ABD’nin 50 eyaletinin yaklaşık 1.000 yerleşim merkezinde üç hafta boyunca her gün kitlesel gösteriler yaşandı. Kurumsal ırkçılığa karşı her kesimden, her renkten, her yaştan insanı sokağa döken protestolar, Amerikan toplumunda emsali görülmemiş bir patlamanın göstergesi. Gözaltına alınırken öldürülen George Floyd’un tetiklediği hareket Avrupa’da da yankı bulurken, protestoların arkasındaki “yeni anlayış”, tarihî deneyimlerle besleniyor.

Geçen Mayıs’ın 25’iydi. ABD’nin Minneapolis kentinde yaşayan 46 yaşındaki George Floyd, marketten sigara almak istedi. Verdiği 20 dolarlık banknotun sahte çıkması üzerine rutin bir protokol yüzünden polis çağrılmıştı. Silahsızdı. Daha önce de cinayetle suçlanan polis memuru Derek Chauvin, diziyle 8 dakika 46 saniye boyunca yere yatırdığı Floyd’un boynuna bastırırken, polis şiddetiyle hayatını kaybeden pek çok siyahın son sözleri çıktı ağzından: “Nefes alamıyorum”. 

ABD’de ırkçılık alışılmadık, yeni bir durum değil. Siyah Amerikalıların polis tarafından uluorta öldürülmesi neredeyse gündelik bir olay. Son yıllarda bu cinayetlere karşı büyük protestolar da düzenleniyordu. Ancak George Floyd’un öldürülmesi yalnızca polise karşı değil, topyekun adalet sistemine ve hatta bütün bu eşitsizliğin temelindeki devlet yapısına yönelik bir seferberliği de tetikledi. Üstelik tüm bunlar kendiliğinden, seferberliği ilan eden kimse olmadan gerçekleşti.

Siyahlar tek yumruk ABD’nin her yerine yayılan, oradan dünyanın farklı kentlerine de sıçrayan ırkçılık karşıtı hareket, gündelik hayattaki polis şiddetiyle tetiklendi (üstte). Eylemler, George Floyd’un öldürüldüğü Minneapolis’ten başladı
(altta).

Minneapolis’teki bir polis karakolunun ardından iki karakolun daha ateşe verilmesi, yangınlarla birlikte çok tartışılan “yağmalar”ın başlaması tam bir ayaklanma işareti gibiydi. Gösteriler ABD’nin sınırlarını da aştı. Son olarak İngiltere’nin Bristol kentinde bir köle tüccarının heykelinin devrilmesiyle simgeleşen küresel dalga, insanlık tarihinin tüm lekelerini açığa vuracak gibi…

Floyd’un cenaze töreninde, “George Floyd’un hikayesi tüm siyahların hikayesidir” diyen Rahip Al Sharpton, bunun bireysel bir feryat olmadığına işaret ediyordu. 2015’te nüfusun yüzde 6’sını oluşturan siyah erkeklerin, silahsız olmalarına rağmen polis şiddetiyle öldürülenler içindeki oranı yüzde 40’tı. 2019’da güvenlik güçleri 1.000 kişiyi öldürmüş; siyahların nüfusa oranı yüzde 13’in altında olmasına rağmen öldürülenlerin dörtte birini siyahlar oluşturmuştu. Son 5 yılda silahsız olmalarına rağmen polis tarafından öldürülen 5 bin kişinin çoğunluğu da beyaz değildi. Geçen 15 yılda, bu tür olaylar yüzünden soruşturma açılan polis sayısı ise yalnızca 110’du. Aralarından yalnızca 5’i cinayetten hüküm giymişti! 

Siyahlara karşı polis şiddetinin neredeyse “normal” kabul edildiği bir ülkede, Floyd cinayetinin aniden ABD’nin devlet yapısını teşhir eden bir hareketi tetiklemesi; bu defa öldürülen kişinin kendi cemaatinde tanınan, mahallesindeki kilise ve insan hakları gruplarıyla bağlantılı biri olmasından da kaynaklanıyor. Siyahlar ve beyazlar olarak bölünmüş Minneapolis’te cemaatler oldukça örgütlü ve toplumsal ayrımcılığa karşı hassaslar. 2014’ten bu yana devam eden Black Lives Matter (BLM) hareketinin başladığı Ferguson ve Baltimore’da da benzer bir durum vardı. Her ne kadar o zaman şehirlerdeki örgütlülük, ülke ölçeğine taşınamamış, ulusal bir koordinasyon sağlanamamış olsa da BLM üyeleri yerel yapıları geliştirmeye yöneldiler. 

