Osmanlı kömür işçilerinin tarihi, insana “bu kadar da olmaz” dedirten sayısız olayla dolu. Bir yanda devlet zoruyla ya da geçim derdiyle yeraltına inip köle gibi çalışan işçiler, diğer yanda tek derdi daha fazla kömür olan devlet.

KADİR YILDIRIM

Tarımın sosyal ve ekonomik ilişkilerin merkezinde olduğu Osmanlı toplumunda insanların temel uğraşısı çiftçilikti. 19. yüzyılla birlikte sanayileşen Avrupa ülkeleri karşısında geri kalmışlığın fark edilmesi, politikaların değişmesine neden olmuş, çeşitli fabrikalar ve şirketler açılmaya başlamıştı. Ancak bu politika değişikliğinin halktaki karşılığı ilk dönemlerde çok güçlü olmadı. Nitekim Şark gazetesindeki 26 Mart 1874 tarihli yorum bunu gösteriyor: “Rumeli veya Anadolu’da yaşayan birine güzel bir tarla mı, yoksa güzel bir fabrika sahibi mi olmak istediği sorulursa, şüphesiz güzel bir tarla cevabı alınacaktır!”.

Fabrikaların yanı sıra Zonguldak, Balya, Selanik gibi bölgelerde maden yatırımlarına başlanmıştı. Madencilik, halkın çalışmaya en soğuk baktığı sektördü. Gerek kalifiye işçi bulmadaki sıkıntılar, gerekse halkın madenlerde çalışmak istememesi nedeniyle maden üretimi işçi, işveren ve devlet arasında sürekli gerilime yol açıyordu.

Zonguldak’taki bir İngiliz kömür şirketi 1849’da açtığı madene bölgeden yeterince işçi bulamamış, Hırvat ve Karadağlı işçiler getirmek zorunda kalmıştı. Yerli işçilerin biraz para biriktirdikten sonra köylerine döndükleri görülmekteydi.

İşçi bulmak zorlaşınca, devlet zorunlu çalıştırma yoluna gitti. Aslında Tanzimat’la (1839) birlikte angarya tarzı zorunlu çalıştırma yasaklanmıştı ama özellikle madencilik sektöründe devam ediyordu.

Maden işçisi bulamayan Osmanlı devleti bölge halkını zorla çalıştırma yoluna gitmişti.

Madenlerde zorunlu çalışmaya yönelik en çok tartışılan düzenleme 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi’dir (Nizamname-i Maden-i Hümayun-ı Ereğli). Maden Nazırı Dilaver Paşa öncülüğünde hazırlanan 100 maddelik nizamname, padişah onayından geçmemiş ve yasalaşmamıştı ama askerî ve ekonomik açıdan kömür üretimine verilen önem, düzenlemenin bir teamül halini alarak Ereğli ve civarında yıllarca uygulandı. Nizamname gereği, 14 bölgeden 13-50 yaş arasındaki sağlıklı erkek nüfusun tamamı kayıt altına alınarak bu iki grup halinde her ay 12 gün madenlerde zorunlu çalıştırılıyordu. Dilaver Paşa Nizamnamesi, yasalaşmadan 50 yıla yakın yürürlükte kalacaktı.

1909’da Harbiye Nazırı’nın Ereğli, Bartın, Devrek ve Zonguldak’taki erkeklerin askerlikten muaf tutularak madenlerde çalıştırılmalarını talep etmesi de kömüre verilen önemdendi. 1918’e gelindiğinde, köylüler bir ay madenlerde çalışıp, bir ay da köylerinde dinleniyorlardı.

Bugünkü Zonguldak, 19. yüzyıl ortalarında Üzülmez Deresinin iki yanında kurulu küçük bir mahalleydi.

Madenler ve kömürün artan önemi üzerine Osmanlı hükümeti 1860’lardan itibaren kısa aralıklarla maden nizamnameleri yürürlüğe koydu. 1861, 1867, 1868, 1887 ve 1906 tarihli bu tüzükler incelendiğinde, temel amacın işçinin korunması değil üretimi artırmak olduğu anlaşılmaktadır.

1861 tarihli ve 54 maddeli nizamnamenin sadece dört maddesinde işçilerle ilgili hükümler vardır. Ödenmeyen ücretlere, ya da meslek hastalıklarına ve iş kazalarına ise değinilmemiştir.

