Bugün görenlerin otomobil diye nitelemekte zorlanacağı ilk buharlı aracın üretilmesinin üzerinden henüz 250 yıl bile geçmiş değil. Modern otomobillerin atası sayılabilecek ilk benzinli araç Benz Patent Motorwagen ise bundan sadece 131 sene önce, 1886 yılında Karl Benz tarafından üretilmişti. Bununla birlikte, pek az icat tarihin akışını otomobil kadar etkilemiştir. Otomobil, yalnızca teknoloji tarihinde değil; askeri ve sosyal tarih, iktisat ve sanat tarihi alanlarında da silinmez izler bırakmıştır. Modern insanın kişisel tarihi ise, otomobille birlikte hayatımıza giren sözcükler, kavramlar, hikayeler ve anılarla bezenmiş, zenginleşmiştir. Enis Batur’dan otomobil merkezli bir kişisel tarih denemesi…

AUTO: Teknoloji Devrimini yaratan­lar, buna maruz kalanlara bir de dilleriyle yüklenmekten geri kalmamışlardır: Kav­ramları, kelimeleri, hatta örnekleriyle: Bunlardan biri “tele”yse bir ikincisi “au­to” olmuştur, bize kalan onu fonetik aya­rıyla benimsemekti, öyle yaptık: Oto bir aile kurmakta gecikmedi, hayatımıza çö­reklendi — ondandır “araba” varken “oto­mobil”i bağrımıza bastık, bir yüzyılı aşkın bir süredir sokaklarımızda, caddelerimiz­de anayollarımızda fırdönüyor.

BAGAJ: Stepnesi, krikosu, çekme halatı, fosforlu park levhası, sağlık çantası, ben­zeri aksesuvarlarıyla bir bakıma otomo­bilin kozmik odasıdır bagaj. Arkada, pek ender önde, kapalıyken safkan karanlık ve sessiz, taşır: Çantalar, bavullar, irili ufak­lı paketlerde şöförün işine bağlı olarak “mal”, bazan bir ceset (Aldo Moro), bazan bir canlı için kapağı nefes alsın diye yolda aralık bırakılmış (Kırmızı Çember filmin­de Delon kaçak Volonte’yi polis çembe­rinden öyle geçirir), kiminde unutulmuş bir uçurtma, kiminde balıkçı takımı.

Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan İtalya başbakanı Aldo Moro’nun cesedinin bir Renault’nun BAGAJında bulunma anı. Fotoğrafı çeken 22 yaşındaki Gianni Giansanti dünyaca ünlü olmuştu, 1978.

CANAVAR: Tarih boyunca, farklı coğraf­yalarda, kültürlerde kendisine geniş yer açmıştır canavarlar kataloğu: Kar adam Yeti’den göl canavarlarına, ejderlerden heyulalara binbir maddeye çağdaş bir katkı olarak geldi katıldı Trafik Canava­rı, gün geldi duyurulara ve panolara sözde “yüz”ü bile nakşedildi ya, onu aslında ni­cedir tanıyorduk: Trafik sıkıştığında yan­daki aracın, aktığında arkamızdan ya da yanımızdan denetimsiz bir hızla yaklaşan araçların direksiyonunda oturan ve tıpa­tıp aynada bize benzeyen kişiydi.

ÇEKİCİ: Duruma göre yardımcı meleğin, mundar bir elçinin, hattâ azrailin şoförü­nün kimliğini taşıyan birinin kullandığı, çeken ve kaldırıp sırtlayan, her hâlükârda götüren bir meta-taşıt. Bozulmuş ve trafi­ği tıkamış, yanlış park edilmiş ya da park ücreti ödenmemiş, kaza geçirip ortayerde parçaları dağılarak kalakalmış yarı hurda halindeki araçları üstüne vinciyle kaldı­rır, zincirle halatla bağlayıp peşisıra ‘ceza sahası’na nakleder. Genellikle arkasından saydırıldığına tanık olunur, hayırla yâde­dilmez.

ABD’li Holmes firmasının bugün ancak müzelerde görülebilen dıştan takma ilk ÇEKİCİsi ‘model 485’, adını fiyatından alıyordu. Ticari kartpostal, 1913.