2016’da Donald Trump’ın seçilmesinin ardından siyah topluluğa karşı polis şiddetiyle kendini gösteren ırk ayrımcılığı daha da arttı. Genellikle bu olaylar, polis sendikasının öldürülen kişinin ailesine kendi bütçesinden bir tazminat ödemesiyle kapatılıyordu.  George Floyd’un ailesinin bu defa anlaşmaya yanaşmayıp, olaya karışan dört polisin yargılanması konusunda kararlı davranması olayların seyrinde belirleyici oldu. Bu tutum, yakın zamanda yaşanan diğer polis cinayetlerinin de gündeme taşınmasını sağladı. Böylece BLM’ın bugüne dek kuramadığı ulusal ölçekli ağ için gereken koşullar sağlanmış oldu. Kesintisiz üç hafta devam gösteriler, sokağın kolay kolay vazgeçmeyeceğinin göstergesi.

Neredeyse savaş Polis şiddetiyle tetiklenen eylemler sırasında da polis şiddeti eksik olmadı. Orantısız güç kullanımı ve toplu gözaltılar polisle göstericiler arasında neredeyse bir savaş manzarası yarattı.

Tabii bu kararlılık, devlet nezdinde ciddi bir dirençle karşılaştı. Siyah, Latin, beyaz gençler, emekçiler, din adamlarından oluşan barışçıl göstericiler ve basın; Pentagon helikopterlerinin, Ulusal Muhafızlar’ın ve polisin gaddarca saldırısı altında protestolara devam etti; Başkan Trump elinde İncil’le fotoğraf çektirmeye gitsin diye St. John’s Kilisesi’nin yolunda gaz bombaları ve patlayıcılar kullanıldı. Trump’a devletin sivil ve askerî yüksek kademesinin refakat etmesi, kendisinin militarizme ne denli bel bağladığının da bir göstergesiydi. Başkanın göstericilere karşı orduyu göreve çağırması öylesine bir rezillikti ki, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya, yoksul halklara karşı soykırıma varan yıkımların yürütücüsü olan ırkçı generaller bile Trump’la ters düşmekten çekinmediler.

Siyah Amerikalıların şiddete maruz kaldıkları her eylemden sonra gerilimi gidermek için benzer bir tartışma başlıyor. Kimi protestocuların öfkelerini açığa vururken özel mülkiyete zarar vermesi, katilleri değil cinayeti protesto edenleri suçlu sandalyesine oturtacak bir bahane olarak kullanılıyor. Öyle ya, öfkenin meşru olması için haddini bilmesi gerekir! Özellikle yağma olaylarının birdenbire cinayetin önüne geçerek, neredeyse cinayeti meşrulaştıracak şekilde konumlandırılması daha önce de şahit olunan bir durum. Başkan Putin bile, ırk ayrımcılığına karşı çıkarken “aşırılık ve kargaşa olmadığı takdirde” diye eklemeyi unutmadı. 

Beyazlar da eylemde Eylemlere destek veren beyazlar olduğu gibi (üstte), karşı çıkanlar da vardı (altta). Özellikle daha önce ekoloji hareketleri tarafından mobilize edilmiş gençler, eylemlerde çoğunluktaydı.