1868 tarihli nizamnamede, işçi sağlığı, meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından devletin görevlendireceği maden mühendisleri ile mülkî amire yetkiler verilmiş, şirketlere de bazı sorumluluklar yüklenmiş ve para cezaları belirlenmişti. Diğer taraftan işçilere verilecek ücret miktarıyla ilgili sadece “layık oldukları ücret” gibi bir niteleme yapılmış, ödenmeyen işçi ücretlerine yine değinilmemişti. Çalışma süreleri, tatil günleri, dinlenme saatleri, yemek durumu gibi konularda da hiçbir hüküm yoktu. 1906 tarihli nizamnamede dahi bu konulara değinilmiyordu.

1890’da Zonguldak Limanı yapılmadan önce kömür ikmali için gelen gemilerle yelkenli eski ahşap tekneler koyda demirlerlerdi.

Ereğli Kaymakamı Hilmi (Tunalı Hilmi) 1910’da Dahiliye Nezareti’ne madenlerdeki çalışma şartlarını eleştiren bir rapor göndermişti. Rapora göre işçilere verilen yemekler temiz değildi ve yemek molaları kısaydı. Günlük çalışma süresi dokuz saati geçmemeli ve işçiler beş günde bir gün tatil yapmalıydı. 18 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaklan- malıydı. Tunalı Hilmi, zorunlu olmasına rağmen şirketlerin madenlerde doktor bulundurmadığını, ücret ödemesinde işçilere zorluk çıkardıklarını ve işçileri koruyan bir yasa olmadığını da belirtiyordu.

Maden kazaları artıp üretim aksayınca, 1913’te maden işçilerinin, yasadaki deyimiyle biçarelerin sağlığını koruyacak bir düzenleme yapılması gerektiği kabul edilmişti. Madenlerin İ’mâli ve Usul-ı Zabıtası Hakkında Kaleme Alınan Nizamname Layihası isimli düzenlemede, çalışma alanlarının sağlığa uygun şekilde düzenlenmesi, işçi güvenliğine yönelik araçların bulundurulması, işçiler için çay evleri, temiz tuvaletler ve hamamlar yapılması, işçi elbiselerinin uzunluk ve bolluklarının makinelere takılmayacak şekilde belirlenmesi, çocukların madenin nerelerinde çalıştırılamayacağı, işçilerin kazadan korunabilmesi için ocakların nasıl tasarlanacağı, yangın tedbirleri gibi birçok konuya yönelik düzenleme öngörülmüştü. Ancak bu nizamname de kanun teklifi olarak kalmış ve yürürlüğe girmemişti.

Osmanlı maden işçilerinin II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’den sonra örgütlenmeye ve sendika kurmaya yöneldiği görülüyor. Selanik maden işçileri İslam ve Rum Osmanlı Amele Derneği’ni kurarken, Balıkesir Balya’daki işçiler de Balya Madenleri Aya Varvara Amele Cemiyeti adı altında bir araya gelmişti. Ereğli ve İstanbul’daki maden işçileri de bu dönemde sendikalı olmuştu.


Cengiz Kahraman arşivi

1863’te Zonguldak’ta, 1895’te de Ereğli madenlerinde ücretleri uzun süre ödenmeyen işçiler greve gitmişti. Devletin grevlere yaklaşımının pek olumlu olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim 1905’teki Balya Karaaydın maden işçilerinin grevi güvenlik güçlerinin müdahalesi ile bitirilmiş, işçileri greve teşvik ettiği için dört işçi işten çıkarılıp memleketlerine gönderilmişti. 1908’de yine Balya’daki grevde şirket, jandarma sayısının artırılmasını istemiş, ama kaza bütçesinin ek jandarma istihdamı için yeterli olmadığı cevabı verilmişti. 15 kişilik ek gücün maaşlarını ödemeyi şirke üstlenince madendeki jandarma sayısı artırıldı. Aynı yıl Zonguldak’taki Fransız Ereğli Şirket-i Osmaniyesi’nde de grev vardı. Kaymakam, işçilerin çoğunun “Anadolu ve Kürdistan’dan gelen, terk-i eşgal’e aklı ermeyen saflardan” ibaret olduğunu iddia ederek, grevin asıl tahrikçilerinin yabancı işçiler olduğunu ileri sürmüştü. Bu greve de müdahale edildi ve 22 işçi tutuklandı. Zonguldak’ta maden işçilerinin grevleri bundan sonraki yıllarda da devam etmiş; Selanik, Ergani, Gelik, Ankara, Kozlu ve diğer madenlerde de işçiler iş bırakma eylemleri gerçekleştirmişti.

