Her tarihsel dönem, kendi anlamları-anlatımları doğrultusunda bir terminoloji oluşturur. Bugün özellikle ülkemizde, iyiden iyiye günlük siyasetin yörüngesine göre şekillenen bu kavramlar, ünlü şair Nâzım Hikmet’in döneminde de tartışma konusuydu. “Vatan haini” olarak damgalanan Nâzım’ı o dönemde destekleyenler ise, onu “Türk dünyasının, Türk milletinin müstesna bir kıymeti” olarak selamlamışlardı. Arşiv belgeleri konuşuyor… 

“Kendimi ilk önce komünist, sonra Türk, artık sonrasında da yazar olarak görüyorum.” 
Nâzım Hikmet 

“Nâzım, şu kadar yıldır yurdundan uzak olduğu halde, Türk kalmasını bildi!” 
Aziz Nesin 

Nâzım Hikmet gazetesinden çağrı 30 Mayıs 1950 tarihli Nâzım Hikmet gazetesinin birinci sayfası. (TÜSTAV Arşivi) 

Türkiye’de “Türk”, “Türkiyeli”, “millîlik” vb. kavramlar üzerinden tartışmalar sürerken Nâzım Hikmet’in açlık grevine başlamasıyla ateşlenen özgürlük kampanyası, konuya dair önemli örnekler barındırıyor. Bu kavramlara Türkiye’deki sosyalist hareketin o dönem nasıl baktığını göstermek açısından bunlardan bazı örnekler sunmak faydalı olacaktır. Dönemin sosyalist hareketinin enternasyonalizmle yurtseverliği birbirinden kopmaz bağlarla birarada gördüğü, millî olunmadan enternasyonalizmin, enternasyonalist olunmadan da millîliğin içinin boşalacağını değerlendirdiği net bir şekilde tespit edilmektedir. 

Türkiye Komünist Partili (TKP) gençlerin öncülüğünde kurulan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, Nâzım Hikmet’e dair bildirilerinde söze başlarken “yarın memleketimizin mukadderatını eline alacak olan ve bunun sorumluluğunu bütün varlığı ile duyan Türk Gençliği adına” hareket ettiklerini vurgulamıştır (Halk Gençliği, 7 Temmuz 1950). Bu gençler “Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği hakiki Türk gençliğini temsil” ettikleri iddiasındadır (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). Nâzım’ın yoldaşlarına göre şairin açlık grevi, “Türk vatanını yalnız kendi inhisarları altına almak ve her türlü vasıta ile bunu temin etmek isteyenlere karşı”dır (Nâzım Hikmet gazetesi, 23 Mayıs 1950). 

İstiklal Marşı konusundaki tavır 

Nâzım Hikmet, Bursa, 1943. (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, s.80) 

İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, 15 Mayıs 1950’de Lâleli Çiçek Palas’ta Nâzım Hikmet’e özgürlük talebiyle bir eylem de düzenlemiştir. Orada toplanan sosyalist gençler için Nâzım, “Türk milletinin en yavuz evladı” ve “Türk milletinin gözbebeği”dir (Nâzım Hikmet, 18 Mayıs 1950, s.3; Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). O eylemi provoke etmek isteyenler de cevaplarını ilerici gençlerden alacaklardır. TKP çevresinin çıkardığı Nuhun Gemisi gazetesi ve Bulgaristan Komünist Partisi gençlik teşkilatının Türkçe yayın organı Halk Gençliği, o gün yaşananları sayfalarına şöyle taşımıştır: 

Nâzım Türk bayrağıyla Nâzım, Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki duvarında Türk bayrağı asılı sayfiye evinde. Bulgaristan’da yaşayan Türk komünistlerinden Fahri Erdinç, 1956 yılında bu eve girdiği zamanı anlatırken şu satırları yazmıştır: “Duvarda, en görünür yerde, spor takımlarının alıp verdiğine benzer bir üçgen bayrak, ayyıldızlı bayrağımız.” (Fahri Erdinç, Kalkın Nazım’a Gidelim, Varlık Yayınları, İstanbul, 1987, s.52) 

