İlk örneği 202 yıl önce üretilen bisiklet, zaman içerisinde şekilden şekile büründü, teknolojik evrimi boyunca farklı farklı isimlerle anıldı. Birçok milletin mucidi olma konusunda yarıştığı bu basit mekanizmalı, sıfır karbon salınımlı, insan gücüyle yürüyen fevkalade kullanışlı araç; çocuklara oyuncak, büyüklere taşıt, atletlere spor aleti olarak hizmet verdi. Yeri geldi askerleri cepheye, postacıları adrese, seyyahları menzile taşıdı; yeri geldi süslenip törenlerde boy gösterdi. Dünyada ve Türkiye’de bisikletin kısa tarihi… 

Bundan 43 sene önce bisikletin tarihçesiyle ilgili makale kaleme alan birinin, metnine şu cümleyle başlaması hiç de şaşırtıcı olmazdı: “Leonardo da Vinci, bir kağıt üzerine, iki tekerleği, onları bağlayan kadrosu, pedalı, gidon ve selesi olan bir taslak çizdiğinde, tarihin büyük keşiflerinden birinin ilk adımını attığının farkında bile değildi…”. 

Çünkü 1974’te Leonardo’nun elinden çıkma Codex Atlanticus isimli belgenin arka yüzünde neredeyse bütünüyle modern bir bisikletin çiziminin yer aldığı kamuoyuna açıklanmıştı. İtalyanlar öyle mutluydu ki! Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülke bisikleti icat etme onuruna sahip olmak için yarışa girmiş, fakat tezlerini dayandırdıkları belgelerin hemen tamamı sahte çıkmıştı. Sonunda İtalyanlar, Leonardo’nun tartışma kabul etmeyen büyük ismiyle desteden adeta “joker”i çekmiş, bisikletin mucidi millet olma payesine erişmişti. Ama işler onların hayal ettiği şekilde gelişmedi. 

19. yüzyılın sonlarında  ABD’de bir bisiklet kulubünün üyeleri, ön tekerleklerinin çapı arka tekerleklerininkinden daha büyük olan bisikletleriyle poz veriyor, 1890’lar. 

California Üniversitesi’nden sanat tarihçisi Carlo Pedretti, 1961’de Codex Atlanticus’u incelemiş, belgenin arkasında sadece bir erkek cinsellik organının anatomik çizimini bulmuş ve bunu Leonardo ustanın ölümünden sonra oraya öğrencilerinden biri tarafından eklendiği kanısına varmıştı. Yani 1961’de tarihî belgenin arkasında bisiklet çizimi falan yoktu, iki tekerlekli aracın sureti orada 1974’te aniden peydahlanıvermişti. Yapılan kimyasal analizler de bisiklet çiziminin oraya belgenin orijinal üretim tarihinden yüzyıllar sonra eklendiğini doğruladı. Araştırmalar derinleştirilince, Codex Atlanticus’un 1960’lı yıllarda İtalyan rahiplerce restore edildiği ortaya çıktı. Pedretti’ye göre restorasyonu yapan rahiplerden birinin canı fena halde sıkılmış ve oraya bir bisiklet resmi çiziktirivermişti!

İlk modern bisiklet Baron Von Drais’in 1817 yılında kamuoyuna sunduğu ilk modern bisiklet, aslında iki tekerlekli bir yürüme/koşma aracıydı. İcat; Draisine, Velocipede, Hobi Atı gibi isimlerle anılmıştı.

Yine rivayete göre, yapımı gerçekleştirilen bisiklete benzeyen ilk şey, Leonardo’dan üç asır sonra 1791 yılı baharında Paris’te Sicrac Kontu’nun sarayının bahçesinde görülmüştü. Sözde oyuncak yapmaya büyük merakı olan kont, bir tahtanın iki ucuna birer tekerlek koyarak üzerine ata biner gibi oturduğu ve ayaklarıyla da yerden hız alarak yürüttüğü bu oyuncağa Fransızca’da “Hızlı-Gider” anlamına gelen “Celerifère” adını vemişti. Oysa görenler ona “Tahta At” ismini yakıştırıyordu. Çünkü bu, altında iki eğik çubuk yerine iki tekerlek bulunan bir sallanır oyuncak ata daha çok benziyordu. Bu tez de bir Fransız araştırmacı tarafından 1976’da çürütüldü. Sicrac Kontu’nun hikayesi, milliyetçi duygulara kapılan bir Fransız tarihçi tarafından 1891’de üfürülmüştü. 1817’de geçen asıl hikayeye göre, Jean Sievrac isimli bir Fransız dört tekerlekli tahta bir araç üretmiş, adını da celerifère koyup satmıştı. Ama bunun bisiklet konusuyla bir alakası yoktu. 

