II. Mahmud, reformlara girişen III. Selim’in devrildiği isyana tanık olmuş, öldürülmekten kıl payı kurtulmuştu. 31 yıl süren saltanatında önce tahtını sağlama aldı, ardından kökten bir dönüşüm yaşattı. Yeniçeri ocağını bir katliamla kaldırdı, sarık yerine fes giyilmesini emretti.

Osmanlı hanedanının babadan oğula inişi I. Ahmed’le noktalansa da hanedan, I. Mustafa’dan (1623) sonuncu Vahideddin’e (1924) kadar daha üç yüzyıl sürdü. Ama nasıl? Çocukluk gençlik, hatta yaşlılıkları harem kuytularında tutuklu geçmiş, kimileri tahttan indirilmiş, kimileri öldürülmüş padişah trajedileri bırakarak…

II. Mahmud da tahta çıktığı gün, kendisi, kardeşi ve kuzeni üç padişah arasında gerçekleşen bir ölüm kalım trajedisi yaşamıştı. Büyükbabası III. Ahmed 1730’da tahttan indirildiğinde babası Abdülhamid 5 yaşındaydı. Amcazadeleri ve ağabeyinin saltanatları bitinceye değin Abdülhamid, 44 yıl haremin iç dairelerinde kapalı kaldı. 49 yaşında tahta çıktı ve çocuk edinebilme hakkı kazandı. Kız ve oğlan 22 çocuğu oldu ama bunlardan iki şehzade ile iki kız yaşama tutunabildi. Bu dörtlünün en küçüğü Mahmud, babası öldüğünde dört yaşındaydı ve tarihçinin kaydına göre Sarık Odası’nda oyuncaklarıyla oynuyordu. Ağabeyi Mustafa (IV.) ile çocukluk gençlik evrelerini, amcazadeleri Sultan III. Selim’in koruyuculuğunda geçirdiler.

Kendisi de ordusu da üniforma giydi II. Mahmud kılık-kıyafet konusunda başlattığı yeni düzeni vurgularcasına sarık-kaftan yerine fes ve üniforma giymeye başlamıştı. Benzer şekilde Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu da üniforma giyiyor.

Taht yolunda ölüm kalım mücadelesi

Hanedan yazgısının bu iki kardeşe öncül ardıl taht yolunu açışı, 14 ay arayla (29 Mayıs 1807 ve 28 Temmuz 1808) tecelli etti. İlkinde Selim, Kabakçı ayaklanmasında tahtı Mustafa’ya bırakıp uzlet köşesine çekildi. Ney üfleyecek, şiir yazacaktı. Dış âlem buna izin vermedi.

Rusçuk’tan yürüyüşe geçen Alemdar Paşa’nın, Selim’i tekrar tahta oturtmak için gelip sarayı kuşatması, hanedanın hayattaki üç erkek bireyini bir ölüm kalım sınavına zorladı. Saray kapısında Rusçuk Âyanı Selim’i bekleyedursun içeride, tam bir trajedi yaşanıyordu: IV. Mustafa’nın Selim’i öldürttüğü acemi cellâtlar, kardeşi Mahmud’un peşinde koşturadursun, Mahmud’u cellat kemendinden saray damına kaçıran cariyeler kurtardı. Sonunda saray kapısı açıldı, kreşento sergilendi: Rusçuklu paşanın karşısına cariyelerin kurtardığı korkudan perişan, gecelik entarili bir genç dikildi, bu Mahmud’du. Az ötede Arzodası taşlığında III. Selim’in bir ihrama sarılmış kanlı cesedi duruyordu. IV. Mustafa ise tutuklanmıştı. Bâbüssaade eyvanına, içeriden altın taht getirildi. Kürk giydirilip başına saltanat tâcı sarık ve sorguç konulan Mahmud, “karaların sultanı, iki denizin hakanı” oluverdi.