“Büyük şairimiz Nâzım Hikmet’i kurtarmak için Yüksek Tahsil Gençlik Derneği tarafından 15 Mayıs [1950] Pazartesi günü saat 14’te Lâleli Çiçek Palasta bir toplantı tertip edildi. Hak ve sanat sever gençlerle, aydın ve işçilerden mürekkep bir kalabalığın iştiraki ile yapılan bu toplantı çok heyecanlı oldu (…) Toplantı temiz bir hava içinde devam edip giderken, yavaş yavaş içeriye sızan bazı kimselerin bağırıp çağırdıkları, hatiplerin sözlerini kesmeğe çalıştıkları görülüyordu. Toplantıyı tertip edenlerden bir genç, polislerden bu uygunsuz hareketi önlemelerini rica etmişse de bu teşebbüsten hiçbir müspet netice alınmamış ve toplantı bu asabî hava içinde devam etmiştir. Bu adamlar bir aralık her zamanki yaptıkları gibi İstikâl Marşımızı kendi bozguncu maksatlarına âlet etmek istemişlerdir. Fakat toplantıya iştirak edenler, İstiklâl Marşımızın böyle çatlak bir sesle söylenmesine tahammül edememişler, marşımızı vakur ve gür sesle okuyarak bu çatlak sadaları bastırmışlardır (…) Polisin gevşekliğinden faydalanan bu kötü niyetlilerin tecavüzü artırmaları üzerine toplantıya İstiklâl Marşı ile son verilmiştir. Bu sırada kapıyı tıkamış olan tahrikçilerden biri: 

– Haydi arkadaşlar nasyonalistler dışarı! diye bağırınca bir başkası: 

– Hayır arkadaşlar, faşistler dışarı hitabiyle hakikî hüviyetlerini açığa vurdular…” (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950; Halk Gençliği, 20 Haziran 1950) 

Siyasi mizah dergisi Nuhun Gemisi 17 Mayıs 1950 tarihli Nuhun Gemisi gazetesinden. (TÜSTAV Arşivi) 

‘Türk dünyasının gözbebeği’ 

Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise “Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için” TBMM Başkanlığı’na gönderdiği ve Nuhun Gemisi’nde tam metni yayımlanan 5 Mart 1950 tarihli mektupta şu ifadelere yer vermiştir: “Türk Milleti Türkiyeden Padişahı ve hilâfeti söküp atmak ve hür bir hayata kavuşmak için 30 sene evvel kanını dere gibi akıttı ve Cumhuriyeti kurdu. Bu suretle istibdadı, irticaı ve sömürgeci-yabancıları vatandan atan Türk milleti başta sevgili Atatürk olduğu halde bir çok yenilikler yaptı. Cumhuriyetten istifade ederek ilimde ve fende yükselmeği bir ödev olarak bildi. Halbuki bugün dünyada Halk Demokrasilerinin ilerlediği bir zamanda Türk milletinin gözbebeği olan Büyük Şair Nazım Hikmetin Cumhuriyet idaresinin kanunlarına aykırı olarak zindanlara atıldığını görüyoruz ki Kemalist Türkiyenin ceza kanunları buna müsaade etmemektedir. Nazım Hikmet dünya çağında yüzümüzü güldüren, göğsümüzü kabartan ve bütün Avrupa ediplerinin takdirle andıkları büyük bir şairimizdir, ve Kıbrıs Türk işçileri onunla iftihar etmektedir” (Nuhun Gemisi, 15 Mart 1950). 

Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise o dönemde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderdiği mektupta da Nâzım’ın “Türk dünyasınca büyük bir ehemmiyete haiz” olduğunu vurgulamış ve şairi “Türk dünyasının gözbebeği” şeklinde tanımlamıştır (Nâzım Hikmet, 6 Haziran 1950) 

Nâzım’ın millîliği 

Aynı zamanda Nâzım’ın dostları, özgürlüğe kavuşturulması için yürütülen mücadele sırasında şairin “gayri millî” olduğuna dair yapılan propagandalara da çok net şekilde cevap vermiş ve şairin açlık grevine başlamasının ardından uğradığı haksızlıklarla mücadele için çıkan fikir ve politika gazetesi Nâzım Hikmet’te “Sanatta ‘Millilik’ Meselesi” başlıklı bir yazı kaleme almışlardır. Yazı, millîlik ile evrenselliği bir bütün olarak ele almaktadır: 

“Fikri görüşleri, miyop bilgi dağarcıkları fakir kişiler, Nâzım’ı gayri millî olmakla ithama kalkışmışlardı. Cemiyetini inkâr ediyor, kendini inkâr ediyor demişlerdi. Bugün Nâzım san’atın öyle yüksek zirvelerinde ki hasımları bile onu kabul etmek zorunda kalıyorlar. (Bedreddin Destanı), (Büyük Destan), (Memleketimin İnsan Manzaraları) bu topraklarda yeni birer dağ silsilesi gibi yükseliyor. (Büyük Destan) bütün olarak neşredilip, halk oyuna sunulduğu gün, Atatürk’e basma kalıp methiyeler yazanlar, onun 26 Ağustos Gecesi’nin yanına hangi mısralarını koyup da boy ölçüşebilecekler. Hangi şairimizin dili, Türkçenin güzelliklerini ve zenginliğini Nâzım kadar bize bol bol ve cömertçe veriyor? Yalnız şuna da işaret etmeliyim ki, (Bedreddin Destanı) ve (Büyük Destan) ne kadar (milli) iseler, bizimseler, (Taranta Babu) ve (Benerci) de aynı derecede edebiyatımızın öz malıdır. Aynı derecede (millidir). Nâzım’ı bu memleket çıkartmıştır ve eserleri bu memleketin tarihinin, kültürünün, dilinin, hayatının eserleridir. (…) 

Bizim olan bu şiirlerin muhtevasında ve şeklinde insanî olanı, dünya çapında olanı görmemek için insanın miyop değil, doğrudan doğruya kör olması lâzım. Ve yine, Nâzım san’attaki başarıları için kendi memleketinin kültürüne ve tarihi serine ne kadar borçlu ise, aynı zamanda dünya fikir, edebiyat ve inkılâp hareketlerine o kadar borçludur.” (Nâzım Hikmet, 13 Haziran 1950) 

Sadece Türkiye’den değil, yurtdışından bakınca da Nâzım, evrenselliğinin yanında Türk milletinin şairidir. Sovyet siyaset-sanat çevreleri ve basını, batısından doğusuna dünyanın ilerici hareketleri, bu nitelemeden geri durmamıştır. 

Prag’da öğrenim gören ve şairin özgürlüğü için Türk hükümetine telgraf gönderen Irak, İran, Endonezya, Hollanda, Trieste, Hindistan, Nijerya, Vietnam, Kıbrıs, Arjantin, Yunanistan, İtalya, Kanada, Arap, Filistin, Ekvador, Meksika, İspanya ve Norveç’ten üniversite öğrencileri için Nâzım, “Türk millî şairi”dir (Handan Durgut, Nâzım’ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları, s.124-125) İranlı devrimciler, Nâzım’ın “Türk milletinin hürriyeti için” çalıştığını yazarken (Nâzım Hikmet, 4 Temmuz 1950), Irak’ın ilerici çevreleri şairin “Türk milletine yaptığı hizmetler”in altını çizmektedir (Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1950). 

Nâzım’a 19 Mayıs mektubu

Emperyalizme karşı millî bağımsızlık davası

Doğan Aksoy’un Nâzım Hikmet’e mektubu.

