Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Halûk Dursun, Van-Erciş yolunda trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Türkiye’nin en büyük iki müzesinde, Ayasofya’da ve Topkapı’da yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanıydı.

Yaşamın değersizliği, ölümün sıradanlığı giderek daha yaygın benimseniyor. Buna değerleri bilinmeyen, tanınmayanlar da dahil. İnsan ölümü herhangi bir canlı ölümü gibi algılanırken, “önemli” olanlara da basın-medya haberi açısından bakılıyor. Ecel ölümleri dışında en yüksek oranda ölüm faili, trafik. Cinayetler, düğünler, asker uğurlamaları da her can alışında haber oluyor. “Törenli” cenaze kaldırılmadığı günümüz yok. Bu, her gün önemli-değerli kayıplar verdiğimizin kanıtı. 

Telafisi ve tesellisi olanaksız bir entelektüel açığı bırakarak Van-Erciş yolunda “mıcır-takla- şarampol” kazasında Prof. Dr. Halûk Dursun’un (62) yaşamdan kopuşu, faili olmayan bir trafik cinayeti değil de nedir? Halûk Dursun bir anda öldü, bir anda gömüldü! Hepsi iki gün. Haber değeri de o kadar: 20-21 Ağustos tarihlerinde gazetelerin kaza ve defin kutucuklarında, TV’lerin altyazılarında görüldü ve unutuldu! Bu, olağanlaşan bir önemsemeyiştir. Bu ve benzer vakaların gazete ve TV kanallarındaki basmakalıp cümlesi de şudur: “Otomobili mıcıra girip şarampole yuvarlandı”. Tanımayanlar için Haluk Dursun, ha o, ha öteki bir akademisyen, son görevi de Bakan yardımcılığı olan bir kişidir. Bu tür haberler de bir bakıma hadiseyi sıradanlaştırır ve anında unutturur. 

Prof. Dr. Haluk Dursun

Türkiye’nin aydın yüzü, bilim kadroları, Dursun’u ne kadar tanıyor olabilir? Bunu ölçmenin yolu, ölüme koşma yazgısı olmamalıydı. Gazete haberlerine göre Malazgirt’e gidiş gerekçesi şuymuş: “Malazgirt Zaferinin 948. Yıldönümü. Bu arada Türkiye Yazarlar Birliği’nin Muş’ta düzenlediği 4. Tarihî Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni”ne de katılmış (!). Bir Bakanlığın, böyle yerel bir şölene Bakan yardımcısı düzeyinde katılmasının gerekip gerekmediğini biz bilemeyiz ama, ortada yeri doldurulamaz değerli bir entellektüel kaybı var. Şu soru da akla takılıyor: Dursun, tarih romancısı mıydı? Veya o yerel “şölen”e başka kimler katıldı ki, Dursun’un da katılması gerekti? Üçüncüsü, o gün Türkiye’nin dört tarafında herhalde onlarca etkinlik vardı; onlara da Ankara’dan gidenler oldu mu? Bürokrat üstü konumdaki devlet yetkilileri bu tür yerel-özel etkinliklere katılmalı mıdır?.. 

Henüz merhum demeye dilim varmıyor. Halûk Bey’in bir üniversite öğretim üyesi, Türkiye’nin en büyük iki müzesinde (Ayasofya’da ve Topkapı’da) yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanı olarak -roman yazarı da olmadığına göre- tarih romancıları toplantısında iki çift söz söylemesi gerekir miydi? Demekten de dilimi tutamıyorum.

Prof. Dr. Halûk Dursun’la TV oturumlarında birkaç kez beraberliğimiz dışında görüşmüşlüğümüz yoktu. Son olarak Ankara’da, Özel Kaleminden arayarak bizi görüştürdüler. 7 Mayıs 2019 Salı günü saat 13.30-14.00 teki görüşmeyi günlüğüme yazmışım: “… Prof. Dr. Halûk Dursun’un Özel Kaleminden arayan görevli sayın Dursun’u bağladı. Hayat Ağacı dergisindeki “Kuyumcu Babanın Mirası” yazımı okumuş ve duygulanmış. Divriği ve Ulucami ziyaretinde çarşıyı dolaşırken babamın dükkânını sormuş. Yıllar önce yıkıldığı yeri göstermişler. Tokat ziyaretinde de Sanatçılar Müzesinde tavşan eli görünce, yazımda geçen “babamın tavşan eli”ni hatırlamış. Divriği’deki Ayan Ağa Konağı’nı da konuştuk. ‘Sivas Kongresi’nin 100. yılında birlikte olalım’ dileğinde bulundu”. 