Asıl ilginç olan, biri yeni, biri tahttan indirilmiş, öteki öldürülmüş üçlünün, hanedanın geleceği açısından kritik durumlarıydı: III. Selim’in oğlu ve kızı yoktu. IV. Mustafa’nın da 14 aylık saltanatında kadınlarından doğuran olmamıştı. O 28 Temmuz günü tahta oturtulan 24 yaşındaki II. Mahmud da o ana kadarki şehzade konumu nedeniyle çocuk edinmiş olamazdı. Tahta çıkışından 4 ay sonra 17 Kasım 1808’deki Alemdar Vak’asında sarayda tutuklu ağabeyi Mustafa’yı boğdurtunca daha kritik bir evreye girildi: Artık Osmanoğulları’nın hayattaki tek erkek bireyiydi. Diğer yandan kadınları, ikballeri harem odalarında lohusalık yarışı sürdürseler de doğanlar yaşamıyordu. Bu dönemeç, 1823’te saltanatının 15. yılında, Abdülmecid’in dünyaya gelişiyle atlatıldı. II. Mahmud, 20 eşinden doğan 17 şehzadesinden ikisi (Abdülmecid ve Abdülaziz) ile 20 kızının da dördü dışında, 33 çocuğunun ölüm acısını yaşadı. Buna karşılık sonraki altı padişahın ve bir halifenin atası olma şansını yakaladı.

31 yıl süren saltanat

II. Mahmud’un 28 Temmuz 1808-1 Temmuz 1839 arasındaki 31 yıllık saltanatı, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin en yoğun evresidir. Toplumsal eylemler, ayaklanmalar, bozgun ve yenilgilerle sonuçlanan savaşlar sürüp giderken ıslahat, kurumlaşma, Batılılaşma girişimleri de devam etmiştir. O nedenle arşivlerde oran ve sayı olarak en yüklü defter ve dosyalara koşut, tarih yazıcılarının yapıtlarındaki en uzun fasıllar da dönemine aittir. Sultan II. Mahmud, Tuna boylarından Basra Körfezi’ne kadar, infazcı turnacıbaşıların taşıyıp durduğu fermanları karşılığında İstanbul’daki sarayının kapısına her gün âsi, suçlu, eşkıya kelleleri yığılan astığı astık, kestiği kestik son padişahtır. “Mağzub-ı padişahî” ilan ederek peşine cellat koşturduğu – Tepedelenli gibi– fermanlı paşalar, banlar, boyarlar, yetmedi bir de patrik, sayısı belirsiz derebeyleri, ağalar, âyanlar, taşra vezirleri.. öteki padişahlarla kıyaslanamayacak kadar çoktur. İstanbul’da ve taşralarda imha ettirdiği yeniçeri/kapıkullarının sayıları on binlercedir. Hanedanın klasik silsilesini noktalayan II. Mahmud’la saray yaşamının dışa açıldığı, alafrangalık, Batı sanat ve modalarının, fen, hekimlik, mühendislik, askerlik, eğitim yeniliklerinin Türkiye’ye taşındığı, gündelik yaşamın hızla değiştiği bir döneme girildi.

Dört padişah bir arada

Padişah I. Abdülhamid, arz odasında yapılan dinî bir merasimde. Arkasındaysa sonradan art arda tahta çıkacak Şehzade Selim, oğulları Mustafa ve Mahmud.

Eski Saray’dan Sahilsaray’a göç

II. Mahmud’un aile yaşamı hepten dramdır. Genç yaşta ölen kadınlarının, çocuklarının pek çoğunun, o zamanın anlayışıyla “illet-i fukara” denen veremden ölüşünden etkilenerek temelli bir mekân değişikliği kararı aldı. 1814’te, bugün Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yerdeki III. Selim’in yaptırdığı eski Beşiktaş Sahilsarayı’na taşınması, hanedan yaşamını da değiştirdi. Planı, üslubu, ölçüleri, donatısı öyle ya da şöyle demedi. Yerleştiği andan itibaren de daireler ekleterek saltanat sarayı gereksinimine uygun bir yapı öngördü. Doğal ki ortaya eklektik ve garip bloklar çıktı. Yıllar sonra burada II. Mahmud’un huzuruna çıkan Moltke, anılarında Beşiktaş Sarayı’nın bir zevksizlik örneği olduğunu yazmıştır.

Yeniçeri katliamı öncesi son hazırlık Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından iki gün önce (15 Haziran 1826) sadrazam ve şeyhülislam dahil tüm devlet ricali ve halk, Sultanahmet Camii’nde Sancak-ı Şerif etrafında toplandı. İngiliz sanatçı Thomas Allom’un 1840 tarihli yukarıdaki gravürü, ocağın kaldırılmasına yönelik bu toplantıyı tasvir ediyor. Ressam, gerçeğin aksine II. Mahmud’u da camide resmetmiştir.