George Floyd’un öldürülmesinden sonra ise bu alışıldık tartışma, göstericiler tarafından tersine döndürüldü. Cinayeti ve şiddeti görmezden gelip, yağma olaylarını öne çıkaranların “ama”larına karşı, eylemciler “gerçek yağmacılar sizsiniz” diyerek karşılık verdiler. Bir mağazanın yağmasını görürken topyekûn bir kıtanın, bir ırkın emeğinin yağma edilmesini görmeyenleri, ABD’nin temellerini üstüne kurduğu köleliği tartışmaya çağırdılar. Tartışmayı “münferit bir olay” ekseninden çıkarıp yapısal taraflarını ifşa eden hareket, gettoyu hizaya getirme taktikleriyle sömürgeleri “huzura kavuşturma” mantığının paralelliklerini de öne çıkardı. Böylece ABD’de beyaz orta sınıf banliyölerinden farklı olarak “renkli cemaatler”in her zaman polis devletinin sıkı gözetimi altında olmasının tarihsel arkaplanı tartışılmaya başlandı.   

Bu durumda, polisin tutumunun münferit olup olmadığını konuşmak anlamını yitiriyor. George Floyd’un katili Derek Chauvin’in gerçekten haddinden fazla “sert” davranıp davranmadığı değil, sert olduğu için bu işe alınıp alınmadığı sorusu önem kazanıyor ki, geçmişine bakıldığında hoyratlığının tesadüfi olmadığı meydanda… Sivillerdeki silah sayısının toplam insan sayısını geçtiği ABD’de, polisin silaha başvurması için “makul şüphe” yeterli. Polis sendikalarının mali desteği ve sözleşmeleri sayesinde kovuşturma oldukça zor. Harvard Üniversitesi Felsefe Bölümü profesörlerinden Cornel West, polis teşkilatındaki “iyileştirmeleri” Amerikan futboluna benzetiyor. Yaralanmayı azaltmak için oyunculara daha iyi antrenman yapmaları öğütlenebilir; ama hoyratlık ve sertlik oyunun ayrılmaz bir parçası! 

Bir kamu sağlığı sorunu: Eşitsizlik Pandemi günlerinde herkes sosyal mesafe derken, ırklararası mesafelerle birlikte, cinsiyetler, sınıflar arası mesafeleri de kapatmaya niyetlenen eylemcilere sağlıkçılardan da destek geldi (altta). Eylemciler gündelik ayrımcılıkla birlikte eşitsizliğin tarihsel köklerine de dokunuyor; ilhamlarını siyah hareketin tarihinden alıyorlardı (üstte).

Katil polislerin cezalandırılması elbette önemli; ancak protestocular, polisler cezalandırılsa da olayların bu şekilde sona erdirilemeyeceğinin de bilincinde. Ne de olsa geçmişte olduğu gibi bugün de bu bir savaş! Polisin eylemlere katılanlara “suçlu” gözüyle bakması da bundan kaynaklanıyor.

Siyahlar, cinayetten hemen bir gün sonra, 26 Mayıs’ta gösterilere başlamıştı bile. Minneapolis ve New York’taki siyah cemaat örgütleri hemen eylem çağrısında bulundu. Diğer kentlerde Black Lives Matter ve benzeri yerel örgütler de bu çağrıya anında karşılık verdi. Ancak itirazlarının hızla tüm ülkeye yayılmasının; siyahların olmadığı bazı kentlerde tamamıyla beyazlardan oluşan dayanışma eylemlerinin görülmesinin; eylemlerde önderleri bile 19-20 yaşlarında olan neredeyse yeniyetme sayılabilecek gençlerin çoğunlukta olmasının arkasında, bir süredir devam eden toplumsal hareketliliğin katkısı da yadsınamaz.

2019’daki öğretmen eylemlerinden Covid-19 krizi sırasında hastane çalışanlarının protestolarına uzanan bu canlılık, Trump’ın başa gelmesinden beri görülmekteydi. Son seçimlerden bu tarafa enikonu mobilize olmuş kadın hareketinin yanısıra Sunrise Movement, Extinction Rebellion ve Fridays for Future gibi ekoloji odaklı hareketler de bir süredir gençleri örgütlemeye başlamıştı. Gençlerin çeşitli vesilelerle harekete geçme alışkanlığı kazanmasını sağlayan ekoloji hareketi, gösterilerin kitlesel hale gelmesinde önemli rol oynadı.