Nâzım’ın yoldaşları, şairin özgürlüğe kavuşup Sovyetler Birliği’ne yerleşmesinden sonra da “milliyetçilik” konusunda aynı tavrı sürdürmüşlerdir. TKP’lilerin yurtdışında kurdukları İleri Jön Türkler Birliği adına Doğan Aksoy tarafından 19 Mayıs 1952’de gönderilen mektup, bunun tipik bir örneğidir. Orijinali Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi’nde (RGASPİ) saklanan mektuptan parçalar ilk kez yayımlanmaktadır: 

“Çok sevgili Nâzım yoldaş, 

Türk halkının emperyalist istilacılara karşı silahlı ayaklanmaya kalkışının 33’ncü yıldönümüne rastlayan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız şu sırada, milli kurtuluş gençliğinin büyük rehberi, ilhamcısı ve dostu olan size, yurtdışındaki vatansever Türk gençliğinin sevgilerini ve bağlılık selamlarını yolluyoruz. 

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı Türk gençliğinin emperyalizme ve irticaa karşı, milli bağımsızlık, barış ve daha [Burada “geleceği” niteleyen bir sıfatın yazılmasının unutulduğu anlaşılmaktadır] bir gelecek için savaş günü olarak kutlarken, Türk halkının milli kurtuluş savaşına genç yaşta bilfiil katıldığınız 1919 yılından bugüne kadar, milli ve sosyal kurtuluş, demokrasi ve barış davası için yürüttüğünüz kahramanca ve amansız mücadele vatansever Türk gençliğinin önünde en değerli, en parlak bir örnek olarak durmaktadır. 

Vatanımızı bir Amerikan müstemlekesi ve dostumuz Sovyetler Birliği’ne karşı bir tecavüz üssü haline sokan vatan haini, harp kundakçılarının sizi Türk vatandaşlığından atma iddiaları, şahsınıza karşı adi yalan ve iftira kampanyaları, Türk halkını milli bağımsızlık ve barış davasını nasıl tükenmez bir enerji ve dirayetle savunduğunuzu göstermektedir. Sizin düşmanlarınız milli bağımsızlığın ve barışın düşmanlarıdır. Ve dolayısile Türk halkının ve milli kurtuluşçu Türk gençliğinin düşmanlarıdır. 

Sizin 1919’dan bugüne kadar emperyalizme karşı yurdumuzun milli bağımsızlık davası için, hapislere ve ölüm tehditlerine rağmen yürüttüğünüz mücadeleyle 1919 milli kurtuluş davasına sonuna kadar sadık kaldınız. İşte bunun için milli kurtuluşçu Türk gençliği sizi, Türk halkının emperyalizme karşı mücadelesinin şampiyonu olarak selamlıyor ve size layık antiemperyalist mücahitler olmaya savaşıyor. (…)” (Türkçe orijinali için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 108, 108 arkası. Rusça çevirisi için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 103-106. Mektubun zarfı için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 107, 107 arkası). 

Bulgaristan Türklerinin coşkusu

Camilerde mevlitler gümbür gümbür ama…

Bir Bulgaristan Türkünün Türkçe olarak gönderdiği ve Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunan aşağıdaki mektup da Nâzım Hikmet’in Türklük ve millet bahsinde o dönem yarattığı etki ve düşünceyi ifade etmektedir. Tam metnini sunduğumuz ve orijinal diline dokunmadığımız mektup, ilk kez yayımlanmaktadır: 

“24 Eylül 1959 

Kızanlık 

Sayın Nazım Hikmet yoldaş! 

Ey Türk milletinin karanlık gecelerinin nurlu yıldızı bay Nazım Hikmet yoldaş. Bütün dünyada anılmış, hürriyet seven milletlerin ruhunu uyandıran ve göklere seda eden kardeşimiz. Kalbimizde milli sevgisi duygusu olan iki samimi arkadaş, Kızanlık kasabasının köylerinde doğan ve faşist idâresinin acısına katlanan, tozmoz edilenlerin duyguları olup da ve Türk milletinin çekisini anlayanlar ve bu milletin hürriyetini düşünenleriz. 