DİKİZ: “Önüne bak(sana)!” demeye alış­mış dilimiz, oysa şöförün bir de arkasına bakması beklenir. Biri içeride ortada, iki­si dışarıda yanlarda aynalar sağlar çevre kontrolünü. Dikiz aynası tuhafın tuha­fı seçim olmuş ama: Otomobilinin içini çok sayıda aynayla donatmış, yarı Narsist yarı dikizci şöförler azınlıkta kalan per­vers’lerdir, araç aynaları düpedüz işlev­seldir: Şerit değiştirirken, park yerine girerken çıkarken, arkadan yaklaşanı kol­larken bir göz öne ayarlıysa, ötekisi ucuy­la aynadan okur — her iyi şöför biraz şaşı olmayı bilmelidir.

EHLİYET: İnsanlara araç kullanma eh­liyeti vermezden önce ‘insan gibi’ davra­nıp davranmadığını ölçmek gerekirdi; gel­gelelim sınav soruları da, uygulaması da bunu hesaba katmadığı için her yıl sayısız kurban alır trafik. Yaklaşık on yıl ehliyet­siz, yurtiçinde ve yurtdışında araba kul­landıktan sonra, enikonu deneyimli olma­ma karşın ilk seferinde sınavı veremedim. Buna karşılık, düpedüz sıfır deneyimli anneme bir tanıdık torpiliyle hemen eh­liyet verilmişti — o gün bugün ehliyet­sizlerin çoğunun ehliyet sahibi olduğuna inanırım.

Dünyanın ilk süperotomobili Lamborghini Miura, 1966 Cenevre Otomobil Fuarı’nda sergilenmiş ve FİYAKAsıyla akılları baştan almıştı. Prototipin henüz bir motoru yoktu.

FİYAKA: Eski otomobiller gerçekten fiya­kalıydı: Chrysler, Oldsmobile, Buick, Bent­ley… müthiş yakışıklı küheylânlar arasında başı çekiyordu. Bugünün fiyakalıları, Lam­borghini’den Maserati’ye bir yelpaze oluş­turuyor ya, onlarda asıl fiyaka direksiyonla­rına oturanlarına ait gibi geliyor bana. Kime caka satıyorlar? Hem karşıcinse, hem hem­cinslerine, farklı duygusal büyüklenmeler­le. Bir çoğu “at hırsızları”nın çocukları, to­runlarıdır, bakılsa. Fiyakalarından geçilmi­yor ama, işin aslı, istisnalar kuralı bozmaz, kafaları ve ruhları tamtakır onların.

GAZ: Gaz vermek dilimizde eğretilemeye dönüşmüş, oysa otomobil kullanırken düz anlamındadır: Hızı gaz pedalıyla ayarlarız. ‘Gazkesmez’ tabir edilen şöförler vardır, yolda hep önlerindeki araçlara aşırı sokul­mayı severler. Profesyoneller gaza basma­nın her an para harcamak anlamına geldi­ğini düşünür, tehlikeli olmasına karşın, yo­kuş aşağı inerken vitesi boşa alır, pedaldan ayağı çekerler. Kelime beni ürkütür: Zyclo­ne B öncesi Yahudileri kamyonların kapak kasasına doldururlar, egzosa bağlı borudan şöför içeridekileri gaza boğardı.

Naziler, 2. Dünya Savaşı’nda kapalı kasasındaki mahkumları egzos GAZıyla öldüren gezici gaz odaları ‘gaswagen’leri Yahudileri topluca yok etmek için kullandılar.

HURDALIK: Genel görünümüyle otomobil mezarlığı içkarartıcı, izbe bir yığındır; bundan ibaret olmadığını işin içini bilenlere sormalı: Piyasada çoktan parçaları dolaşımdan kalkmış eski model otomobil sahibi çözüm yolunu orada bulur. Bir aksesuvar cennetidir. Koleksiyoncu­lar ikidebir uğrar, eşinirler. Bir dönem, sanat­çıların da ilgisini çekmiştir: Heykeltraş César, yeni arabaları preslemeden önce hurdalarla ça­lışmıştı. Bundan da öte, kulak vermeyi bilene anlatacağı çoktur otomobil mezarlığının: Bütün hurdaların geçmişleri acılı tatlılı anılarla dolar taşar.

