendi’nin çok parası, malı, mülkü olduğu halde dünyalık biriktirmeye fazla meyilli olduğundan Surre Eminliğini kabul etmediğini belirtince; 1. Abdülhamid “ulü’l-emre itaat etmediği” gerekçesiyle Abdullah Efendi’nin sürdürülmesini emrediliyor. Bu konudaki emri bizzat padişah kendi eliyle sadrazamın telhisi üzerine yazmıştır (BOA. HAT 54616).

1. Abdülhamid’in Hatt-ı Hümayunu: Tayin edildiği Surre Eminliği görevinden istifa eden Serdarlar Kâtibi Abdullah Efendi’nin, “ulü’l-emre itaat etmediği” gerekçesiyle Sultan 1. Abdülhamid’in el yazılı emriyle sürgüne gönderilmesi.

Osmanlı devrindeki istifaların en ilginçlerinden biri, Tophane Nazırı Ahmed Bey’inkidir. Tayin edildiği Şam kapı kethüdalığından göreve başlamadan kolaylıkla, kimsenin başı ağrımadan istifa edebilmesi, başlı başına değerlendirilmeyi hakeden bir hadisedir.

Şam valisinin İstanbul’da çeşitli makam ve şahıslara gönderdiği bohçalardaki çok değerli hediyeleri ucuz parçalarla değiştirdiği tespit edilen Şam kapı kethüdasının bu eylemini haber alan 2. Mahmud, sadaret kaymakamından kethüdanın azledilmesini ve yerine Tophane Nazırı Ahmed Bey’in getirilmesini ister. Emir gereği göreve tayin edilen ve kendisine hilat giydirilmek üzere Babıâli’ye getirilen Ahmed Bey; padişahın emrini yerine getirmek üzere olanca sadakatiyle canı gönülden hizmet edeceğini belirtir; ancak şer’i bir özrü olduğunu anlatmasına izin verilmesini rica eder. Verilen izin üzerine mazeretinin hikâyesini anlatır. Bir ara Çelebi Mustafa Paşa’nın, 4. Mustafa zamanında sadrazam olmadan önceki valiliğinde kapı kethüdalığını yapmıştır. O sıralarda Çelebi Mustafa Paşa’ya sadakatle hizmet ederken münafık düşmanlarının gammazlaması üzerine paşa tarafından kethüdalıktan çıkarılarak Çanakkale Boğazı’na sürülmüştür. Paşa sadrazam olunca da her an başına kötü şeylerin gelmesi ihtimaliyle korku içinde yaşamıştır. O vakit bir daha vezir kapı kethüdalığı görevinde bulunursa, karısının kendinden boş olması için “talak yemini” etmiştir. 2. Mahmud’un kendisini Şam Kapı Kethüdalığına tayin etmesi üzerine, eğer bu göreve başlarsa yemini gereği karısını boşaması şart olacaktır. Yani bu tayin konusunda “şer’i bir özür” ileri sürmüştür. Sadaret kaymakamı kendine gayet makul gelen bu mazereti 2. Mahmud’a iletince, o da Ahmed Bey’in özrünü kabul etmiş ve onun yerine İkinci Tezkireci Abdi Bey’i Şam Kapı Kethüdalığı’na tayin etmiş!

Ahmed Bey’i düştüğü bu zor durumdan hiç zarar görmeden kurtaran “talak yemini”nin daha sonraki başka atama ve istifalarda da kullanılıp kullanılmadığını tespit edemedim. Şimdilik Ahmed Bey’e özgü bir mazeret ve istifa sebebi olarak tek örnek kabul edebiliriz.

1 BELGE’NİN BELGESİ

İstifa gerekçesi olarak ‘şer’i bir özür’ ileri sürülünce, 2. Mahmud bunu kabul etti

2. Mahmud’un Hatt-ı Hümayunu Tophane Nazırı Ahmed Bey’in, vali kapı kethüdalığı görevini kabul ederse karısını boşamak üzere yemin etmesi “şer’i bir mazeret” sayılarak, kapı kethüdalığından istifa etmeyi başardığının belgesi.

Kâimmakâm Paşa

Şam Kapı Kethüdâlığını Ahmed Bey’in adem-i kabûlü mâniʻ-i şerʻi olduğuna mebnî olduğu takdirce maʻzûrdur. Tezkire-i Sânî Abdi Bey’e ilbâs-ı hilʻât oluna.