Bugün, modern bisikletin temel hatlarını az çok taşıyan ilk iki tekerlekli modeli tasarlayıp üreten kişinin Alman Baron Karl Von Drais (1785-1851) olduğu konusunda hemen herkes fikirbirliği içinde. 1815’te Endonezya’daki Tambora yanardağı patlamış, atmosfere yükselen küller insanları güneşe hasret bırakmış, Avrupa’da tarım yapılamaz hale gelmiş, açlık-kıtlık başgöstermişti. Sağ kalan atlar ulaşım için değil, karın doyurmak için kullanılıyordu. Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir “koşma makinası” icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817’de Mannheim’da gerçekleştirdi, bir saatte yaklaşık 13 kilometre yol yaptı ve dünyanın ilgisini çekmeyi başardı. Bisikletin bu ilk atasına Almanlar “Draisine”, Fransızlar “Velocipe” (Hızlı Ayak) ya da “Draisienne”, İngilizler “Hobby Horse” (Tahta At) adını verdiler. 

Stüdyo bisikletleri asker velespitleri 
İstanbul’un özellikle Beyoğlu’nda bulunan ünlü fotoğrafhaneleri, 19. yüzyıl sonlarında, çocukları çekim yaparken oyalamak için stüdyo oyuncakları getirtmişti. 1890’lardan itibaren bunlara üç tekerlekli bisikletler de katılmıştı (üstte). 1920’lerde bisikletli bir Osmanlı neferi (altta). 1900’lerde seyyar Osmanlı zaptiyeleri, devriye araçları bisikletleriyle. 

İzleyen yıllarda “velocipede”ler Fransa ve İngiltere’de yaygınlaştı. 1839’da İskoçyalı nalbant Kirkpatrick MacMillan, kendi kendine yürüyen mekanik tahrikli ilk iki tekerlekli aracı imal etti. Aslında yaptığı şey bisikletin ön tekerleğine iki pedal eklemek, bu pedalların ürettiği enerjiyi bir zincirle arka tekerleğin dingiline iletmekti. MacMillan, bu buluşuyla tarihe pedallı bisikletin mucidi olarak geçecekti. Rivayete göre, ilk bisiklet kazası bundan üç yıl sonra gerçekleşti. 1842’de Dunfries-shire’lı bir bisiklet sürücüsü yayaya çarpınca, beş İngiliz şilini ceza ödemek zorunda kaldı. 1868’de baba-oğul Fransızlar François ile Pierre Michaux, “iki çember” anlamına gelen “bi-cycle” adını verdikleri pedallı bisikletin seri üretimine başladı. Aynı yıllarda MacMillan’ın modelini geliştiren Thomas MacCall’un pedallı bisikleti de İngiltere’de ticari başarıya ulaşıyordu. 

Avrupa’yı fetheden “bi-cycle” ile yapılan ilk yol yarışını 1869’da İngiliz James Moore kazanacak, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı’nda, Fransız birlikleri muharebe alanlarında bisiklet kullanacaktı. Yine 1869’da, Eugene Meyer dev bir ön tekerleğe sahip Penny-Farthing modelini üretecek, bundan on yıl sonra, Henry Lawson, pedalları doğrudan arka tekerleğe bağlanan bisikleti geliştirecekti. 1888’de İskoçyalı veteriner John Boyd Dunlop, tahta tekerlekler üzerine içi havayla şişirilmiş lâstikleri geçirmeyi akıl etti: Sarsıntı azalmış, bisikletin sürüş keyfi artmıştı. Sonraki yıllarda eklenecek fren ve vites gibi yeniliklerle bisikletin teknolojik evrimi aralıksız devam edecekti. Bisiklet, Osmanlı döneminde “Memalik-i Şahane” sınırları içinde İstanbul’dan çok evvel, ilk kez 1880’li yıllarda Selanik şehrinde görüldü. Yarı İtalyanca, yarı Lâtince olarak karma bir adla “çabuk giden ayak” mânasına gelen “velocipede”, halk ağzında “velespit” olurken, kimileri ona “şeytan arabası” adını yakıştırıyordu. 