IŞIKLAR: Renk tarihçileri her renge biçilen rolleri, tarihlerine yayılmış anlam tabakaları­nı, taşıdıkları simgesel boyutları enine boyu­na didiklediler. Renk sözlükleri hazırlandı, bü­tün renklere ilişkin deyimler toplandı, ressam paletleri sergilendi, günlük yaşama kılavuzluk eden renk katalogları dolaşıyor ortalıkta. Trafik ışıkları üç renk üzerinden uluslararası bir dil kurmuştur. “Geç!”in karşılığı yeşil, “dur ve bek­le!”nin karşılığı (No Pasaran) kırmızı, geriye bir tek kararsızlığa teslim sarı kalıyor: Yavaşla mı, hızlan mı, kimbilir.

HURDALIKlara boşuna otomobil mezarlığı denilmiyor. 1950’lerde doğmuş bir ‘Amerikan’ parça parça eksilerek hiçlikte kaybolmayı bekliyor.

İHTİYAÇ MOLASI: Uzun yol seferleri çok geçmeden bir tür ara turizm sektörü yarattı: Şöförlerin de, yolcuların da kısalı uzunlu mola verme istekleri doğrultusunda, özellikle ana­yollar üzerinde ücretli-ücretsiz konaklama, ihtiyaç giderme bölgelerinden sapaklar üredi. ‘Yol Filimleri’nde başrole değilse yanrole çıktı­lar. Buradan, edebiyat alanına bir başyapıt gel­di: Cortazar ve eşi Carole Dunlop, ‘astronot’tan mülhem Evren Yolun Autonotları kitapları­nı, Paris-Marsilya arası yalnızca ücretsiz mola alanlarında kalarak yazdılar, yolculukları bo­yunca tek ziyaretçileriyse Türk yazarı Osman Necmi Gürmen olmuştu.

Yazar Julio Cortazar, Paris-Marsilya yolunda bir İHTİYAÇ MOLASInda.

JİPİES diye sözediyor ondan bizimkiler: Kısal­tılmış hali GPS olan aracın açılmış hali Global Positioning System: Küresel Konumlama Siste­mi — bana kalsa Akıllı Yerlem Aygıtı olarak vaf­tiz ederdim. Sıkışık trafikte, uzun yolda gerçek­ten de olağanüstü bir yardımcı sürücüler için. Kestirme güzergâhı, tıkanıklık süresini bir çırpı­da sıralıyor. İnatçı biraz: Uyarılarını hesaba kat­madığınızda sinirlenebiliyor. Duyarsız da: Tünel korkunuza kayıtsız kalıyor. Sinemada şimdiden önemli yan roller kaptığına tanık oluyoruz. Uy­gar ülkelerde araçların zorunlu organı artık.

Günümüz otomobillerinin vazgeçilmez aksesuarları GPS’ler, araçlara 90’lı yıllarda girmişti. İlk ticari navigasyon sistemi Honda Electro Gyro-Cator ise piyasaya 1981’de çıkmıştı. Cihazın adı ülkemizde çoğunlukla JİPİES (ci-piis) şeklinde söyleniyor.

KORNA: (ya da klakson) Otomobilin en hırçın, vurdumduymaz, antipatik organı. Hele, şehir­lerde sözde kullanımı yasak havalı kornalar! Metropollere kimbilir toplam kaç desibel gü­cünde bir patırtı yüklemesi yapar patavatsız sü­rücüler: Hastane, okul yakınıymış, geceyarısı ya da sabahın er saatıymış aldırmaksızın elleri sa­bırsızlıkla kornalarına gider ve bazan neredey­se oraya yapışıp kalır. Ülkemizde en kısa zaman biriminin, trafik lâmbasının yeşile geçmesiyle arkamızdaki otomobilden korna uyarısı gelişi arasında olduğu bilinir.

LASTİK: Tekerleğin giysisi. Geçmişte kolay patlar, parçalanır, kazaları tetiklerdi; şimdi zor patlıyor, ıslak yolda kaymıyor. Nobel Fizik ödü­lü sahibi Le Gennes, ördek tüylerinin su geçir­mez özellikleri üzerinde çalışmalarının direnç­li lastiklerin üretimini sağladığını söylemişti. Krikoyla yanyana bagaj zeminine gömülü yedek lastik önemli ve olmazsa olmaz bir parça, eski modellerde kabartma şık kutuları olurdu. Las­tik emekliye ayrıldığında da işe yarar: Onun­la yüzenleri biliriz. Anarşist bir yanı olur: Grev yapanlar barikat kurarlar yüzlercesiyle, an gelir topunu yakarlar: O ne kokulu dumandır!