Validebağı’nda şifa arayan ana-oğul

Annesi Nakşıdil’e, Marthe Aimée Dubucq Rivérry kimliği uydurulup öyküler yazılmış, torunu Abdülaziz’le III. Napoléon arasında akrabalıktan söz edilmiştir. Oğlu Mahmud’un saltanatının ilk 9 yılında hayatta olan Nakşıdil’in, Mahmud’u yeniliklere yönlendirdiği, görece Müslüman ama imanlı bir Hıristiyan olarak yaşadığı savları da vardır. Geçtiğimiz aylarda bir çevre ve doğa duyarlılığıyla gündeme gelen Validebağ(ı) eylemlerinde “Yahu bu valide kimdi? diye soran ve Nakşıdil Valide Sultan adına ulaşan acaba olmuş mudur?

Çamlıca tepelerinin dolayısıyla İstanbul’un ve Boğaziçi sırtlarının bu en büyük korusunun önceki adı kaynaklarda Gümrükçü Osman Ağa Korusu olarak geçiyor. Târih-i Şânîzâde’de, II. Mahmud’un annesi Nakşıdil Valide Sultan’ın sık sık bayıldığı, hekimbaşı ve hekimlerin tedavi edemedikleri, nihayet bir gün yemek yerken gürültüden korkuya kapılarak lokması boğazında düğümlenen validenin boğulduğu yazılıdır. Oysa o zamanın İstanbul dedikoducuları, saray haremini yakan vereme Nakşıdil’in de yakalandığını, hava değişimi için Çamlıca’ya götürüldüğünü ve orada öldüğünü konuşmaktaymış.

II. Mahmud’un annesi için koruya kasır ve eyvan (gölgelik) yaptırışı ölümünden 4 yıl önce, 1813’tedir. Vâsıf Divanı’ndaki “Târih-i eyvân-ı vâlide Sultan/ Berâ-yı şehriyâr-ı Mahmud Han/ Der kurb-i Çamlıca-i kebîr” başlıklı kaside de bunu doğruluyor. Ancak, Nakşıdil, adını taşıyan Validebağı’nda değil, durumu ağırlaşınca getirildiği Beşiktaş Sarayı’nda ölmüş, Fatih Camii haziresindeki türbesine gömülmüştür.

Nakşıdil’den sonra Validebağ’a yeni bir köşk yaptıran üvey kızı Esma Sultan’ın (öl. 1848) dedikodulu yaşamında da bu Validebağı’nın yeri olmalı ki Ozan Râzî: “Esmâ Sultan bağında gördüm bir körpe civân” dizesiyle başlayan bir destan yazmış.

II. Mahmud da annesi ve eşleri gibi vereme yakalanınca hekimler -illet-i süflâ yakışık almayacağından- “akciğer iltihabı” tanısı koyarak hava değişimi için ablası Esma Sultan’ın Çamlıca’daki kır köşküne naklini uygun görmüşler. Padişahı burada muayene eden Avusturyalı hekimler, günlerinin sayılı olduğunu uyarınca, Esma Sultan’ın özel hekiminin verdiği “ilaç”la kendine gelen padişah oturup yemek yemiş, çubuk içmiş.

Bu haber İstanbul’da sevinç estirse de II. Mahmud’un yeniden komaya girmesi uzun sürmeyerek 1 Temmuz günü Validebağ ’da ölmüştür. O sırada ayakucunda ölümünü bekleyenler oğlu Abdülmecid, kadınlarından Bezmiâlem, cülus ve cenaze hazırlıklarını planlayan Hüsrev Paşa’ydı. Cenazesi Salacak’a indirilip saltanat kayığıyla Sarayburnu’na getirilip saraya çıkarıldı. Ablası Esma Sultan’ın yanan Cağaloğlu Sarayı’nın bahçesine gömülerek türbesi yapılıncaya kadar mezarı çadır altında tutuldu. Bir selatin cami formunda olarak Tophane’de yaptırdığı Nusretiye Camii’nin haziresine değil de Divanyolu’nda gömülmesi de ilginçtir. Cami haziresinde olmayan türbesi de İstanbul’daki padişah türbelerinden bu özelliğiyle ayrılır. Torunu Sultan Reşad da kendisini örnek alarak türbesini tekil bir yapı olarak Eyüp’te yaptırmıştır. 

II. MAHMUD’A DAİR BİLİNMEYEN BİR ANEKDOT

Hüsrev Paşa’nın dalkavukluğuna sinirlendi

Sultan II. Mahmud dönemi vezirlerinden Hüsrev Paşa, yeniçerilik kaldırıldığında Tunus’tan getirdiği fesleri kalyoncu neferlerine giydirip II. Mahmud’un önünden geçirtmiş; padişah da kavuk ve sarık yerine fes giyilmesini emretmişti.