Şevketlü Kerâmetlü Mehâbetlü Kudretlü Veliyy’i-niʻmetim Efendim Padişahım

Şam Kapı Kethüdâsı, Şam valisinin ber-muʻtâd gönderdiği bohçaları müşârunileyhin gönderdiği gibi heyʻetiyle mahallerine vermeyip, açıp içinden zî-kıymetlerini alıp, yerine rahîs baha ile eşya alıp vazʻ eylediğini mukaddema söylediler. İtimat olunmamış idi. Bu irtikâbı tahkîk olundu ve bundan mâʻada Devlet-i Aliyye’min idaresinin mugâyiri olarak kendi kavl-i hoduyla biraz münasebetsiz mevad tahrir ve irae-i tarîk ederek müşârunileyhi tağlît ve Hicaz mesâlihi memûriyetinden işgâl ve betâʻetine bais olmağla bu makûle sâʻî-i bi’l-fesâd âdemin müşârunileyhin hidmetinde olması şânına nakîsa îrâs edeceği derkârdır. Binaenaleyh merkûmu azl edip yerine Tophane Nazırı Ahmed Bey’i getürüp Şam valisine kapı kethüdası nasb ve ilbâs-ı hilʻat edip keyfiyeti tarafımdan olarak müşârunileyhe tafsîlen tahrir edesin Mısır valisi Hicaz tarafına âmâde olmağla müşârunileyh ile bi’l-muhâbere vakt-i maʻlûmede hareket eylesin deyü beyaz üzerine şeref-yafte-i sudûr olan hatt-ı hümâyûn-ı [bu hatt-ı hümayun için bkz. BOA.HAT 23316] kerâmet-makrûn-ı Şâhâneleri mefhûm-ı münîfi üzere der-akab mûmâileyh Ahmed Bey kulları Babıâli’ye celb ve ilbâs-ı hilʻat olunmak üzere keyfiyet kendisine işrâb olundukda emr u fermân efendilerimizindir [okunmuyor] ve azâd kabul etmez kölesi ve bende-zâdesi olduğuma [binaen?] emr u fermân-ı Şâhâne buyurulan hidemât-ı seniyyeden {ne makûle?] hidmete memur kılınır isem muktezâ-yı ubûdiyet ve sadakatim üzere [silinmiş] hidmete ve tediye-i fermûde-i seniyyeye ez-cân u dil mutâvaat edeceğim âlimü’s-sır ve’l-hafâyâ olan Cenâb-ı Hakk’a malum ve evliyâ-yı umûrda dahi meczûm ise de bu maddede özr-i şerʻî ile maʻzeretim derkâr olmağla istimâʻına rağbet buyurulur ise ifâde edeyim. Mukaddemâ sadr-ı esbak Çelebi Mustafa Paşa’nın kapı kethüdalığı hidmetine tayin kılındığımda kapı kethüdalığına müteferriʻ hidmetinde ibrâz-ı sadakat ile hidmet etmiş iken bazı taraflardan müşârunileyhe ilkâ-yı nifak ile hidmet ve sadakatim mukabelesinde mükâfat olarak kapı kethüdalığından ihraç ve hakkımda suʻi muamele ve tağrîb suretlerinde Bahr-i Sefid Boğazı’na tayin edip katı külli rahnedar ve bî-huzur ve vakt-i sadaretinde Boğaz’da bulunduğum müddette suʻi muamelesi havfıyla bî-şuur etmiş olduğundan fî mâ baʻd vüzera kapı kethüdalığı hidmetinde bulunmamak üzere talak-ı yemîn etmiş olduğumdan maʻzuriyet-i şerʻiyem vardır yoksa hâşâ sümme hâşâ irade-i seniyyeye bir günâ muhalefet had ve garazım değildir deyü eymân-ı mugallaza ile inbâ ve istiʻfâ ederek talepkâr-ı mazeret olmuş ve fî nefsi’l-emr mîr-i mûmâileyh kulları mukaddema kapı kethüdalığı maddesinden mutazarrır ve rahnedar ve bu vechile dahi özr-i şerʻîsi vukûʻa gelmiş olduğu ve müşârunileyhin kapı kethüdalığına çesbân âhar kullarından her kime irade-i seniyyeleri müteallık olur ise hilʻati ilbâs olunacağı muhat-ı ilm-i âlîleri buyuruldukda ol bâbda ve her halde emr u fermân şevketlü kerâmetlü mehâbetlü kudretlü veliyy’i-niʻmetim efendim padişahım hazretlerinindir.