Etnik azınlıkları kabul eden, ırkçılığa karşı, cinsel farklılıklara açık gençlerin oluşturduğu yeni bir kuşak var bugün. Geleceğinin tehlikede olduğunun bilincinde bir kuşak bu. Dayanışma, bu gençler için neredeyse doğal bir durum. ABD gibi pandeminin dörtnala gittiği bir ülkede yakın temasın tehlikeleri ortadayken bile, bir kısmını liselilerin oluşturduğu bu gençlerin siyasi yönelişleri çok kararlı. Bir gün önce gösteri yapanların ertesi gün sokakları temizlediği bu ortamda, münferit olanın polis şiddeti değil yağma olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

Hareketin kitleselleşmesi, taleplerin de hızla evrilmesine yol açtı. Önce cinayetlerden sorumlu polislerin yargılanıp mahkum edilmesi talebiyle yola çıkıldı. Ardından hızla gelen, yerel ve ulusal bütçeden polislere ayrılan payın azaltılması çağrısı ulusal çapta yankı buldu. Talepler “makul” bir şekilde Minneapolis’te polisin ilga edilmesine kadar vardı. Bugün Los Angeles Belediye Başkanı, bütçeden polis teşkilatına ayrılan 3 milyar dolardan 150 milyon dolar kesinti yapmayı değerlendiriyor. Ayrıca ordudan polise silah aktarma programının da durdurulması isteniyor. 

Pandemi günlerinde direniş Risklerine rağmen pandamı günlerinde direniş hız kesmedi. Eylemciler, sloganlarını maskelerin (altta), caddelerin (üstte) üzerine yazdılar. Taleplerini yaratıcı yöntemlerle dile getirdiler.

Talepler, koronavirüs salgınının da etkisiyle polis şiddeti ve ırk ayrımcılığının ötesine geçebiliyor. Pandemi günlerinde insanlara mezar bile bulunamayan bir dönemden geçen ABD, temel insani ihtiyaçların karşılanmasının önündeki sistematik engellerin, örneğin sağlıkta özelleştirmenin, çok daha tehlikeli, yaygın ve ülke ölçeğinde bir yağma olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. 

ABD’de ırk ayrımcılığına karşı hareket, Black Lives Matter’la başlamadı şüphesiz. Bugün sokakları dolduran genç kuşak, kölelik döneminden başlayan 400 yıllık bir tarihin ürünü olduğunu her fırsatta vurguluyor. Özellikle son yarım asırda kendine özgü siyasi arayışlara yönelen; 60’lı ve 70’li yıllarda birçok metropolün sınai gettolarında büyük ayaklanmalar başlatan Afro-Amerikan halk hareketinin tarihi ile kurulan organik bağ, bugünkü eylem biçimlerini de etkiliyor. 

Hareketin sola yöneldiği 60’larda, o zamanlar otomobil endüstrisinin kalbi olan Detroit’i sarsan ayaklanmalar, ırk ayrımcılığı kadar ekonomik eşitsizlikler tarafından da tetiklenmişti. Doğu yakasında ise çöküntü içindeki kesimlere ve ayaklanan gençlere yaslanan halk hareketini Kara Panterler yönlendiriyordu. Martin Luther King gibi siyasal seçkinlerin Vietnam Savaşı karşıtı gruplarla kurduğu yeni ittifaklar, hareketin genişleyen nüfuzuyla birlikte sola yaklaştığını gösteriyordu. 

Siyasal iktidar, siyah hareketin bu yeni yönelimini çok yoğun bir baskıyla sindirmeye girişmişti. Önce kendilerini silahlı “öncüler” olarak tanımlayan Kara Panterler yokedildi. Ardından radikalleşen işçi kesimi, sendikalar tarafından bastırıldı. Neoliberal politikalarla yavaş yavaş bir hayalet kent haline gelecek olan Detroit’te olduğu gibi birçok fabrika kapatıldı. 

Gücü köklerinde Black Lives Matter hareketi, kölelik döneminden başlayan 400 yıllık bir geleceğin ürünü olduğunu her fırsatta söylüyor; Martin Luther King Jr., Malcolm X (üstte) gibi liderlerini hatırlamayı ihmal etmiyor. Ama yeni dönemde cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf gibi kavramlar da daha çok dile geliyor. Direnişin kültürel yansımaları, sokaklara taşıyor (altta).