İngiliz ve Amerikan sömürgecilerinin pençeleri altında Türk milletinin kanını emen ve kanını emdiren ibrikçilerden kurtuluş çaresini düşünüp de, sizlere yüz sürüp imdada ve malumata bu mesele hakkında ihtiyacımız var. Bu sevgili anavatanımızda biz çok hürriyet için çalışan ve milli ruhu düşünceli gençlerle acep nasıl olup da biri birimizle fikir değiştirmek olabilir? Bu milletin arasında bulunan gençler sizin tutmuş olduğunuz yoldan gidiyorlar mı? 

Ey güzel anavatan, bir gün gelecekte ve al kırmızı sancağın altında güneş gibi parıl parıl parıldayacaksın. Bu fakir yoksul halkımız dünyada o kadar mı talihsiz de, daha hürriyete kavuşamadı? 

Milletin hükümdarları kendi intereslerine [çıkarlarına] bakıyorlar ve kendi ceplerini doldurup da milleti fakir bırakıp ve millet için hiçbir kolaylık düşünmüyorlar. Gün gelip de soru ve suallere nasıl cevap verebilecekler? 

O ak sarıklı hocalar, koca amucalar camilerde mevlitleri gümbür gümbür yapıyorlar, öte yanda ise insanlığa yakışmayıp kef kemâller ediyorlar. E böyle bir milletin işi ileri gider mi? Gemileri batmayıp da ve uçakları hükümdarlarla yere düşmez mi? Siz tabi soracaksınız acaba kim bu milli hürriyeti düşünen gençler. Bunların geçmişlerine bilginizin ihtiyacı vardır. İşte birinci arkadaşımız ismi şudur: Terzi Aptulla İbrahimov: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmâl ettim ve sonra ise Eski Sağra kasabasına sanat öğrenmeğe vardım. Bir zengin çorbacının [Osmanlı döneminde taşrada ileri gelen Hıristiyanlara verilen ad] kolu altında sanata devam etmiştim. 1943’üncü yılda Hitlerci hükümdarları Bulgaristan’da durmalarına rağmen Türkleri, komünistleri ve Yahudileri tozmoz etmeğe başladılar ve uyanık Türk gençlerini birer birer sürgün ettiler. İşte bu gençlerin arasında ben de bulunuyordum. 3 gün ve 3 gece trenlere sımsıkı yükletilmiş Pirin Dağlarına sürüldük. Burada bize dediler ki siz sürgünsünüz. Aç, susuz, yedi yemedi, odundan ve tozmozdan 7 günde bütün saçlarım başımdan döküldü ve bunun için ben onlara bir yerde rahat vermiyecem, her yerde bulup onların başlarını eğeceyim’. 

İkinci arkadaşımızın ismi şudur: Öğrenci Osman Bülbül: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmal ettim ve sonra ise Kızanlık kasabasında orta tahsilde devam ediyorum. Bu yıl birinci yılımızdır, daha çokça Bulgar tahsil okullarında devam ediyoruz. Onun için bir yerimde yanlışımı bulursanız af edin, sade IV. sınıfı Türk okulunda bitirmişim. Kalanlarını ise Bulgar okullarında bitireceyim. İlerde meram var Sofya’da yüksek tahsilimi partiyna şkolasında [parti okulunda] almam mümkündür’. 

Mektubumuza son verirken özlemiş selamlarımızı sunar ve büyüklerin ellerinden sıkar ve küçüklerin (milletin) gözlerinden öperiz ve bu yol üzerinde yorulmadan çalışmalarına candan dileriz. Acele karşılık bekliyoruz. 

SON 

Adresim şudur: Aptulla İbrahimov 

Kızanlık 

St. Oreşkov Caddesi, No. 1” (RGALİ fond 2250, liste 119, dosya 20, yaprak 20 arkası)