Bisikletin yurdumuzda arz-ı endamı ile ilgili haberlerden olasıdır ki ilki, 31 Ağustos 1885 tarihli Tarik gazetesinde yer almaktadır: “Mösyö Thomas Stefans namında bir Amerikalı, velespid ile önce İstanbul’a gelmiş, buradan da İzmit’e geçmiştir, İzmit’ten beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşan Stefans’ı kentte, Vali Paşa, memurlar ve bini aşkın Ankaralı yollara çıkarak seyretmişlerdir. Bisikletli Amerikalı, Ankaralıların ricalarını kıramamış ve ‘üç defa şose üzerinde velespid ile yürüyüp’ 1200 yarda mesafeyi iki dakika ondört saniyede kat etmiştir” . 

Törenlerin vazgeçilmezi  Bir Anadolu kasabasında bisikletli gençlerin tören geçişi, 1936. 19 Mayıs kutlama töreninde bisikletli öğrenci kızlar, Üsküdar, 1930 (altta). 

Yurdumuzu bisikletle ihtimal ki ilk ziyaret eden ve gazetede haberin devamında yazdığı üzere Ankara’dan Yozgat’a hareket eden Amerikalı Thomas Stefans ile ilgili haberlerinin yayılması, yurdumuzda bisiklet firmalarının gazete ve mecmua yoluyla satış ilanları vermelerine de sebep olmuş, Beyoğlu tüccarlarından birkaçı Avrupa’dan on kadar velespid getirip dükkanlarında satışa koymuştu. İstanbul Ansiklopedisi’nde Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul’a ilk bisikletlerin 1900 yılında geldiği ile ilgili yazısı da bu gelişmeleri doğrulamaktadır. Osmanlı döneminde velespit önceleri halk tarafından sadece keyif ya da şehiriçi ulaşım aracı olarak kullanılırken, 1900’li yıllarda zaman içinde emniyet, zabıta ya da posta teşkilatı gibi devlet birimlerince de yaygın olarak kullanılır oldu. 

Zarif, sağlam ve ucuz! 
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde gazetelerde yer alan bisiklet reklamları. 

İstanbul’da 1892-1894 arasında bisiklete ilk sahip olan ailenin hikâyesini ise Refik Halit Karay’ın (1888-1965) kaleminden okuyoruz: “Velosipet, İstanbul’a beş yaşında ya vardım ya yoktum o zaman girdi. Şimdilerde bize şaşılacak hiçbir marifeti ve fevkalâdeliği olmayan bu basit iki tekerleğin gidiş-gelişi hemen hemen bir hâdise teşkil etmişti. Bir yaz akşamı koca incire asılmış, iri bir fenerin altında (lüks lâmbaları daha icat olunmamıştı, elektrik de yasak) ailece telâş içinde bir şey bekleniyordu… İki tekerlek üzerinde yürüyen, yürüyen değil koşan, hattâ uçan bir araba! At ile, eşek ile gitmiyor… Ayaklarını oynattın mı, yallah… Pırrrr ! diye kuş misali nerede ise havalanıyorsun; arkandan sapan taşı değil, ok, kurşun yetişemiyor. İşte bu harika alet ilk defa olarak İstanbul’a, hem de bizim eve geliyordu. Ortanca birader Avrupa’ya ısmarlamış, güç belâ gümrükten girmesine izin alınmıştı. Buhar ve elektrik gibi dış bir kuvvete ihtiyaç göstermeyen bu Frenk icadının memlekete girmesinde Saray bir mahzur görmemişti. Üç aya kalmadı, İstanbul’un içi bu şeytan arabalarıyla doldu”. 

1890’lı yılları takiben Abdullah Frères, Phebus, Sebah & Joaillier gibi İstanbul’un özellikle Beyoğlu’ndaki ünlü fotoğrafhaneleri, çocuklarla fotoğraf çekimini kolay ve eğlenceli kılmak amacıyla Avrupa’dan getirdikleri, yurdumuzda ilk kez görülen dekor oyuncaklarını stüdyolarında kullanır oldular. Çıngıraklı iri çemberler, sallanır büyük tahta atların yanında, özellikle üç tekerlekli metal bisikletler pek revaçtaydı. Fotoğraf çektirmek için ebeveynleri tarafından stüdyolara getirilen çocuklar, hayatlarında ilk kez gördükleri asrın bu en harika oyuncağı ile böylece tanışıyor, üstelik bunların üstüne binme fırsatını yakalıyordu. 