Özellikle Clinton döneminde, Demokratlar tarafından teşvik edilen bir siyah orta sınıf öne çıktı. Önceki yılların radikalizmine kıyasla bu kesim, açıkça piyasa ekonomisi ve emperyalizm taraftarıydı. 2000’lerin dönemecinde siyasal yelpaze, popülist bir akımın lehine yeniden hareketlendi. George W. Bush döneminde, ABD’nin orta ve güney kesimlerindeki birçok kentte radikal sağın yükselişi, ırkçılığı kısmen görünmez kılan siyasetlerin çöküşüne neden oldu. Hatta Ku Klux Klan’ın söylemlerini aratmayan ve Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadını oluşturan Çay Partisi (Tea Party), malum medya tarafından beslenen bir aşırı sağ hareketin belirginleşmesine yol açtı. 

İşsizlik, harap olan kent merkezleri ve artan polis baskıları -bu baskı Obama döneminde bile devam ediyordu- siyahların gündelik hayatlarını idame ettirmesini giderek zorlaştırdı. Trump’ın göreve gelmesi ise zaten parlak olmayan gidişatı içinden çıkılmaz hale getirdi. 

80’lerde yükselen neoliberalizmle birlikte yaşanan siyasi ve ekonomik dönüşümler, önceki dönemlerde ırkçılığın üstünü kısmen de olsa örten, ayrımcılık karşıtı özgürleşme söylemini geriletti. İlginçtir ki bu evrimin doruk noktası, ABD tarihinin ilk siyah başkanının dönemine denk geldi. Irklararası eşitlik ve adalet fikri giderek kamusal söylem düzeyinde bile kendine yer bulamamaya başladı. Trump’ı başa getiren ve onun döneminde iyice güçlenen beyaz ırkın üstünlüğü miti, aslında Amerikan toplumunun bağrında köklendiği yerde duruyordu. 

Öte yandan Afro-Amerikan toplumunun seçkinleri de neoliberal dünyaya iyice yerleştiler. Finansal operasyonlar yapan önemli bir grup siyah, hem Muhafazakar hem de Liberal partilerin kanatlarında yerlerini aldılar. Yüksek yargı makamlarında bulunan siyahların açıkça muhafazakar bir tutum benimsediği de oldu.

Seçkinler dışında kalan siyahlar ise bu dönemde giderek kayıtlı ekonominin daha da dışına itildi. Irkçı kapitalizm, büyük kentlerin gettolarını, kıt-kanaat geçinebilen, güvencesizlik ve eğretilik nedeniyle kriminal bir ortama sürüklenen bir toplum kesimiyle doldurdu. Amerikan hapishanelerdeki 2 milyon civarında mahkumun, yaklaşık yüzde 50’sinin (bunlar içindeki kadınlar giderek artıyor) siyah olması, toplumsal bir çöküntünün göstergesi (ABD’deki siyah insanlar, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturuyor).

İşler bu sefer değişecek mi? Öldürüldüğü caddeye George Floyd’un ismi verildi. Dünyanın her yerinde sömürgeciliğin, köleliğin sembolü ‘eski’ kahramanların rahtları sallantıda. Yeni dünyanın kahramanları ise bambaşka…

Martin Luther King, Malcolm X ve Kara Panterler’in çocukları, 50 yıl sonra halen polis şiddetine, ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalmaya devam ediyor. Siyah toplulukların mücadelesinin gelişmesinde, yüzyıllardır sistematik şiddete, özellikle polisin şiddetine maruz kalan ve öldürülen Afro-Amerikalıların öfkesi önemli rol oynamıştı. Hareketin yeni kuşağı için ise “ırkçılıktan kurtuluş stratejisi”, ırklararası eşitliğin sınıf, cinsellik, cinsiyet gibi kavramlarla zenginleştirilmesiyle daha radikal bir boyuta taşınıyor. Önceki dönemin militanlarından farklı olarak bu kuşak, yasama aygıtının temel meseleleri çözme konusunda yeterli olmayacağının farkında. Dolayısıyla ırkçılığa karşı çıkılırken daha bütünlüklü bir özgürleşme perspektifiyle Afrika kıtasında devam eden sömürgeciliğe, emperyalizme, ekonomik sömürüye ve de hetero-ataerkil düzene de karşı çıkılıyor. 