Sıklıkla görülen kazalar 6 Mart 1904 tarihinde Bolu Mutasarrıfının Sadarete yazdığı yazıda “Ereğli Kömür Madeni şirketinin Çaydamarı ocağında, taş baca denen galerideki parlamada (grizu) elleri ve yüzleri yanan iki işçinin şirket hastanesinde tedavi edildiği, ocaklarda sıklıkla görülen bu kazaların yinelenmemesi için önlemler alınmasının şirket yetkililerine bildirildiği” açıklanıyor.

Grevlerin süreklilik kazanması iki şeyi gösteriyordu. Bunlardan birincisi, maden işçilerinin çalışma ve yaşam şartlarının bir türlü iyileştirilemediğiydi. Bir diğeri ise, ücretleri ne kadar düşük de olsa, çalışma şartları ne kadar ağır da olsa, bazıları için madenlerde çalışmak dışında gelir getirici başka bir alternatif yoktu. Aradan geçen yaklaşık 100 yıla rağmen Soma’da faciadan kurtarılan bir maden işçisinin şu sözleri pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor: “Yeniden madene girmem lazım. Kredim var. Kredi ödüyorum bankaya.”.

Yoksulluk iktisadi köleliktir” derken Proudhon tam da bunu kastetmiyor muydu?

OSMANLI’NIN KÖMÜRÜ KEŞFİ:

“Bu gemiye tez kömür buluna!”

II. Mahmud’un buyruğuyla aranmaya başlanan kömür, bulunduktan sonra yerli yabancı birçok sermayedarı zengin etmişti.

Türkiye’yi kömür madeniyle tanıştıran evveliyat, II. Mahmud için Liverpool’da yapılan buharlı geminin İstanbul’a gelişiyle başladı. İstanbulluların “buğu gemisi” dediği, resmi adı Sür’at Vapur-ı Hümayunu olan bu geminin, kamarasında çubuk tüttüren padişah efendimizi, bacasından kömür dumanları savurarak Boğaz sularında gezdirişi 1827’dedir. Türkiye’de kömür henüz bilinmediği için yakıtı ithal edilen gemi için padişahın taşkömürü aranması buyruğu verdiği söylenir.

Sultan Abdülmecid (1839- 1861) Ereğli-Amasra kıyı bölgesini ilkin Emlâk-i Şahane (Sultanlık toprakları) kapsamına aldırmış, 1848’de ise Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa ile imparatorluğun imar işlerinden sorumlu kurum Ebniye-i Hassa’nın mimarlarından Hüsnü Halife de havza sınırlarını tespit etmişlerdir.

İngiliz sermayedarların Galata bankerleriyle ortaklaşa Ege, Marmara, Karadeniz limanlarına vapur çalıştırmak için Batı Anadolu ve Karadeniz yalılarında kömür keşfine mühendisler göndermeleri 1840’larda, “İngiliz bacası” denen ilk ocakların Ereğli ve Amasra yalılarını köstebek yuvalarına dönüştürmesi de izle- yen yıllardadır. Fransız ve başka yabancı sermayelerin havzaya gelmesi daha geç, 1890’lardadır.

Taşkömürü maden havzalarında işletme imtiyazları alan yerli-yabancı sermayedarların, omzunda kazma, elinde karpit lambası, yüzleri zifire boyanmış, salt gözleri ışıldayan sağlıksız köylü ameleleri çalıştırıp zenginleşmeleri zor olmamış, bunlar arasında İstanbul’da para tüketmeye doyamayan hovarda meşrepler de vardır. Bir örnek olarak Lüküs Hayat operetindeki “Zonguldaklı Rıza Bey” karakterini hatırlamalıdır.

İngiliz kumpanyalarına bırakılan havzanın önemi Kırım Savaşı (1854-1856) yıllarında savaş filolarının kömür gereksinimiyle birlikte artmış; Osmanlı ve müttefik donanmalarının gemilerinin kömürü bu havzadan sağlanmıştı.