“Koca” sanıyla da ünlü Hüsrev Paşa, II. Mahmud’un huzurunda türlü maskaralıklar yapar,
her hâli kabul ile keyfe hizmet edermiş. Sultan Mahmud’un kızlarından Sâliha Sultan’ın, Hüsrev Paşa’nın köleliğinden yetişme Tophane Müşiri Halil Rif’at Paşa ile Mayıs 1834’teki düğününde bir akşam, padişahın huzurunda curcuna tepmek için hazırlanılmış. Hüsrev Paşa, paçaları basmadan bir entari, başına da çıngıraklı sivri bir külâh giyerek eline şakşakı denilen tahtayı almış. Halil Rif’at Paşa, musahip

Sa’id Efendi, Abdî Bey ve daha birkaç hemhâl, parçalı elvan basmadan entariler giyerek padişahın huzurunda her biri bir tarafa çarpılarak “Ala bir daha ala hey!” diye sofada curcuna tepmekte iken iskemlede oturup bunları temaşa eden padişah birdenbire gazaba gelerek ayağa kalkmış ve yüksek sesle:

“-Vay gidi Devlet-i Aliyye! Âkibet sizin gibi bir takım curcunabâz heriflerin eline mi düştü?” diyerek cümlesini kovmuş.

Anekdotun altındaki not: “-A şâhım, niçin yaptırıyorsun? Sen istemesen onlar yapabilirler mi?

(Bu anekdotu İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Pertev Paşa’nın tercüme-i hâline dair Aziz Bey’in yazdığı basılmamış risaleden kendi cep muhtırasına el yazısıyla kaydetmiş.)

Mahir hattatın zalim hatt-ı hümayunları

MUZAFFER ALBAYRAK

Osmanlı tarihinin yenilikçi padişahı Sultan II. Mahmud aynı zamanda güzel yazı yazmakta mahir bir hattattı. Kendisine arzedilen yazıların üstüne veya müstakil bir kağıt üzerine yazdığı “hatt-ı hümayun”ları son derece düzgün ve anlaşılır yazılardır. II. Mahmud’un devlet meselelerine dair emir ve görüşlerini içeren hatt-ı hümayunlarından örnekler…

BOA, HAT 1315/51285 Tarih: 1821

HATTI-I HÜMAYUN 1

Rumların 1821’de başlattıkları isyan hareketinin söndürülmesi için alınan tedbirlerden biri isyana destek veren İstanbul Fener Patrikhanesi patriği V. Gregorius’un asılarak idam edilmesiydi. Sadrazam Ali Paşa’nın patriğin tutuklanması ve gözaltında bulundurulması kararını bildirdiği yazısının üstüne Sultan II. Mahmud kendi elyazısı ile alınan kararın uygulanmasını, yeni patriğin atanmasını müteakip azledilen patriğin idamını sadrazama emretmişti:

Benim Vezirim, gönderdiğin yazıyı okudum. Yeniçeri Ağası [patriği] muhafazayı garanti edemiyorsa bu şekilde olması daha uygundur. İşte [yeni] patrik de şimdi atandı. Önceki patrik de Patrikhane kapısına asılsın.

BOA, HAT 1553/21 Tarih: 1820

HATTI-I HÜMAYUN 2

Sultan II. Mahmud uygunsuz hareketlerini gördüğü devlet memurlarını sürgüne gönderirdi. Bu kişilerin haklarında verilecek cezayı bilmelerine rağmen yine de padişahı kızdıracak hareketlerde bulunmalarına hayret edip “çok cesur olduklarını” söylemektedir:

Benim Vezirim,

Bu insanlar ne acayip cesur olmuşlar. Bu kadar tedip ederim (cezalandırırım) yine dillerine sahip çıkıp Allah’ın verdiği nimete razı olup oturmazlar.Şu eski

Cizye Muhasebecisi Et Katibi Ahmed Efendi’yi Kütahya’ya ve Hanya’dan gelen eski Topçular Katibi Salih Efendi’yi İstanköy Adası’na, İstanbul mazullerinden Hammamizade Raşid Efendi’yi Bursa’ya süresin. Muhyizade Esad Efendi yalısında ikamet edip dışarı çıkmasın.

İşinde başarılı olanlara bu kadar ikramda bulunurum, cezalandırılmayı hak edenleri görmezden gelirim ama buna rağmen huylarından geçmeyip dillerine sahip olamazlar. Allah insaf vere.