Otomobil LASTİKleri, başından beri sokak protestocularının favori barikat malzemelerinden olmuştur. Tayland’daki ‘Kırmızı Gömlekliler’ (Red Shirts) gösterileri sırasında bir protestocu lastik-barikatın arkasında saklanıyor, Bangkok, 2010.

MAKAM ARABASI: Birden, yüklendiği yan işaretler (özel plakadan flamaya) aracılığıyla otomobilin markasını arka plana iter. Oradan, Devlet, kendi hiyerarşik merdivenini, sembo­lizmini, kudretinin elçisini ya da gölgesini sı­radan yurttaşa gösterir. Özel kuruluşlarda da, Devlet ile eşdeğerde olmasa bile, makam aracı kendini hissettirir. Şöförlerde, Cemal Süre­ya’ya özenerek söylersek, bir mareşal edâsı sezilir. Makam sahibinin koruması, yaveri iş­başındadır. Kimi makam arabaları üstü açık kullanılır özel durumlarda ya, Dallas’ta Ken­nedy’den bu yana giderek bu yaklaşımdan çe­kinilir olmuştur.

NİKELAJ: Eşittir makyajdı. ‘Yayla’ tabir edilen eski Amerikan arabaları âmiyane deyişle ‘kız gibi’ süslenirdi yapım aşamasında. Gelenekleri­ni sürdüren Rolls Royce, Bentley, Cadillac gibi markalar için o parlak süslemeler hâlâ âlameti farikadır. Zamanla, ‘halk tipi’ otomobiller, ma­liyet yükü nedeniyle nikelajı devredışı bıraktı, yerini yükte ve pahada hafif, anonim ve sıradan süsler aldı. Buna karşılık, dudak uçuklatıcı fi­yatlarını doğrularcasına, spor araba üretimin­de yerini korumayı bildi nikelaj — afra tafranın asıl geçer akça olduğu şu dünyada.

1967 model bir klasik, Cadillac Deville Convertible. Ön ızgara, tampon ve farların harika NİKELAJı, ateş kırmızısı otomobilin havasına hava katıyor.

OYUNCAK OTOMOBİL: Başlangıçta çocuk­lar düşünülerek üretilmeye başlanan oyuncak otomobillerin, neden sonra büyümüş çocuk yanı kalmış olanların da bir o kadar ilgisini çektiğinin anlaşılması bir koleksiyoncu ordusu yaratmakta gecikmedi: Minyatür otomobiller beş kıtada “has­ta”larını yaratacaktı. Küçüğün oyuncağı otomo­bili andırsa yeter, kaldı ki can yakmasın hedefiyle yumuşak maddeler seçilir yapımında. Büyüğün ki öyle mi? Mikro modelin tıpatıp aynı olması özgün modelle esastır, hiçbir ayrıntı unutulmamalı, her markanın her yıl ürettiği modelin karşılığı olmalı­dır. Dünya içinde birbaşına, başlıbaşına dünyada.

ÖN: Otomobilin öncamı hayatımıza ilk ekran ola­rak girmişti; televizyonunkinden çok önce. On­dandır, çocuğun ilk düşlerinden biri şöför yanına oturmasına izin verileceği yaşa gelmekti. Pek az kadının ehliyet sahibi olduğu dönemlerde otomo­bilin ön tarafı eril bir coğrafyaydı. Sürücü, direk­siyonun başında, göstergelerin karşısında, ayak­ları bir pedaldan ötekine, eli vites kolunda, sanki hükümdardı. O düzen bozulalı çok oldu. Airbag türü yepyeni donanımlar girdi işin içine. Otoma­tik vites elin ayağın yükünü hafifletti. Gene de ön­camın açtığı büyülü ekranın niteliği değişmedi.

İngiliz firması Mathbox’ın ürettiği Vauxhall Cresta modeli bir OYUNCAK OTOMOBİL. Müzayede parçası oyuncağın kutulu ve iki renkli oluşu değerini artırıyor.

