Cevat Fehmi Başkut yalnızca sinemaya uyarlanan tiyatro piyeslerinin ve Türk romancılığında ender görülen polisiye türünün önde gelen yazarlarından değildir. O aynı zamanda bir gazeteci olarak röportajın nasıl yapılacağını da, kendi işleriyle ortaya koymuştur.

Reşat Ekrem Koçu’nun ünlü İstanbul Ansiklopedisi’nde “Gazeteci, edîb, piyes müellifi; bu satırların yazıldığı 1960 yılında Cumhuriyet Gazetesi yazı ailesinin seçkin başlarından, bu büyük gazeteye ciddî ve vakur simasını verenlerden biri” diye tanımladığı Cevat Fehmi Başkut, tiyatro eserleri ve piyesleri ile şöhret bulmuş önemli gazeteci ve yazarlarımızdandır. 1905’te Edirne’de asker bir babanın (Fransızca öğretmeni Binbaşı Ömer Bey) oğlu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında İstanbul’a geldi. Eyüp’te Reşadiye İlkokulu’nu bitirdi. İstanbul Sultânîsi’ni bitirdikten sonra hayata atıldı. Gazeteciliğe düzeltmenlik- le başlayan Cevat Fehmi, Son Posta ve Cumhuriyet gazetelerinde çeşitli kademelerde görev yaptı.

Güçlü bir kalem Cevat Fehmi Başkut kalemi güçlü bir gazeteci ve piyes yazarıydı. Gerçekleştirdiği röportajlarla tanındı.

Cumhuriyet Gazetesi’nin uzun yıllar yazıişleri müdürlüğünü üstlenen Cevat Fehmi Başkut bir dönem Perde ve Sahne isimli bir sinema/tiyatro dergisi çıkardı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin idare heyeti başkanlığını yapan Başkut, 1945’te Büyük Şehir isimli bir komedi yazarak Şehir Tiyatrosu’na verdi. Bu eser kabul edilince ünlü Paydos piyesini yazdı. Paydos piyesi büyük rekorlara imza attı ve Türkiye dışında sahneye konan ilk Türk piyesi oldu. Son piyesinin adı Son Gelişte olup, Valide Sultanın Gerdanlığı başlıklı polisiye bir romanı da vardır.

Bekçi ile mülakat Başkut’un röportajları Akba Kitabevi tarafından “Geceleri Bizi Kimler Bekliyor?” adıyla kitap (Ankara, 1933) olarak basılmıştı. Bu kitapta bir de “Bekçi ile mülakat” başlıklı, esprili bir röportaj vardı. Röportaj ilişikteki görselle yayınlandı

Ünlü eserlerinden biri de Buzlar Çözülmeden piyesidir; bu oyun başarılı bir şekilde sinemaya uyarlanmış ve büyük başarı kazanmıştır. 1930’lu yıllarda yaptığı ve gazetesinde yayınladığı röportajlar, Ankara’nın ünlü yayıncısı Bilal Akba’nın sahibi olduğu Akba Kitabevi tarafından Geceleri Bizi Kimler Bekliyor? adıyla (Ankara, 1933) olarak basılmıştır. Künyesinde “‘Cumhuriyet’ Gazetesi’nde çıktıktan sonra kitap şeklinde basılmıştır” kaydı bulunan eserde “Telgrafhanede Gece”, “Polis Karakolunda”, “İtfaiyenin Gecesi”, “Bekçi ile Mülakat”, “Beyazıt Kulesinde”, “Limanda Gece”, “Şehri Aydınlatanlar”, “Eczanelerde”, “Gazete Basılırken”, “Gece ve Telefon” isimli röportajlar vardır. Kitabın sonunda ayrıca “Beş ayrı yazı” başlıklı bölümde “Bir Kaza Hikâyesi”, “Ruhlarla Mülakat”, “Hakiki Bir Masal”, “Yo–Yo Salgını”, “Esnaf Mahkemesi” adlı kısa yazılar bulunmaktadır.

Gece röportajları Başkut’un, künyesinde “Cumhuriyet Gazetesi’nde çıktıktan sonra kitap şeklinde basılmıştır” kaydı bulunan eserinin kapağı.

Cevat Fehmi Başkut (1905- 1971) gibi kalemi kuvvetli bir usta gazetecinin adeta röportajın nasıl yapılacağını gösterdiği bu nadir kitaptan örnekler aşağıdadır:

Telgrafhanede gece

Telgrafçının uykusuzluğu Başkut telgraf işçileriyle olan söyleşilerde, onların resmi tatil ve bayram günlerinde yaptıkları fazla mesaiye vurgu yapmıştı.

Yeni Postane binasının birinci katında, binanın boylu boyunca uzanan bir salon, büyük bir salon… 35 memur, 35 telgraf makinesinin başında çalışıyor.

Makinelerin gürültüsü, uykusuzluktan kanlanmış gözler, yer yer tavana doğru uzanan sigara dumanları…

Dışarda yağmurlu, pis bir gece var. Dışarda gece olduğu yalnız siyaha boyanmış gibi duran pencerelerden belli… Saat üç.

– “Telgrafçılık zor şey! Bayram olur, herkes eğlenir, üç gün, üç gece uykusuz kalarak eziyetini biz çekeriz. Kandil olur, külfeti bize düşer. Tasarruf haftası derler, İstanbulun kurtulduğu gün derler, Brezilya ile ticaret muahedesi imzalandı derler, kabak bizim başımıza patlar.

Ahmet Efendi öldü, çalış telgrafçı! Ayşe Hanım evlendi uyuma telgrafçı! Tekerleklizadeler iflas ediyor, ne duruyorsun telgrafçı!”

Polis karakolunda

Sabaha karşı bir karakol
Başkut röportajlarını genellikle gece vakti yapıyor, hayatın akmakta olduğunu gösteriyordu.

Şehir uyuyor. Hareket yok, ses yok, ışık yok… Şehir uyuyor. Yalnız geceleyin bizi bekleyenler ayaktalar. Onların gündüzü başlayalı saatler olmuş.

Saat iki… Eminönü polis merkezinin bir odası. İki köşede iki masa var; iki telefon ve iki serkomiser… Kapının yanındaki soba gürül
gürül yanıyor. Sobanın altında uyuklayan kedi ara sıra gözlerini açıyor, başını doğrultuyor ve saat ikide hâlâ uyumayan bu adamlara hayret eder gibi bakıyor.

Soba ile masaların arasına muşamba kaplı bir kanepe koymuşlar. Üzerine az evvel sokakta taşlar üstünde bulunan bir sarhoş yatırılmış. Sokakta düşerken yüzünü gözünü parçaladığı için başı sargılar içinde. Onu kaldırıp buraya getiren polis memurları ecza dolabındaki ilaçlarla yarasını da temizlemişler, sarmışlar…

Sarhoşun horultusu başının üzerinde, duvarda asılı duran ihtiyar saatin tiktaklarına karışıyor.

Kendisini tanıyorlar. Vaktiyle çok zengin, çok maruf bir adammış. İçki, kadın ve kumar onu düşüre düşüre bu hale sokmuş.