REFORM VE İSYANLARLA DOLU 31 YIL

1808: İLK İŞ OTORİTEYİ SAĞLAMLAŞTIRMAK

İstanbul’da toplanan taşra âyanları padişahı destekleyeceklerine dair Sened-i İttifak’ı imzaladılar. Padişahın otoritesini sınırlayan bu belge kısa ömürlü oldu. 16-18 Kasım’daki isyanda Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın hayatını kaybetmesiyle, otoritesini sağlamlaştırma fırsatı buldu. Ayaklanma esnasında, sarayda tutuklu ağabeyi IV. Mustafa’yı boğdurtup hayattaki “tek Osmanlı” olarak kaldı.

1819: KUZEYDOĞU AFRİKA VE HİCAZ KAVALALI’NIN KONTROLÜNDE

Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Hicaz’daki Vehhabi, Mısır’daki Kölemen beyleri sorunlarını on yıllık uğraş sonunda çözdü. Şubat 1819’da Mekke ve Medine kurtarıldı, Kavalalı’nın İstanbul’a gönderdiği Vehhabi önderi Abdullah idam edildi. II. Mahmud’un, Mısır’a ek Habeşistan ve Hicaz valiliklerine atamasıyla Kavalalı, kuzeydoğu Afrika ve Arabistan’ın hâkimi oldu.

1826: YENİÇERİ OCAĞI KATLİAMLA KALDIRILDI

15 Haziran’da yeniçerilerin kazan kaldırmasının ardından “Vak’a-i Hayriye” patlak verdi. II. Mahmud, Sancak-ı şerifi çıkararak halkı yeniçerilere karşı savaşa çağırdı. Yeniçeri kışlaları topa tutuldu, İstanbul’da tek yeniçeri bırakılmadı. Ayrıca, yeniçerilerle içli dışlı olmuş Bektaşî tarikatı şeyh ve dervişleri de kentten sürüldü; tekkeleri Nakşibendîlere verildi.

1827: DONANMAYA NAVARİN’DE BASKIN

Yunan isyanı 1821’de Mora’da ilk patlak verdiğinde Osmanlı ordusu ve Mora’ya gelen Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından bastırılmıştı. Ancak sonraki yıllarda, isyan uluslararası soruna dönüştü. 20 Ekim 1827’de İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmalarını imha etti. Böylece bir yıl önce kara ordusunu yok eden II. Mahmud, donanmasını da kaybetti.

1829: KAVUK VE SARIK YERİNE FES

II. Mahmud, 3 Mart 1829’da yayımladığı bir fermanla kavuk ve sarığı yasakladı. Sadece ilmiye sınıfından olanların sarık ve biniş (cüppe), bütün kamu görevlilerinin ve ordu mensuplarının da fes, harvanî, setre pantalon ve kaput giyecekleri ilan edildi. Kendisi de fermana uygun üniforma giyerek denetimlere çıktı. 1836’daysa padişah bir irade yayımlayarak devlet dairelerine kendi resminin asılmasını istedi.

1830: YUNANİSTAN’A BAĞIMSIZLIK SIRPLARA ÖZERKLİK CEZAYİR’E İŞGAL

1829’da Rusya’yla imzalanan Edirne Antlaşması ve ertesi yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki protokolle Osmanlı Devleti, Sırbistan’a özerlik, Yunanistan’a bağımsızlık vermeyi kabul etti. Aynı yıl Fransızlar, Osmanlı toprağı olan Cezayir’i işgal etti. Londra Konferansı’yla (1832) Yunanistan’da kraliyet kurularak Bavyera Prensi Otto, kral ilan edilecekti.

1833: ‘DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR’

Kavalalı, Suriye Valiliği’ni alması onaylanmayınca ayaklandı. Oğlu İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunu Konya’da yenerek Kütahya’ya geldi. II. Mahmud, “Denize düşen yılana sarılır” diyerek Rusya’nın arabuluculuğunu kabul etti. Kavalalı, Adana, Suriye, Cidde valiliklerini elde etti. Rusya ile de Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı.

1838: OSMANLI PAZARI İNGİLİZLERE AÇILIYOR

16 Ağustos’ta Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın Baltalimanı’ndaki yalısında İngiltere elçisi ile bir ticaret antlaşması imzalandı. Bununla “Yed-i vahid” (Tekel) denilen eski dış ticaret düzeni kaldırıldı. İngiliz tüccarlar, mallarını Osmanlı ülkesinde bir yerden bir yere taşırken ödedikleri iç gümrük vergisinden de muaf tutuldu. Oysa bu vergi yerli tüccarlar için devam ediyordu.