PARK: Ehliyet sınavının pratikte zorlu aşaması otomobili park etmekti, şimdiki otomobiller ‘akıl­lı’, bir komut düğmesine basıldığında kendi başla­rına bu işi yapabiliyorlar, özellikle kadın sürücü­leri -nedense- zorlayan bu işlemin zorluğu tarihe karışmak üzere. Ama park yeri sıkıntısı doruğa çıkmış durumda. Ana caddelerimizde pervasızla­rın çift sıra park yapmaları nedeniyle yolu kulla­nanlar cinnet geçiriyor. Biribirinden çirkin kapalı otoparklar tıkabasa dolu. Uygar dünyada hayır, bizde hâlâ her sokağın değnekçisi ali kıran baş ke­sen. Park Yapılmaz levhâsına gelince: Ona gülüp geçiyor herkes.

1957 model klasik Pontiac Star Chief Convertible’ın sürücüsünü ayrıcalıklı hissettirecek biçimde tasarlanmış ÖN paneli.

RADYO: Başkalarını bilemem, radyosuz bir oto­mobil benim gözümde yarıyarıya kötürüm bir araçtır. Yalnızca ‘yol durumu’ üzerine yayın yapan radyoları düşünerek söylemiyorum bunu, çok da­ha fazlası: Haberdi, naklen maçtı, mavraydı oyalar bunalmış sürücüyü. ‘Ruhun gıdası’ bir başka ev­rene taşır onu: Meşrebine göre Neşat Ertaş, Mü­nir Nureddin, Amy Winehouse ya da Paolo Conte uçurur. Gün geldi kasetçalar, CDçalar eklemlendi araba radyosuna, dehşet hoparlör düzenekleriyle: Yanımızdan geçen kimi araçlar mübarek seyyar diskotekler gibi.

SİNYAL: dilimize yapışmış. Tıpkı şanzıman, debriyaj, far, stop lâmbası, egzos, karbüratör, batarya, römork, tıpkı kamyon, kamyonet, mi­nibüs, otobüs gibi. Gündelik dilimizin de, yazı dilimizin de teknolojik araçlar üzerinden is­tilâya uğramasından kaç yurttaş acı çekiyor­dur? İçimdeki münafık sersem gerekçeler arar bazan: Bundan mı acaba, pek çok sürücü “sin­yal” vermeyi unutuyor, umursamıyor ülkemde? Bundan mı “stop” lâmbaları sönük ya da kırık? Bundan mı hem kendisinin, hem karşısındaki­nin ve arkasındakinin yaşam hakkına kayıtsız?

1960 yapıımı Şoför Nebahat filmi ilgi görünce, izleyen yıllarda iki devam filmi çekildi. Başrol oyuncusu Sezer Sezin, bunların ilki olan ŞOFÖR NEBAHAT ve Kızı’nda (1964) ağzında sigara, direksiyon başında.

ŞOFÖR NEBAHAT: Sezer Sezin’in canlandır­dığı karakteri yalnızca yönetmen Erksan’a de­ğil, senaryodaki payları nedeniyle Attilâ İlhan ve Atıf Yılmaz’a da borçluyuz: 1960, bir dö­nemeç tarih. Şoför Nebahat, toplumdaki er­kek-kadın ilişkisinin tahteravallisini sallayan bir tipleme kalkışımıdır: “Rol”ünü tersyüz et­mekte kararlı, naif bile olsa feminist tınılı, har­bî bir kahraman portresi. Bugün ehliyetli kadın nüfusu artmışsa katkısı küçümsenemez. Gelge­lelim, hâlâ taksilerde ve toplu taşıma araçların­da kadın sürücü istemiyor toplumumuz — onlar Batıda yaşıyorlar.

TAKSİ: Sinema otomobili her vakit çok sevdi: Bir tür kardeşlik ilişkisi göze çarpar aralarında, öyle ki, niyetlenilse sayısız filme dayanan bir toplu gösteri kolayca yapılabilir. Orada, merkez konumdaki yapımlardan biri Scorcese’nin kült filmi “Taksi Şöförü” olacaktır kuşkusuz. Bu arı­zalı kişilik bir tek New York’un mu kurbanıydı, hayır, her metropolden kendi yerli nüansları­nı cemeden De Niro’lar fışkırmakta gecikme­di: Eril, sert, şâkülden inhirafa yatkın o adam­lardan ürktük. Taksisi barut fıçısına dönüşmüş cengâver şövalyelerin dikiz aynasına yansıyan bakışlarından bir usturanın ışığı geçiyor.

1975 yapımı Martin Scorcese filmi Taxi Driver’da (Taksi Şoförü) Robert de Nero, New Yorklu takıntılı TAKSİ sürücüsü Travis Bickle karakterine unutulmaz bir performansla hayat vermişti.