Şimdi ise ben bu sıcak, yetkin, çalışkan, verimli, samimi insanın ölümünü yazıyorum! Ölenlerimiz için duyduğumuz acı ve üzüntü de dileklerimiz de kendimize özeldir. Kaybedilen “sıradan” bir insan değildi. Bu nedenle onun arkasından burada, sıradan bir dilek de yazamam; duamı yüreğimde duyar ve tekrarlarım. Yürekleri yaralı yakınlarına da tesellide bulunamam. Bu zamansız ve anlamsız acı onlarındır. Ne diyebilirim ki? 

TONI MORRISON (1931-2019)

Tüm Siyahları güçlendirdi

Bir halkı kendi değerine yeniden ikna eden Nobel ödüllü Morrison, 5 Ağustos’ta hayata gözlerini yumdu. Onu okuyarak değişen hayatlar ise bir çığ etkisi oluşturmaya devam ediyor. Toni Morrison, Aralık 1993’te, kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nün ardından Stockholm’de yaptığı konuşmada dilin gücünden bahsediyordu: “Kelimeler özgürleştirir, güçlendirir, hayal kurdurtur ve iyileştirir… Fakat, zalimane bir şekilde kullanıldıklarında da milyonlarca insanın acılarını dilsiz bırakabilir. Bu yüzden baskıcı bir dil, şiddetin bir temsili değil, ta kendisidir”.

5 Ağustos’ta, 88 yaşındayken hayata gözlerini yuman Morrison, elindeki gücü her zaman siyahilerin, kadınların, çocukların seslerini onlara geri vermek için kullandı. Medeniyet ve doğa arasındaki çatışmayı, fantastik olanla harmanlayıp derin bir siyasi hassasiyetin ifadesi haline getirdi. 

Köle avcıları tarafından takip edilen ve köleliğe geri döneceğini anladığında yakalanmadan önce iki yaşındaki kızını öldüren Margaret Garner’ın gerçek hikayesinden esinlendiği romanı Sevilen’i (Beloved) 1987’de kaleme aldı. Bir hayalet olarak annesini ziyaret eden bebeğin hikayesi, Morrison’a 1988’de Pulitzer ve 1993’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirdi. 

UMUR BUGAY (1941-2019)

Hem sosyolog hem senarist

Bir apartmandan yola çıkıp tüm Türkiye’nin panoramasını yansıtabilmek… Üstelik bunu her geçen dün dönüşmekte olan bir ülkede yıllar boyunca yapabilmek… Sosyolog ve senarist Umur Bugay, “Bizimkiler”den “Kapıcılar Kralı”na, “Hababam Sınıfı”ndan “Çöpçüler Kralı”na unutulmaz dizi ve filmlere imza atmıştı. 

Umur Bugay, yazdığı senaryolardaki dar alanlara çok çeşitli karakteri; o alanı çevreleyen sorunlara olan eleştirilerini; hepimizin bildiği başlangıç noktalarından yola çıkıp karakterler arası beklenmedik karşılaşmalarla zenginleşen ince bir gözlem yeteneğini sığdırdı. 1964’te İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitiren Bugay, 1962’den itibaren Arena Tiyatrosu, 1972’ye kadar da Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları, Dostlar Tiyatrosu’nda, oyuncu, yönetmen, dramaturg olarak görev yaptı. Devekuşu Kabare’nin efsaneleşmiş oyunlarından “Haneler”, “Reklamlar” ve “Taşıtlar” onun kaleminden çıktı. 1988’de yazmaya başladığı “Bizimkiler”dizisiyle üne kavuştu. Zeki Ökten ile birlikte 1977’den günümüze yaptıkları filmler, unutulmazlar arasına girdi: “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı”, “Pisi Pisi”, “Yoksul”, “Davacı” ve “Düttürü Dünya”.