İstanbul’da geçerli bisiklet ehliyeti, 1940.

8 Haziran 1896 tarihli İkdam gazetesinde velespid ile ilgili şu haber yer alıyordu: “Zamanımızda eğlence olmak üzere ihtira edildiği halde kendisine mahsus pek çok tatbikat-ı müfîdeye meydan vermiş olan velespid merakı Avrupa’da hayliden hayliye ilerlemiştir. Geçenlerde Barcto ile Paris arasında vuku bulan bir müsabakada velespid-süvârân (bisikleti süren kişi) 591 kilometrelik mesafeyi yirmi bir saat on yedi dakika on sekiz saniyede kat’etmişlerdir ki vesâit-i ticariye olmadığı halde bu derece sürat henüz bir maşide (yürüyen kişide) görülmemiştir. Eski Yunanlılar ve Romalılar en serii günde 40 kilometre kat’ edilebilirlerdi. İcra edilen müsabaka-i âhirede ilk 25 kilometrelik mesafe velespid-i süvârân tarafından 3 dakika 50 saniyede kat’edilmiştir ki bu hesapça saatte kırk kilometre alınıyor demektir. Bordo ile Angolem arası ki 127 kilometredir. 3 saat 38 dakikada yani vasati olarak saatte 35 kilometre alınmak suretiyle kat’ olunmuştur”. 

Cumhuriyet’in bisikletlileri Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında tören kıtasında -karenin solunda-yer alan bisikletliler, Turgutlu, 29 Ekim 1933.
İstanbul’da bir bisiklet yarışçısı, 1936.

İlk bisiklet yarışları 1890’ların başında yine Selanik’te bulunan yaklaşık 400 metrelik toprak bir piste sahip ahşap tribünlü velodromda düzenlenmişti. Keskin virajlara sahip bu yerde velosipetçilerce tertiplenmiş bu yarışların şöhretli müsabıkları arasında, daha sonraları İstanbul’da düzenlenen koşulara da katılacak olan Enver Paşazade Mustafa, Fransız öğretmen Nobile Paraskevopulos da vardı. 

Batı kaynaklı diğer yenilikler gibi bisikletin de kentlere girmesine yine İzmir’deki Levanten aileler öncülük etmişti. İzmir’de ilk bisiklet yarışması 15 Mayıs 1895 tarihinde yapılırken, 1900 başlarından itibaren Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında bisiklet yarışları da yer almaya başlamış, özellikle Bornova’da Levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından düzenli olarak bisiklet ve atletizm müsabakaları tertiplenmişti. İstanbul’da ilk bisiklet yarışması 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da yapılırken, yarışmaya daha çok yabancı kökenli aileler katılmış, Türk ahaliden katılan olmamıştı. 

Bisikletli bir genç hanım, Bartın, 1950

II. Meşrutiyet’ten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde daha organize şekilde varlığını sürdürdü. Kadıköy’de ilk velosipet müsabakası 1920’li yılların başında şimdiki Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu yerde düzenlenmişti. 1923’te Muvaffak Menemencioğlu başkanlığında kurulan Bisiklet Federasyonu’nca düzenlenen 32 kilometrelik Zincirlikuyu- Büyükdere – Tarabya etaplı bisiklet yarışları ise Cavit Cav, Talât Tunçalp gibi ünlü yarışçıları ortaya çıkarmıştı. 

Türk bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitmiş ancak teknik nedenlerden dolayı yarışamamıştı. 1936 yılında Berlin Olimpiyatlarında ise Talât Tuncalp 150 yarışmacı arasında sekizinci olma başarısı göstermişti. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan dört Türk bisikletçisi, 195 kilometrelik yol mukavemet yarışını mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamamıştı. 

Cumhuriyetle birlikte, özellikle onuncu yılı takiben resmî bayramlar ile yöresel kurtuluş günleri resm-i geçitlerinde konvoylara katılan süslü bisikletler, 1950’li yıllarda yurdun dört bir yanına yayıldılar; en ekonomik şehirici taşıtlar olarak rağbet gördüler. İki tekerlekli bu basit ama harikulade araç son yıllarda özellikle büyük şehirlerde yeniden gözde. Bisiklet kültürü hızla yaygınlaşırken, on binlerce kentli trafiği dert etmeden bir yerden bir yere ulaşmanın mutluluğunu spor yapmanın keyfiyle birlikte yaşıyor.