U DÖNÜŞ: Düz anlamıyla güzergâhı tersine çe­virme işlemini simgeleyen bu seçim ya ani bir karar değişikliğine, ya da öncesinde yapılmış bir yanlışı düzeltme girişimine bağlı olarak ger­çekleşir. Dikkatle yapılıyorsa neyse, sık sık en tehlikeli ataklardan birine dönüşür yolda. Düz anlamının ötesinde, hayatın pek çok aşamasın­da kişilerin U dönüşü yaptıklarını gözlemleriz: Siyasal bağlamda, toplumsal duruş ekseninde oldukça enderdir haklılığı o sert yön değişikliği­nin: Genelde rüzgârın estiği yöne uyum sağla­ma amacıyla başvurulan bir konum tazeleme­dir.

ÜST GEÇİT: Büyük şehirlerde araç sayısının önlenemez yükselişinin yarattığı bir dolu yaşa­mı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı etkileri arasında yayaların sıkış(tırıl)ması olgusu başta geliyor. Yaya bölgelerinin azlığı, kaldırımların daralma­sı ve istilâya uğraması piyadeyi çaresiz bırakı­yor, keşmekeşin hüküm sürdüğü ülkelerde. Üst ve alt geçitler geniş caddelerin sözde kurtarıcı koridorları — ama yaşlılar, özürlüler, küçük ço­cuklar için cendere dik, sonsuz basamaklı mer­divenleri. Sıradan olaylar sütununda çökenle­rin, yıkılanların, yüksek araçların hışmına uğ­rayanların haberleri kol geziyor.

Birçok kaynakta Şirket-i Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi tarafından tasarlandığı ve dünyanın ilk arabalı VAPURu olduğu belirtilen Suhulet, 1872 yılında Kabataş-Üsküdar hattında sefere konmuştu.

VAPUR: Bir ara denizde yüzebilen otomobiller üretilmişti, çarçabuk vazgeçildi bereket, yoksa lodos sersemi İstanbul’da kısa sürede bir deni­zaltı oto mezarlığı oluşabilirdi. Arabalı vapur benim açımdan özel anlam taşıyor: Mucidi ol­duğu da yazıyor kaynaklarda (ki sanmıyorum), şehre ilk örneklerini getiren Şirketi Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi babamın bü­yükbabası. Feribotlardan birine adı verilmişti, dolaşımdan kalktığında adı sanı unutuluverdi. Arabalı vapurlar artık yaygın, ama en çok İstan­bul’un siluetine yakışıyor tombul gövdeleri.

YAZI: Yeni sinemadaki kadar geniş olmasa da, otomobil dünya edebiyatında kendisine derin bir tabaka açmayı bilmiştir. Bizim edebiyat ta­rihimizde de: Araba Sevdası’ndan Erhan Be­ner’in Arabalarım’ına. Gelgelelim, konu ‘yazı’a geldiğinde asıl ilginç ilişki oto üstü örnekler­den devşirilebilir. Kökü atlı araba süslemecili­ğine inen bir geleneğin ucundan başlar kaporta ve cam üzerine kakılan slogansı sözler, deyişler. Sürücü, onlarla kimi tercihlerini vurgular, ai­diyet işaretleri verir, mesaj iletir: “Beni boşuna izlemeyin, zaten kaybolmuş durumdayım”, şe­hirde seyyar bir mizah dergisinin varlığının ka­nıtı bir ironik çıkış.

Z: Dikkat, Kaygan zemin. Bu evrensel işaret pa­nosu, sürücülerin yazgısını etkileyen unsurlar­dan birinin iklim ve mevsim koşulları olduğunun göstergesi. Acemi sürücü panoyu görür görmez frene basar ve kayak mevsimini açar; deneyimli sürücü o an vites küçülterek önlemini alır. Ka­yan araç karşıdan gelen açısından tam anlamıy­la kötü piyangodur. Öte yandan kaygan zemin bir tek yolda çıkmaz insanın karşısına, iş hayatında ve özel hayatında pek sık o tuzağa, mayınlı ara­ziye denk gelir: İşin kötüsü yol kenarında uyarı levhâsı vardır da, hayat da yoktur.

Karayollarımızda, arka camlarında “araçüstü mizahı”ın seçkin örneklerini sergileyen YAZIlarla trafikte dolaşan otomobillere oldukça sık rastlanıyor.