1966’da Kara Panterler California-Oakland’da polis şiddetinin kasıp kavurduğu mahallelerde özsavunma birlikleri kurarak “adalet” sağlamaya yönelmişlerdi. Ilımlı yurttaşlık hareketine radikal bir alternatif olarak tüfeklerini kuşanıp polis arabalarını gözetliyorlardı. Polisin yakışıksız bir hareketinde belli bir mesafede bitiveriyorlardı. BLM’ın başlıca kurucularından Alicia Garza’nın da Kara Panterler’in kenti Oakland’dan olması tesadüf değil. California’nın en angaje topluluklarının bulunduğu kent, 2011’deki “Occupy Oakland” sırasında da ırksal adalet ve toplumsal dava militanları arasında kaynaşmaya iyi bir örnek oluşturmuştu.

Bu deneyimden esinlenen yeni kuşak, tartışmalarını ve eylemlerini mahalleyi esas alan, yeni tip yatay örgütlenmelerle sürdürüyor. Bu örgütlenmenin hip-hop gibi kültürel yansımaları da var. BLM giyimden hayat tarzına, müzikten gündelik sorunlara kendi toplumuyla kaynaşmış durumda. KRS-One gibi grupların şiir ve müziğinde dile gelen bu direniş tarzı, polis şiddetine ancak mahallenin güçlendirilmesiyle karşı konabileceği iddiasında.

Bu durumun en belirgin tezahürü, 2014’te Michael Brown’un öldürülmesi üzerine başlayan Ferguson ayaklanmasıydı. Önce internet üzerinden harekete geçen BLM, Missouri’de bir siyahın öldürülmesiyle alevlenen olaylar sırasında bütün ülkeye yayıldı. Black Youth Project 100, Dream Defenders, Million Hoodies veya Hands Up United gibi grupları da içine alarak protesto hareketinin simgesi haline geldi. 

Hatırlamanın önemi ABD’de bu günleri yaşayan çocuklar ve gençler, muhtemelen parçası oldukları bu deneyimi asla unutmayacaklar. Bu yüzden aileler çocuklarını George Floyd’un öldürüldüğü köşeye götürüyor (üstte). Caddelere şimdiye kadar öldürülen siyahların isimleri yazılıyor (altta).

Dönüşü olmayan bir noktada, ülkede yüzyıllardan bu yana süregelen bir hareketin temsilcisi olduklarını söyleyen BLM eylemcileri, piramidal örgütlenmeye ve geleneksel otorite mantığına olduğu gibi bir takım ünlü simaların öne çıkmasına da karşı. Adem-i merkeziyetçi olup üç kadın tarafından yönetilen hareket, kişiselleştirmeye yol vermemek için genç bir siyah eşcinsel olan DeRay McKesson’ın sözcülüğüyle ilerliyor. Militanlar, en ilerici kesimlerin bile ihmal ettiği fahişeler, eşcinseller, mahkumlar, kaçaklar gibi insanlarla özellikle ilgileniyor. 50 yıl öncenin erkek egemen söylemi, yerini feminist hassasiyetlere bırakıyor. Bu anlamda Angela Davis’in feminist marksizmi onlara yol gösteriyor.

BLM sempatizanları, 2014 sonbaharında ülkenin büyük alışveriş merkezlerinde asgari ücret üzerine tartışma açmak, üniversite yerleşkelerinde ırkçılığı deşifre etmek gibi eylemlere de girişmişti. 2015 yazında genç militanlar ve özellikle kadınlar, başkanlık seçimi için kampanya yürüten adayların toplantısına müdahale etti; özellikle Demokratların ırk adaletiyle ilgili samimiyetlerini sorguladılar ve onları siyahların hayatının değerli olduğunu açıkça vurgulamaya zorladılar. Bernie Sanders, BLM’ın taleplerinden bazılarını programına dahil etti. 