Osmanlı donanmasının aşırı kömür tükettiği ve havzanın doğrudan Bahriye Nezareti’ne bağlandığı 1865-1909 döneminde kimi Müslüman sermayedarlar da ocaklar açmışlardır. Karadağ’ın Bar kasabasından gelip Zonguldak’ta ocak açan Ahmet Ali Ağa ailesi, akrabasından, Amasra Tarlaağzı’nda ocak imtiyazı alan Edhem Ağa, Kandilli’de ocakları olan Uncu Ahmet Efendi ilk akla gelenlerdendir. Havzadaki diğer ocakların sahipleri ise çoklukla yerli-yabancı gayrimüslimlerdi.

19. yüzyıl sonlarından başlayarak Zonguldak ve Kozlu’da Eseyan, Karamanyan, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi, Mabeyinci Ragıb Paşa ailesi Sarıcazâdeler ortaklığı gibi büyük üretim şirketleri kurulur.

Kömürün değiştirdiği panorama Kömür madeni bulunmadan önce kimsenin bilmediği Zonguldak çok hızlı gelişerek, 20. yüzyıl başında maden işletmeleri, kömür sevkiyatı yapan gemilerle dolu limanı ve madenlerde çalışan çok sayıda yabancının yaşadığı bambaşka bir yer olmuştu.
Çetin Asma arşivi

İlk zamanlar yüzeye yakın kısa galerilerden kömür çıkarılırken, bir süre sonra derinlere inmek, uzun bacalar, galeriler açmak, kalaslardan domuz damları bağlamak gerekince, maden direği ve kalas ihtiyacı için çevre ormanlarının kuru-yaş demeden kesilip tüketilmesi de kaçınılmaz olur.

Kömür madeninin günlük yaşama girişi de başka bir süreçtir. Çevre halkı, tarla sürerken ve temel kazarken görüp “yanar taş” dediği zifirli ve pis kokulu kömürü, ızgara sistemi bilinmediği gibi orman ve odun bolluğundan yakıt olarak kullanılmazken arka arkaya madenler açılınca bu isli paslı yanartaş ısınma amaçlı da kullanılmaya başladı. Aydınlarsa maden kömürünün değerini öteki madenlerin en yukarısına oturtan bir ad buldular: Karaelmas! Böylece hızla kentleşip büyüyen Zonguldak da Karaelmas diyarı oluyordu.

1850-1900 döneminde kömür ocağı sahipleri ve mültezimler üretilen kömürü doğrudan devlete satmakla yükümlüydü. Bunlar alacaklarını ya hiç alamaz ya da parça bölük alırlar; buna karşılık kömür bedellerini havza halkının ödediği âşar, ağnam ve diğer vergilerle tahsil etmiş olurlardı. Ocak işleten mültezimler maden mükellefi köylülerden âşarın bir bölümünü de maden direği olarak ister, ormanlarda kesim yapmanın hiçbir koşulu olmadığı için köylüler de vergilerini ağaç kesip indirerek ödemeyi yeğlerlerdi. Bir zamanlar “ağaç denizi” denen Batı Karadeniz’in Filyos, Kızılkum, Mukada, Boğaz, Çakraz, Deliklişile, Cide orman serilerinin çalılığa dönüşmesi bunun sonucudur.

‘Ocaktan kaçanlar ibret için iki katı çalıştırılır’

Madenlerde zorunlu çalıştırılmasını düzenleyen Dilaver Paşa Nizamnamesi’nin maddelerinden bazıları madencilerin durumunu özetliyor

• Amelenin geceleri açıkta kalmaması için maden içinde kalınabilir koğuşlar yaptırılarak huzur ve rahatı sağlanacaktır. (11)

• Kazmacı ve ameleler 24 saatte iki nöbet ve toplam 10 saat işleyeceklerdir (27-28)

• Ocak tabibi, amelenin rahatsızlığı cüzi bir şeyse tedavi edecek, önemli ise bir refakatçiyle köyüne gönderilecektir. Amele hastalık uydurmuşsa ocağına iade edilecek, eğer kaçmışsa iadesinde başkalarına ibret olsun için iki kat süreyle çalıştırılacaktır(30)

• Çalışanlardan çoğu Müslüman, azı Hıristiyandır. Üretimin aksamaması için Hıristiyanlar Pazar ayininden sonra; Müslümanlar da beş vakit ibadetlerini bulundukları yerde yapıp haftanın hiçbir gününde işi aksatmayacak, Müslümanların iki bayramda Hıristiyanların paskalyada gezmelerine izin verilecektir (56)