İmkansız değilse de epey zor. İstiklal Harbi ve sonrasındaki 10 yıllık dönemi, hem Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir liderle hem de dünyayı vuran ağır iktisadi-toplumsal krizler varlığında, hiç de fena olmayan bir performansla geçmişiz. Son Osmanlı döneminde dibe vurmuş devlet ve millet, bu acıların hafızasıyla toprağının, çoluk-çocuğunun geleceğini düşünmüş, buna göre yaşamaya çalışmış. 1930’lu yılların “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri” veya “Türk, öğün, çalış, güven” laflarını bugünün “liberalimsi” veya “Müslümanımsı” kodlarıyla küçümseyebilmek için; bu ideolojiye alternatif akımlar oluşturmuş ve bunlar doğrultusunda hayatı-milleti dönüştürerek başarıya ulaşmış olmak icabeder. 

Varolmuş mu veya var mı böyle bir durum? Yok. 

İnönü’nün ve konjonktürün sağladığı, 2. Savaş’ın dışında kalabilmemiz bizi büyük bir insani yıkımdan korumuş ama, sonrasındaki dönemde dünya “boom” derken biz yerimizde saymışız. Yine de erken cumhuriyet devrinin iyi-kötü inşa ettiği, yapılarla, tarım-hayvan-maden üçlüsünün yüzü suyu hürmetine, temel eğitimin ciddiye alınmasıyla idare edebilmişiz. 

Sonrasında ise yönetim aygıtına kim sahip olacak; kim cumhuriyet mirasından beslenip halkı “idare edecek”; kim avantalar ve yandaşlarla hem devleti hem milleti soyacak; kim sadece reaksiyon politikalarıyla konuşup aksiyon inşaatlarıyla beton atacak devirlerine ulaştık. 

Dün dört işlemi yapamayan, köyünden çıkmamış, okuma-yazma bilmeyen “cahil” ve fakir insanın yerini; bugün dört işlemi yine yapamayan, şehrin içine etmiş ve ağzı laf yapan “bilgili” ve “zengin” bir güruh almışsa; bunun sorumlusu Amerika, dış güçler ve “kaka Batılılar” herhalde! İktisadi ve ahlaki problemlerin din-imanla çözülebildiğini hiçbir tarih kitabı yazmıyor. 

Ülkemizde vasatın kendini en makbul gördüğü 21. yüzyılda giderek daha vahim bir boyut kazanan kadına şiddet meselesinin çözümü için ciddi bir zihinsel devrim şart! Ancak büyük felaketler sonrası, insanların bunlardan ders çıkardığı ve bu dersi yaşattığı ülkelerde bir gelecek umudu tesis edilebiliyor. Ancak hakiki bir anma kültürü, samimi bir yurtseverlik ve çoluk-çocuğa ihtimam gösteren bir sevgiyle, eğitimle millet olunabiliyor. 

Umarız Emine Bulut’un hâlâ kulaklarımızda çınlayan ve toplumun bütün kesimlerini derinden yaralayan “ölmek istemiyorum” çığlığı, kadın cinayetlerine karşı toplu bir isyanın fitilini ateşler; uyanan toplumsal duyarlılık kalıcı sosyal reformların yolunu açar. Yoksa, yaşarken gömüldüğümüz, unutulduğumuz bir tarihsizlik bekliyor hepimizi.