Hareketin bir başka bileşeni de 1968’de katledilmesinin ardından birçok kentte ayaklanmaların patlak vermesine neden olan King’in mirasına yeniden yapılan göndermelerdi. King, barışçıl bir şekilde beyaz üstünlüğüne ve sisteme karşı mücadelesini yürütmüş; Memphis’e grevdeki işçileri desteklemeye gitmiş ve belirgin bir biçimde ırk meselesiyle sınıf meselesini buluşturmuştu. Elbette bu direniş Vietnam Savaşı karşıtı gösterilerin radikalleştirdiği bir ortamda cereyan etmişti ve bu savaşın da ağır ırkçı bir yanı vardı. Unutmamak gerekir ki ABD’nin Vietnam’a savaşmaya gönderdiği askerlerin yüzde 40’ı işçi ailelerinden gelen siyahlardı.

Sokak haykırınca, kurumlar da izledi Sokaktan yükselen çığlık, artık görmezden gelinemeyecek hale gelince, kurumlar da tepki vermek zorunda kaldı. Floyd’un cenaze töreninde konuşan Rahip Al Sharpton, ‘Floyd’un hikayesi bütün siyahların hikayesidir’ diyordu (üstte). Meclis üyeleri öldürülenler için saygı duruşunda (altta).

Dünyanın 1 numarası ABD’de, arkaik gözüken kölecilik döneminin “kalıntısı” ırkçılığa karşı yürütülen mücadele, gecikmiş bir sosyal mesele olarak görülebilir. Ancak modernlikle barbarlığın atbaşı gittiği, “modernliğin barbarlığı” olarak değerlendirilebilecek bu tip örnekler tarihte de mevcut. Modernlik özellikle ABD’de militarizm, yoksulluk ve ırkçılık üzerine temellenmişken; Siyahların, Latinlerin ve Sarılar’ın payına, ülkenin insani kazanımlarını savunmak düşüyor. 60’lardan bu yana muhalefetin her türlüsüne tanık olan Bernie Sanders, “Bu inanılmaz! Bu Amerikan tarihinde görülmedik bir şey” derken aslında 21. yüzyılın hazin bir gerçekliğini dile getiriyordu. Böylesine bir linç kültürünün hâkim olduğu ülkede “sessizlik”, herhalde insaniyet namına “yağma”dan çok daha tehlikeli olurdu.

ABD’yi sarsan ırkçılık karşıtı hareketin, ülkenin tarihinde benzeri olmayan bir atmosfer ortaya çıkardığında herkes hemfikir. Pandemi öncesinde Çin-ABD rekabeti üzerinden dünyanın nereye gittiğini yorumlamaya çalışanlar, pandemi ile birlikte en yoksul ülkelerde bile eşi benzeri görülmemiş ölüm oranları ve Büyük Buhran’dan bu yana en feci ekonomik krizin beklenmesi üzerine “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tiradına güncellik kazandırdılar. George Floyd’un hunharca öldürülmesi ise beklenmedik bir şekilde en azından ABD’nin artık eski ABD olmasının öyle Trump’ın keyfine kalamayacağını gösterdi. Dünyayı bir üst aklın yönettiğini düşünenler de, kökleri tarihten gelen bir çığlıkla piyasalarını kaybettiler.

Federal devletin bütün eyaletlerinde herhangi bir örgütün, dış güçlerin, uzaydan gelenlerin vs. tahrik ve teşviki olmadan, tamamıyla kendiliğinden büyük bir dayanışma ve direniş sergilendi. Yetmezmiş gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde, üstüne vazife olmaması gerekenler bile bu insanlık ayıbının utancıyla dayanışma eylemlerine katkıda bulundular. Otoriterlik, ırkçılık, polisin hoyratlığı yalnızca ABD’nin sorunu olmadığı için Brezilya’dan Fransa’ya insanlar, Amerika’dakilerle aynı saiklerle sokağa çıktı. Üstelik pandemi günlerinde… 

Çıplak gerçeği herkes biliyor: Pandemi geçici; ırkçılık kalıcı. Irkçılık sadece ABD’de değil dünyanın dört bucağında kapitalist egemenliğin çimentosunu oluşturuyor.